Musa aleyhisselam
Arama
Namaz Vakitleri
Günün Tarihi
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1107
mod_vvisit_counterDün961
mod_vvisit_counterBu Hafta5786
mod_vvisit_counterGeçen Hafta13960
mod_vvisit_counterBu Ay35972
mod_vvisit_counterGeçen Ay228533
mod_vvisit_counterTümü497396

 2 kisi ,5 diger , sitede
Sizin IP: 54.237.241.177
 , 
Bu Gün: Ağu 20, 2014
İslamiyetle İlgili Bütün Konular PEYGAMBERLER TARİHİ Musa aleyhisselam
Musa aleyhisselam
PEYGAMBERLER TARİHİ

MÛSÂ ALEYHİSSELÂM

Bütün peygamberler içinde üstünlükleri olan ve kendilerine ülü’l-azm denilen altı peygamberin üçüncüsü. Beni İsrâil’e peygamber olarak gönderilmiştir. yâ’kûb aleyhisselâmın neslindendir. Hârûn aleyhisselâmın kardeşidir. Hz. Mûsânın, yâ’kub’a (a.s.) kadar olan nesebi; Mûsâ bin İmran bin yâsher bin Kahis bin Lavi bin yâkub (a.s.) şeklindedir. Bu husûsta tarihçiler şöyle yâzmaktadır: yâ’kûb aleyhisselâmın Lâvi ismindeki oğlu 89 yaşında iken, Nabite binti Mavi bin Yeşceb isminde bir hanimla evlendi. Bundan; Garsun, Merzi, Merdi ve Kahis adlı çocukları oldu. Kahis 46 yaşında iken, Kahi binti Mübin bin Tenvil bin ilyas isimli bir hanımı nikâh etti. ( Onunla evlendi.) Kahis in bu hanımından yâsher isimli bir oğlu oldu. yâsher de büyüyüp yetişince, Semyet binti Yetadim bin Berkiya bin Yeş an bin İbrâhim isminde bir hanım ile evlendi. Bu evlilikten İmran dünyaya geldi. yâşher 147 sene yaşadı. İmran bin yâsher 60 yaşına gelince, Nüceyb (veya Naciye) binti Şemüyel isminde bir hanımla evlendi. Bu addan başka olarak İmran ın hanımının yâni Hz. Mûsâ nın annesinin ismi; Yuhabiz, Yuhabil, Levha ve dah başka şekillerde de bildirilmiştir. Bu evlilikten ise, Hârûn ve Mûsâ (aleyhimesselam) doğdu. Hz. Mûsâ doğduğunda 70 yaşında olan babası, 67 yıl sonra 137 yaşında vefât etti.

Tarihçilerin bildirdiklerine göre, Mısır da hüküm süren ve kendilerine fir’avn ismi verilen hükümdarlar ardı. Bunlardan Reyyan bin Velid, Hz. Yûsuf u ülkesindeki bütün hazînelerin başına maliye nazırı bir zât idi. Reyyan vefât edince, Kabus bir Mus ab, fir’avn (Mısır sultanı) oldu. Hz. Yûsuf u vazifeden almadı. Hz. Yûsuf onu îmâna davet etti, fakat kabûl etmedi. Bu ve sonra gelen fir’avnlar, Beni İsrâil e kıymat vermediler. Kabus, başkalarına zorla iş yaptıran, çok zâlim bir hükümdardı. Hz. Yûsuf, bu hükümdar zamanında vefât etti.

Kabus un saltanatı oldukça uzun sürdaü. Sonra helâk oldu ve yerine kardeşi Ebü l-Abbas geçti. Ebü l-Abbas’ın da bundan farkı yoktu. Hattâ Kabus dan daha zengin, daha kibirli, daha zorba ve daha zâlim idi. Bu da uzun bir saltanat sürdü. Kabus bir Mus ab ve kardeşi, Amâlika kabîlesinden olup, soyları, Hz. Nuh un oğlu Sam’ın torunu Amelik bin Lavez bin Sâm’a dayanıyordu.

Yûsuf aleyhisselâmdan sonra isrâiloğulları Mısır da kaldılar. Buradan Amâlikalıların idaresi altında yâyılıp çoğaldılar. Kendileri; Yûsuf, yâ kub, İshak ve İbrâhim in ( aleyhimüsselam ) bildirdikleri dîne bağlı olup, inanç ve ibâdetlerine sıkı sıkıya bağlı idiler. Mısır ın eski yerlileri olan Kıbt kavmi ise yıldızlara putlara taparlardı. Bunlar ayna zamanada beni isrâil e hakaret gözüyle bakarlardı. Fir’ avnlar da pek zâlimi gaddar kimseler oldukları için, teb’aları altında yâni saltanat mülkü içinde bulunan Beni İsrâil i esir gibi çalıştırır, ağır ve meşakkatli işlerde kullanırlardı. Onların günden güne artıp çoğalmalarından ve kendilerine (Kıbt kavmine) galebe çalmalarından endişe ediyorlardı.

Beni isrâil, Kıbt kavminin muâmelelerinden, fir’ avnların baskı ve zulümlerinden tamamen bezip usanmışlardı. Dedelerinin (yâni yâ kub aleyhisselâmın) yurtları olan Ken an diyarına gitmek istedilerse de birtürlü yâkalarını fir’ avnın pençesinden kurtarıp Mısır dan dışarı çıkamadılar.

On iki kabîle olan Beni İsrail in her bir bölüğü, Hz. yâ kub un oğullarından birine mensub idi. Her kabîlenin bir önderi vardı. Bunlara, yâ kub aleyhisselâmın torunları mânâsına, Esbat-ı Beni İsrâil denilirdi. Bu on iki kabîlenin hepsi bir araya gelse ve tek bir öndere uysalar, kuvvetleri birleşir ve istediklerini yapabilirlerdi. Fakat onları toparlayacak, bir emir altında birleştirecek bir baş, bir önder lâzım idi. Ancak böyle olduğu takdirde kuvvetlerini birleştirip firavna karşı koyabilirler ve esâretten kurtulabilirlerdi.

O zamandaki Fir’ avn, pek alçak ve çok zâlim idi. Fir’avnlar içinde, onun kadar katı kalpli, onun kadar uzun saltanat süren, Hak teâlâya karşı onun kadar büyük konuşan, Beni İsrâil e onun kadar kötü davranan başka birisi görülmemişti. İsrâiloğullarına çok eziyet eder, sürgüne gönderir, onları hizmetçi gibi kullanırdı. Kimini inşaat, kimini zirâat, kimini kanalizasyon işlerinden çalıştırır; ağır işleri, çirkin ve zor hizmetleri onlara verirdi.

Tâbiînin büyüklerinde Veh bin Menebbi hazretleri: şöyle anlatır: “Fir’avn’ın kendilerini çesitli işlerde kullanmasında, isrâiloğullları kısım kısım idi. Bâzıları dağlarda taş kesip sırtlarında getirirler, bâzıları fir’avn için köşkler ve saraylar bina ederlerdi. Bir kısmı dülgerlik (marangozluk) ve demircilik gibi sanatlarda çalışırlardı. Bu işlerde, zorla zorbalıkla çalıştırılırlardı. Zayıf ve çalışamayacak durumda olanlara ise vergi konulmuştu. Vergi ödemek durumda olanlar,her gün güneş batmadan önce, vergisini getirip teslim etmek mecburiyetinde idi. Şâyet bunlardan biri güneş batıncaya kadar vergisini getirmez ise, sağ kolu, çözülemiyecek şekilde böynuna asılarak bağlanırdı. Bir ay müddetle öyle kalır ve ö kimse çok zahmet cekerdi. Fir’avn ve kıbtı kavminin, isrâiloğullarına yaptığı zulüm bu şekilde günden güne artarak devam ediyordu. Fir’avn’ ın zülmü altında, isrâiloğulları epeyce zaman işkence ve eziyet gördüler. Fir’avn çok uzun bir saltanat sürdü. Saltanatı müddetince bütün gücünü, isrâiloğullarına zahmet vermeye, onları en ağır işlerde çalıştırmaya harcamıştır. Böyle bir zamanda insanları zulümden kurtarıp, îmân ile şereflendirmek için Allahü teâlâ Hz. Mûsâ yı gönderdi.

Fir’avn’ın rüyâsı ve isrâiloğullarından doğan erkek çocuklarının öldürülmesi: Büyük âlimlerden nakledilerek bildirildiğine göre, bu kurtuluş zamanı yâlaştığına, Fir’avn bir gece rüyâsında; Beytül-Mukaddes den çıkan bir ateşin Mısır ın evlerini kaplayıp kül ettiğini, kıbtîleri yâkıp, İsrâiloğullarına dokunmadığını gördü. Korkuyla uyanan Fir’avn, telaşla hemen kahinleri, sihirbazları, rüyâ tâbircilerini ve müneccimleri çağırdı. Rüyâsının tâbirini istedi. Onlar rüyâyı şöyle tâbir ettiler: yâkında isrâiloğulları içinde bir çocuk dünyaya gelir; mülkü, saltanatı elinizden alır. Sizi ve milletinizi yurdunuzdan çıkarır, dîninizi değiştirir. Onun doğacağı zaman çok yâkındır. Bu, Fir’avn için en acı ve hiç Tâhâmmül edilmez bir söz ve mutlaka yok edilmesi îcâbeden bir tehlike idi. Bunu duyar duymaz, kin ve nefret dolu bir şekilde, kendine yâkışan en çirkin kararı verdi. Merhamet hislerinden tamamen mahrûm olduğu için, saltanatına son verecek olan çocuğu ortadan kaldırmak istedi. Bu çocuğun hangi aileden doğacağını bilemediğinden, isrâiloğulları içinde doğacak bütün erkek çocukların derhâl öldürülmesini emretti. Memleketindeki ebelerin hepsini toplayıp, onlara; İsrâiloğullarından doğum esnasında kız çocukları dışında elinize düşen her oğlanı öldürün.” dedi ve başlarına amirler tayin edip, emrin yerine gelmesini temin etti.

Zaten isrâiloğulları da büyüklerinden duyarak, içlerinden bir zatın yetişeceğini, kendilerini Fir’avn ve kıbtîlerin zulmünden kurtaracağını, yine bu zatın, onları, dedelerinin asıl memleketi olan Ken an diyarına götüreceğini biliyorlardı. Bu zatın yetişip meydana çıkmasını ümit ediyorlar, bunu bir an evvel gerçekleşmesini bekliyorlar, yapılan bütün zulüm ve eziyetlere, bu ümitle sabrediyorlardı.

İmâm-ı Mücâhid (r. Aleyh) buyurdu ki:’Bize gelen habere göre, Fir’avn; kamıştan, keskin bıçak gibi ameliyat aletleri yapılmasını emretti. İsrâiloğullarının hamile kadınları zorla yâtırılıp bu aletlerle karınları yârılır ve çocukları ayakları arasına düşüverirdi. Bu büyük azâb doğum zamânı gelenlere yapılır ve oğlan çocuklara o anda öldürülürdü.Hamile kadınlara, doğum yapıncaya kadar çok büyük azâb ve eziyet edilirdi. İsrâiloğullarının çocukları bu şekilde katledildiği gibi, yetişkin erkeklerden bu hâle dayanamayıp, karşı çıkanlar da öldürülüyordu.

Bunun üzerine, kıbtîlerin reisi, Fir’avn’a müracat edip;’ Sen isrâiloğullarının çocuklarını öldürüyorsun. Bu arada yetişkinler de öldürülüyor. Böyle giderse bizim işimiz gâyet zor olacak. Zor ve meşakkatli işler bize kalacak’ diyerek endişelerini bildirdiler.

Fir’avn, isrâiloğullarına merhamet ettiği için değil, kendi kavmi olan kıbtılerin ısrarlarının fazlalığı sebebiyle biraz yumuşar gibi göründü. İstemeye istemeye, isrâiloğullarından doğacak olan erkek çocukların bir sene öldürülüp, ikinci sene öldürülmemesini emretti. Böylece birer sene arayla, doğacak bütün erkek çocuklar öldürülecekti. Fir’avn’ın bu korkunç işe teşebbüs etmesinin sebebi, bir başka rivâyete göre şöyledir.’İsrailoğulları, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan gelecek bir kurtarıcının, kendilerin bu sıkıntıdan kurtaracağına inanıyorlardı. Bu husûsu aralarında konuşuyor, Fir’avn ve ordusunun bu kurtarcının elinde helâk olacağını söylüyorlardı. Kıptilerden bu durumu öğrenerek Fir’avna ulaştırdı. Fir’avn, adamları ile görüştükten sonra bu korkunç emri vermişti.’

Fir’avn’ın Âsiye ile evlenmesi: Bu arada Fir’avn, Âsiye binti Müzâhim ile evlenmek istedi. Âsiye, kavminin seçkin kadınlarından olup, iffet ve cemal sâhibi idi. Bu hanım, Yûsuf aleyhisselâm zamanında Mısır sultanı olan ve Hz. Yûsufa îmân eden Reyyan bir Velid’ in neslinden idi. Fir’avn bununla evlendi.

Mûsâ aleyhisselâmın doğumu: Fir’avn’ın emriyle, doğan bütün erkek çocuklarının öldürüldüğü o sene, Lavi neslinden yâni Hz. yâkub un üçüncü oğlu olan Lavi nin torunlarından İmran isimli bir zatın sulbünden, annesi, Hz. Mûsâ yâ hamile oldu.

Abdullah ibni Abbas dan (r. Anhümâ) rivâyet olunduğuna göre, Fir’avn’ın, doğan çocukları hemen öldürmek üzere, İsrâiloğullarına Mûsâllat ettiği ebelerden birisi, Mûsâ nın (a.s.) annesinin yâkından tanığı, samimi olduğu bir kadın idi. Doğan vakti yâklaştığında, Mûsânın (a.s.) annesi çocuğuna zarar gelmesi endişesiyle yâkın dostu olan o ebeyi çağırıp, gizlice;'İşte benim doğum vaktim geldi. Bugün, dostluğunu, yâkınlığını göstereceğin ve bana yârdım edeceğin gündür.' diyerek ondan yârdım istedi. O da peki deyip eve geldi. Nihâyet doğum gerçekleşti. Hz. Mûsâ doğar doğmaz, mübarek alnında bir nûr parladı. Ebe, bunu görünce o nûrun tesiriyle bütün vücüdunun titrediğini hissetti. Kalbine, Allahü teâlâ tarafından, Mûsâ yâ (a.s.) karşı büyük bir muhabbet verildi. Ebe, bütün kalbinin, bu nûrlu çocuğa muhabbetle dolduğunu hissetti. Kalbinde hissettiği bu görülmemiş muhabbet ile, âdetâ yerinde duramıyarak, Hz. Mûsâ nın annesine;’İyi ki bu doğuma beni dâvet ettin. Senin bu oğlunu o kadar sevdim ki, başka hiçbir şeyi onun kadar sevmemiştim. Ben çocuğuna bir zarar vermem ama, senin hamile olduğun vazifelilerde yazılıdır.(kayıtlıdır.) Benim arkamdan yâni ben çıktıktan sonra hemen vazifeliler gelir. Oğlunu iyi muhâfaza eyle!' dedi.

Nihâyet ebe evden çıktıktan sonra, bunları gözetleyen bâzı vazifeliler hemen kapıya geldiler. İçeri girmek istiyorlardı. Gelenleri, önce, Hz. Mûsâ nın kız kardeşi Meryem gördü. Hemen;'Anneciğim! Kapıda vazifeliler, Fir’avn’ın adamları var.' dedi. Mûsâ nın (a.s.) annesi, neye uğradığını şaşırdı. Sanki aklı başından gitmişti. Ne yaptığını bilmiyordu. Can havliyle, çocuğu bir hırkaya sarıp, dışarıdan görünmeyecek şekilde tandırın bir köşesine koydu. Tandır ateşten çok kızmıştı. Fakat o, can havliyle bunun farkında bile olmamıştı. Fir’avn’ın adamları içeri girip, her tarafı aradılar. Tandır kızdığından ve orada çocuk olma ihtimâli hiç akla gelmediğinden tandıra bakmadılar. Allahü teâlânın hikmeti, Hz. Mûsâ nın annesinde de, hiç doğum yapmış bir kadının hâli görülmüyordu. Adamlar hayretle;’Biraz evvel buraya bir ebe kadın gelmemiş miydi?' diye sordular. O da;’ O benim tanıdıklarımdan, yâkın dostlarımdandır. Beni ziyarete gelmişti.' dedi. Bunun üzerine Fir’avn’ ın adamları çıkıp gittiler. Hz. Mûsâ nın annesi bu hâlin dehşet ve heyecanını üzerinden atamamışken, birden aklı başına geldi. Orada bulunan kızına;'Çocuk nerede?' diye sordu. Çocuğu ne yaptığını hatırlayamadı. Kızı;’Bilmiyorum.' dedi. Çünkü, annesi çocuğu saklarken o, kapıya bakıyordu. Bu sırada tandırdan çocuğun ağlama sesi duyuldu. Sanki, ben buradayım diye, hafif bir ağlama ile haber verdi. Annesi can havliyle oraya koştu. Oğlu tandırda idi ve hiçbir zarar görmemişti. Allahü teâlâ ona, kızgın tandırı serin bir yer eylemişti. Aynen hazret-i İbrâhim'e ateşin gülistan olması gibi...

Mûsâ nın (a.s.) annesi ilk tehlikeyi böylece atlatmıştı. Ciğerparesinin, Fir’avn’ın zararından korunmasını şimdilik temin etmiş, yâralı kalbi biraz olsun rahatlamıştı. Bununla berâber, doğumun Fir’avn’ın casusları tarafından er geç haber alınacağı endişe ve korkusu içindeydi. Bu sırada, Kasâs süresinin 7. Âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre, Hz. Mûsâ nın annesine Allahü teâlâ tarafından ilhâm gelip, çocuğu ne yapacağı bildirildi. Bu âyet-i kerîmede meâlen buyuruluyor ki:"Biz, Mûsâ nın (a.s.) annesine şöyle ilhâm ettik (veya rüyâsında gösterdik):' Mûsâ yı (a.s.) emzir! (Ses çıkarması ve ağlaması sebebiyle yeni doğduğunun anlaşıp) ona bir zarar gelmesinden (katledilmesinden) korkarsan, onu Nil nehrine bırak. Boğulacağından korkma! Ve ayrılığıyla hüzünlenme, kederlenme! Muhakkak ki biz, yâkın zamanda onu sana geri döndürürüz ve onu peygamberlerden eyleriz."

Allahü teâlâ, Hz. Mûsâ nın annesine; oğlunu emzirip aç bırakmamasını, Fir’avn’ın adamlarından bir zarar gelmesi anında onu Nil nehrine bırakmasını, çocuğun kendisine geri verileceğini, bir de Hz. Mûsâ nın peygamber olacağını bildirmiş ve bu sebeple korkmamasını ilhâm etmiştir.

O bu ilhâm ile, oğlunu bir sandık içinde Nil nehrine bırakmak istedi. Mûsâ nın (a.s.) doğumundan birkaç gün, başka bir rivâyete göre üç ay sonra, oğlunu Nile bırakmak için küçük bir sandık (beşik) satın almak istedi. Kıbtîlerden bir marangoza gidip, istediği sandığın vasıflarını bildirdi. Kıbtî marangoz; "Böyle bir sandığı ne yapacaksın ki?" diyerek hayretini bildirdi. O ise yâlandan hiç hoşlanmadığı için hakîkati olduğu gibi anlattı. Marangoz istediği sandığı yaptı. Sonra gidip bu Fir’avn’ ın memurlarına haber vermek istedi. Vazifelilerin yânlarına varan marangoz, olanları anlatmaya başlayaçağı anda dili tutulup hiçbir şey konuşamaz oldu. Hiçbir söz söyleyemediği gibi, işâretlerle de hiçbir şey anlatamadı. Marangoza kızan vazifelilerin sabırları taştığından döverek, hakâretle onu dışarı attılar.

Marangoz ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığı içinde dükkanına dönünce, hikmet-i Hüda, dilinin açılıp konuşabildiğini hissetti. Meramını anlatmak için, açele ve heyecanla koşarak, yine vazifelilerin yânına geldi. Güya kendisini müdafa edecek, haklı bir gaye ile, üstelik onların hoşuna gidecek bir şeyi haber vermek için geldiğini isbat edecekti. Büyük bir telaş ile vazifelilerin yânına girdi. Bu sefer dili tutulmakla kalmamış, gözleri de o anda göremez olmuştu. Yine vazifelilerden çok hakaret görüp, dışarı atıldı. Pek perişan ve acınacak hâlde, oraya, buraya çarparak, yolda giderken, yolu bir vâdiye düşdü. Biraz evvel sapa sağlam bir kimse iken, şimdi konuşamaz ve göremez olmuştu. Bunun ilâhî bir îkâz ve cezâ olduğunu anladı. yaptığına çok pişmân oldu. Kendi kendine;" Şâyet dilim açılır da bu musîbetten kurtulursam, haber vermeye gitmeyeceğim ve bu sırrı hiçbir zaman hic kimseye söylemeyeceğim" diye ahdetti. Bu içten gelen pişmânlık ve ahdin netîcesinde dili söyler, gözleri de görür oldu. Marangoz sevincinden, hemen Allahü teâlâya îmân edip, şükür secdesine kapandı. Böylece, Hz. Mûsâ nın annesi büyük bir tehlikeden daha kurtuldu.

Sandık, hasır örülen bir cins kamıştan yapılmıştı. Hz. Mûsâ nın annesi sandığı aldı. İçine, atılmış pamuk koydu ve Hz. Mûsâ yı büyük bir ihtimam ile sandığa yerleştirdi. Sıkıca kapayıp, bağladı. Bundan sonra sandığı Nil nehrine bırakıverdi. Bir anne için, yeni doğmuş bir çocuğu bu şekilde nehre bırakıvermek, elbette çok zor idi. Fakat o, kendisine ilhâm olunduğu şekilde hareket ediyordu. Sonra, Allahü teâlânın vâdine itimad ve tevekkülü de tam idi.

Mûsâ aleyhisselâmın Fir’avn’ın sarayına ulaşması ve Âsiye nın onu evlâd edinmesi: Sular, sanki onu taşımanın idrakinde imiş gibi, yâvaş yâvaş, kaldırıp indirerek uzaklaştırdı. Nil nehri, Fir’avn’ın sarayının civarından geçerken büyük bir kanal ile, içinde sarayın da bulunduğu bahçeye ayrılırdı. Sandık bu kanaldan sarayın yâkınına kadar geldi. Su almak için kanal gelen cariyeler sandığı sarayın bahçesindeki ağaçların arasında buldular. İçinde para vardır zannıyla alıp, açmadan Fir’avn’ ın hanımına götürdüler. Fir’avn’ın hanımı olan Âsiye, sandığı açınca şaşırdı. Çünkü akıllara durgunluk verecek güzellikte bir oğlan çocuğu vardı. Allahü teâlâ Âsiye nin kalbine, bu çocuğa karşı muhabbet ve acıma hissi verdi ve Âsiye büyük bir sevgi ile ona bağlanıp hep hizmetinde bulundu.

Doğan çocukları öldürmekle meşgul olan vazifeliler, bir çocuk bulunduğunu haber alınca, doğruca Âsiye nin yânına gelerek, onu öldürmek istediler. Âsiye, onlara; “Sabredin! Bu çocuk İsrâiloğullarını artırmaz yâ... Ben Fir’avn a gidip, onu bana bağışlamasını isteyeceğim. Bağışlarsa iyilik etmiş olursunuz. Şâyet öldürülmesini emrederse, o zaman ne sözüm olur.” dedi. Sonra bebeği Fir’avn a götürdü. Fir’avn, bebeğin âöldürülmesini istedi ve;’Bunun İsrailoğullarından olmasından korkarım. Bu, bizim elinde helâk olacağımız ve onun sebebiyle mülkümüzün elimizden gideceği kişi olabilir’ dedi. Âsiye, Fir’avn çocuğu kendisine bağışlayıncaya kadar susmadan hep konuştu ve nihâyet onu ikna etti. Âsiye, çocuğu kurtarıp emniyette olunca, ona hâline göre bir ad vermek istedi ve ismini Muşa koydu. Çünkü o,”mu” ve “şa” yâni su ve ağaç arasında bulunmuştu. Kıbtî lisanında suya, mu, ağaca ise şa derler. Arapçaya geçen bu kelime daha sonra Mûsâ oldu.

Kasâs sûresinin 8-10, âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki; “Bunun üzerine, Fir’avn’ın ailesi, daha sonra kendileri için bir düşman ve bir üzüntü sebebi olacak olan Mûsâyı (a.s.) bulup aldılar. Çünkü Fir’avn da, (Fir’avn’ın veziri olan) Haman da, bunların orduları da hep suçlu, hatalı (müşrik ve günahkar insan) lardı.

Firavn ın hanımı (çok merhametli bir kadın olan Âsiye binti Müzâhim,( Fir’avn a) dedi ki: “Bu çocuk, benim ve senin göz nûrumuz olsun. Onu öldürmeyin. Olur ki, bize faydası dokunur, yâhut onu evlâd ediniriz.” Hâlbuki onlar işin farkında değillerdi.

(Evladının Fir’avn’ın eline geçtiğini haber alan) Mûsâ nın (a.s.) annesi, kalbi (evladının derdinden, üzüntüsünden başka herşeyden) boş olarak (aklı başında olmayarak veya oğlunu hatırlamaktan ve onu düşünmekten başka hiçbir düşüncesi olmayarak) sabahladı. Hattâ o kadar oldu ki, şâyet biz, vâdimize inanan müminlerden olması için kalbine sabrı, sebâtı yerleştirmeseydik, az kalsın işi meydana çıkaracaktı. (Dehşetinden; “O benim oğlumdur” deyiverecekti. Fakat bizim ona verdiğimiz sâkinlik sayesinde meseleyi gizlemeye muvaffak oldu.)”

Rivâyete göre, Âsiye, Mûsâ aleyhisselâmı Fir’avn a götürüp, onu öldürmemesi için çok ısrar etmişti. Hattâ, bu çocuğun İsrailoğullarından olduğu katî  belli olmadığını, başka bir kavimden olma ihtimâlinin de bulunduğunu bildirdi. “Hem İsrailoğullarından olsa bile bir çocukla onların nüfusları mı artacak. Bu, hem senin hem de benim göz nûrumuz olsun. Bunu öldürmeyiniz. Olur ki bize faydası dokunur, yâhut onu evlâd ediniriz” dedi. Bu ısrar karşısında Fir’avn, öldürmek fikrinden vazgeçti. Onu evlâd edinmek husûsunda ise; “Ben istemem, senin olsun.” dedi.

Tefsir âlimleri; “Şâyet, Âsiye gibi Fir’avn da Mûsâ aleyhisselâmı benimsemiş olsa ve;”Evet, berâberce bunu evlâd edinelim” deseydi. Allahü teâlâ, Âsiye ye nasib ettiği gibi ona da hidâyet verirdi” diye bildirmişlerdir.

İşte o günden sonra, Hz. Mûsâ, Fir’avn’ın sarayında yetişmeye başladı. Ne garip bir tecelli ve ne büyük bir hikmettir ki, Fir’avn, tacının ve tahtının yok olup gitmesine sebep olacak bir çocuğu sarayında kendi kucağında büyütmeye başlamıştı. Hem de, tam bir hürmet ve büyük bir ihtimam ile yetiştiriliyordu. Bir taraftan bu çocuğu aramak, bulmak ve ortadan kaldırmak için hazîneler sarfediyor, binlerce masum yâvrunun kanını akıtıyor; bağrı yânık anaların, gözü yâşlı babaların yüreklerini deliyor, bir taraftan da aradığı çocuğu bizzat kendi eliyle besleyip büyütüyordu.

İslam âlimleri bildiriyorlar ki, âlemde bunun benzeri misâllere çok tesadüf edilir. Ekseri zâlimlerin, kendi düşmanlarını, kendi ellerinde besledikleri ve kendisine hizmetçi eyledikleri kimselerin elinde helâk oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, o zâlimlerden intikamını başka sûretle de almaya elbette kâdir olup, herşeye gücü yeter. Bununla berâber zâlimin pek aşağı gördüğü, hattâ hizmetçisi durumdaki birisi vasıtasıyla, helâk edilmesinde çeşitli hikmetler vardır. Böylece, zâliminde aciz, zavallı, muhtaç bir varlık olduğu anlaşılmakta ve başkalarını bu hâlden ibret alması, kendine çeki düzen vermesi gerekmektedir.

Rivâyete göre, sarayda Âsiye tarafından evlâd edinilen Hz. Mûsâ için, o gün bir süt anne bulunması kararlaştırıldı. Ne kadar süt anneler bulunduysa da, bebek hiç birini emmedi. Diğer taraftan, Hz. Mûsâ aleyhîsselam’nın annesi, çocuğunu Nil nehrine bıraktıktan sonra, kendisi sandığı tâkib ederse dikkat çekeceğinden, sandığı tâkib etmesi ve durumdan kendisine haber vermesi için kızını, yâni Hz. Mûsâ aleyhîsselam’nın kardeşini gönderdi. Adının Meryem veya Gülsüm olduğu rivâyet edilen bu kız, kardeşi Mûsâ aleyhîsselam’nın bulunduğu sandığı sandığı tâkib etti. Nihâyet sandığın Fir’avn’ın sarayına götürüldüğünü, çocuğu emzirmek için süt anne arandığını, bunun için pekçok kadının saraya geldiğini gördü. Hattâ gelen kadınlarla birlikte saraya girdi. Mûsâ aleyhîsselamın hiç birinin sütünü emmediğini görünce çok sevindi. Sonra;”Size bu çocuğu emzirecek, onu güzel yetiştirecek bir hanımı haber vereyim, onun buraya gelmesinde size delâlet edeyim mi?” dedi.

Meryem, her ne kadar durumu sezdirmemeye azami gayreti gösteriyor, heyecanını gizlemeye çalışıyorsa da, diğer insanlardan farklı bir hâlinin olduğu belliydi. Bunu ilk farkeden, Fir’avn’ın veziri Hâmân oldu. Hâmân Meryem’e;”Senin telaşın nedir ki, ona süt annelik yapacak birini bildiğini söylüyorsun? Yoksa bu çocuk senin kardeşin mi ha!” diye söylendi.

Meryem, durumun ne kadar hassas olduğunu, bunu hiç sezdirmemesi gerektiğini gâyet iyi biliyordu. Hemen kendini toparladı. “Hiç! Sarayda bulunanların, süt anne bulmak için olan telaş ve gayretlerini gördüğümden, onlara yârdımcı olmak istedim o kadar” dedi. Bu husûslar, Kasâs sûresinin 11 ve12. Âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle beyan buyuruldu: “Mûsa aleyhîsselamın annesi, (kızı Meryem e yâni Mûsâ aleyhîsselam’nın) kız kardeşine dedi ki: “Kardeşinin ardı sıra git! Onu tâkib et. Ne olduğunu anlayıp, bana haber getir.” O da Mûsâ (a.s.) nın bulunduğu sandığın nasıl gittiğini, nereye vardığını uzaktan gözetledi. Onlardan hiç biri ( ne Fir’avn, ne de başkaları, onun, sandığı gözetlemek için geldiğini, hem de sandıkta bulunan çocuğun kendi kardeşi olduğunu) anlayamadı. ( Onlar çocuğa süt anası bulunması için çalışıyorlardı.) Mûsânın (a.s.) (kız kardeşi veya annesi gelmezden) evvel, biz Mûsâya (a.s.) süt anaların sütünü emmeyi yasaklamıştık. ( Böyle olunca o, getirilen süt analardan hiç birinin sütünü emmiyordu.) Mûsânın kardeşi ( Meryem), oraya kadar gelerek, bu hâli görünce, onlara dedi ki:”Ben bize, bu çocuğun hizmetinde bulunacak, emzirilmesinde ve yetiştirilmesinde kusur etmeyecek ve ona nasîhatçi olacak bir aile bildireyim mi?”

Meryem böyle söyleyince hemen onunla alakandılar ve; "Sen tanıyorsan, onu bulmamızda bize yârdımcı ol!" dediler. Meryem dedi ki: "O benim annemdir." "Annenin oğlu var mıdır?" dediler. "Hârûn nâmında bir oğul doğmuştu" dedi. Bunun üzerine;"Bu söylediklerin gerçekten doğru ise o kadını ( anneni) getir!" dediler. Meryem, sevinç ve heyecanla annesinin yânına döndü ve olanları haber verdi. Sonra da annesini Fir'avn'ın sarayına götürdü.

Annesi saraya geldiğinde, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın ellerinde ağlıyor, Fir'avn ise onu dîndirmeye çalışıyordu. Oraya giren annesi (orada bulunanlara göre yeni bulunan süt annesi) çocuğu kucağına alır almaz sesini kesti. Sütünü kabûl edip emmeye başladı. Fir'avn da günde bir dînar ücretle, Mûsâ yı ona, süt çocuğu olarak verdi.

Rivâyete göre bundan sonra, Hz. Mûsânın annesi, oğlunu alıp evine götürdü. Böylece Allahü teâlânın, Kasâs süresinin 7. Âyetinde; "...Muhakkak ki, biz yâkın zamanda onu sana geri döndürürüz..." şeklindeki vâdi gerçekleşmiş oldu.

Nitekim Kasâs süresinin 13. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: "İşte böylece biz, Mûsâyı (a.s.) annesine iâde ettik. Ta ki onunla gözü aydın olsun. Onun ayrılığıyla hüzün çekmesin. Ve Allahü teâlânın vâdinin şüphesiz bir hak olduğunu bilsin. Lâkin insanların çoğu, Allahü teâlânın vâdinin hak olduğunu bilmez."

Fahrüddin-i Razi hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsirinde, Dahhakın (r.aleyh) şöyle dediğini bildiriyor: "Mûsânın (a.s.), diğer süt anaların sütlerini emmidiği hâlde, bu hanımın sütünü emdiğini anlayan vezir Hâmân; Hz. Mûsânın annesine; "Sen her hâlde bu çocuğun annesisin." dedi. O da;"Hayır, Ben onun annesi değilim" deyince, Hâmân;"Öyleyse bu çocuk, senden evvel başka kadınların sütünü hiç kabûl etmediği hâlde senin sütünü nasıl kabûl etti?"diye sordu. Hz. Mûsânın annesi de;"Ey melik! Ben hoş kokulu, sütü tatlı olan bir kadınım. Her çocuk benim kokumu duyunca hemen bana sarılır ve sütümü emer." diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi birden;"Doğru söylüyorsun" diye iltifat ettiler ve her biri ona altın ve cevâhirden, çeşitli hediyeler verdiler."

Rivâyete göre, Âsiye'nin evlâd edindiği Hz. Mûsâya böylece süt anne bulunmuştu. Âsiye, Mûsâ aleyhîsselamın annesine; "Yanımda, sarayda kal! Bu çocuğu emzir. Muhakkak ki ben, hiçbir şeyi bu çocuk kadar sevmiyorum."dedi. O da, Hârûn aleyhisselâmdan bahsederek, evinde başka bir çocuğu daha bulunduğunu söyledi. Sonra; "Evimi ve evimdeki çocuğumu terk edemem. Helâk olurlar. Müsadeniz olur, gönlünüz rahat ederse, bana verin. Aileme, çocuğumun yânına götürüp, ona bakayım, Benimle olduğu müddetçe ona iyilikten başka bir şey yapmam. Aksi hâlde evimi ve evdeki çocuğumu bırakamam" dedi. Onun, oğlu Mûsâya (a.s.) olan şefkatinin çokluğu sebebiyle; "Her hâl ve şart altında, onu emzirmeye, ona bakmaya hazırım" demeyip de; " Evime götürmeye müsaade ederseniz ona süt annelik yaparım. Aksi hâlde evimi ve çocuğumu terkedemem" gibi Âsiyeyi zorlayıcı bir ifâde kullanmasının sebebi vardi. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine çocuğunu yâkın zamanda iâde edeceğini vâdetmişti. Bir de yâkinen katî  olarak biliyordu ki Allahü teâlânın vâdi haktır ve mutlaka gerçekleşir.

Nihâyet Âsiye bu teklifi kabûl etti ve annesi Hz. Mûsâyı alıp evlerine getirdi. Akşam; ciğerparesini, nehre emanet etmekle gönlü, mahzun, Fir'avn'ın eline geçtiğini işitince, öldürecekler endişesiyle perişan vaziyette ciğeri yânan o gönlü yâralı anne; ertesi gün her Tûrlü afetten kurtulmuş, selâmette ve her hâliyle rahat ve neşeli idi. Fir'avn'ın sarayında herkesten iltifat görüyor, her birinden çok kıymetli hediyeler alıyor ve işin en mühimi de, zayi olamasından korktuğu ciğerparesini kucağında buluyordu. Bu anda onun kalbinde bulunan rahatlık ve süruru dile getirmek elbette mümkün değildir. Hz. Mûsânın annesi, çocuğu kucağında olarak evine geldiği zaman, sevinç gözyaşları döküyor, Allahü teâlâya çok şükrediyor, yerinde duramıyor, âdeta kendisin kaplayan sevinç ile uçuyordu. Bütün bu heyecan ve çoşku esnasında, kendini tutamayıp;"Bu bir süt çocuğu değil, benim kendi öz evlâdım, ciğerparemdir" diye haykırıverirse durum tamamen tersine dönebilirdi. O ise, bunu pekala biliyor ve kendini tutmaya bilhassa gayret sarfediyordu. Allahü teâlâ onu muhâfaza etti ve bu husûsta bir tek kelam söylettirmedi.

Nitekim Kasâs süresinin 10. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: " ...şâyet biz, vâdimize inanan müminlerden olması için kalbine sabrı, sebâtı yerleştirmesiydik, az kalsın o, işi meydana çıkaracaktı. ("O benim oğlumdur." Deyiverecekti. Fakat bizim ona verdiğimiz sâkinlik sayesinde, meseleyi gizlemeye muvaffak oldu.") Mûsâ aleyhîsselam biraz gelişip, hareket etmeye başlayınca, Âsiye, Hz. Mûsânın annesine; "Çocuğumu bana göstermeni istiyorum" dedi. Sonra görüşmenin sarayda yapılması için aralarında bir gün tayin ettiler. Âsiye, husûsi adamlarına ve memurlarına;"Biriniz noksan olmamak üzere hepiniz oğlumu hediye ile karşılayacaksınız. Hakkınızdaki kanaatim, karşılama esnasında göstereceğiniz dikkate ve ona vereceğiniz hediyelere bağlıdır."dedi. Bunun üzerine annesi ile birlikte evlerinden alınan Hz. Mûsâ, sarayda Âsiyenin odasına götürüldü. Görülmemiş bir karşılama merasimi yapıldı. Evlerinden çıkıp, saraydaki husûsi odaya girinceye kadar, her adımda, kıymetli hediyeler takdim edildi. İceriye girince, Âsiye çok sevindi. Muhabetle sarılıp, onu sevdi. Çok ikramda bulundu. Annesinin çocuğa çok iyi bakmış olmasına da hayran oldu. Sonra çocuğun, Fir'avn'a götürülmesini, onun da ikramda bulunacağını söyledi. Götürdüler. Fir'avn'ın sakalı çok uzundu. Mûsâ aleyhîsselam, Fir'avn' ın sakalını yâkalayıp sertçe çekti. Hattâ kıl da kopardı. Kucağına alır almaz, Fir'avn'ın yüzüne tokat vurduğu da bildirmiştir.

Bâzı rivâyette bildirildi ki, Fir'avn'ın yânına geldiğinde, Mûsâ aleyhîsselamın elinde küçük bir kamçı vardı, onunla oynuyordu. Hz. Mûsâ, bir ara elindeki kamçı ile Fir'avn'ın başına vurdu. Fir'avn çok kızdı ve bunu kötüye yorumlayıp; "Aradığım düşmanım budur?" dedi. Çocuk boğazlayan adamlarına, onu öldürmeleri için haber gönderdi. Fir'avn'ın hanımı Âsiye, bu haberi öğrenince, koşarak Fir'avn'ın yânına geldi ve; "Bana bağışladığın bu çocuk hakkında ne yapmayı düşündün?" dedi. O da Mûsâ aleyhîsselamın yaptığını anlattı. Âsiye; " O çocukTur, aklı ermez. Bunu çocukluğundan yaptı. Ben şimdi ikimiz arasında ona bir iş yapayım da, hakkında haklı konuştuğumu anla" dedi. " Altın ve yâkut gibi ziynet ve kıymetli şeyler ile, bir de ateşin korunu önüne koyayım. yâkutu alırsa, akıllıdır. O zaman onu öldürt. Ateş parçasını alırsa, anla ki çocukTur" dedi. yânına, içinde Altın ve yâkut olan bir tabakla; yine içinde ateş koru bulunan başka bir tabak koydu. Mûsâ aleyhîsselam, elini cevhere almak için uzatırken, Cebrâil alehisselâm, elini ateş koru bulunan tabağın tarafına çevirdi. Mûsâ aleyhîsselam bir ateş parçası alıp, ağzına koyuverdi. Ateş, mübarek diline değdi ve yâktı. Böylece dilinde az bir yâra meydana geldi. Bu yâra, konuşmasına tesir etmişti. Ta ki, ilk olarak Tûr dağına çıktığında, dilindeki bu hâlin gitmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ da kabûl edip, artık o hâlden eser kalmadı ve peygamberliği müddetince çok fasih, düzgün ve ne güzel şekilde konuştu.

Bunun üzerine Âsiye, Fir'avn'a; "Yaptığının, düşündüğünün doğru olmadığını gördün mü? O çocukTur, ne yaptığını, bilmez" dedi. Fir'avn da öldürmekten vaz geçti. Bu yolla da Allahü teâlâ, Fir'avn'ın yapacağı kötülüğü ondan çevirdi. Fir'avn'ın sarayında izzet ve ikram içinde kaldı. Allahü teâlâ, Fir'avna ve bütün insanlara onu sevdirdi. Onu gören herkes kalbinde, şüphesiz ona karşı bir muhabbet hâsıl olduğunu hissederdi.

Bu husûsta âyet-i kerîmede meâlen;"(Ya Mûsâ!) sana tarafımdan bir sevgi ilka etmiştim" (Tâhâ süresi:39) buyruldu.

İbn-i Abbas (r.anh) bu âyet-i kerîmenin tefsirinde;"Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhîsselamı sevdi ve insanlara sevdirdi." buyurdu. Katade (r.anh) buyurdu ki:"Allahü teâlâ onun gözlerine öyle bir güzellik vermişti ki, kendisini görenin onu sevmemesi, ona aşık olmaması mümkün değildi."

İbn-i Zeyd (r.aleyh);"Yukarıdaki âyet-i kerîmenin meâli;" Her görene seni sevdirdim. Hattâ Fir'avna seni sevdirdim de, onun şerrindenz zararından kurtuldun. Âsiye binti Müzâhim de seni sevdi ve evlâd edindi." şeklidedir" dedi.

İbn-i Atıyye (r.aleyh) buyurdu ki:" Allahü teâlâ ona, öyle bir güzellik vermişti ki, hiç kimse onun yüzüne bakmaya Tâhâmmül edemezdi." Hz. Mûsâ bu şekilde Fir'avn'ın sarayında yetişti. Büyüyüp gelişti. Bülûğa erip, olgunlaştı. Artık, Fir'avn'ın binek hayvanlarına biner, onun giydiği gibi kıymetli elbiseleri giyerdi. İnsanların çoğu, Fir'avn'ın oğlu zannedip, süt çocuğu olarak geldiğini bilmezlerdi. Çok kimse onun sebebiyle haksızlık ve alay edilmekten kurtuldu. Kırk yaşına gelince, akrabâlarını öğrenip, onların yânına gitti.

Mûsa aleyhîsselamın elinde bir Kıbtî'nin (Mısırlının) ölmesi: Rivâyete göre Hz. Mûsâ, bir gün Münif isimli bir beldede, Mısırlı bir Kıbtî kâfirinin, Beni İsrâil'den birine işkence ettiğini gördü.Rivâyete göre iskence gören İsrâiloğullarından Sâmirî isminde bir idi. Hasmı da Fâtûn isminde Fir'avn'ın ekmekçisi olan bir Kıbtî idi.

Fâtûn, sarayın mutfağı için odun satın almıştı ve Sâmirî'ye;" Bu odunları taşı!" demişti. Taşımayınca ona zulmetmeye başlamıştı. Bu esnada Mûsâ aleyhîsselam da oradan geçiyordu. Sâmirî, kendine haksızlık yapan Mısırlıya karşı ondan yârdım istedi.

Nitekim Kasâs süresinin 15.âyet-i kerîmesinde meâlen;"Mûsa aleyhîsselam bir gün saraya geldiğinde, Fir'avn, Münif şehrine gitti denildi.) Mûsâ (a.s.) şehir hâlkının meşgul olduğu (öğle uykusunda oldukları, cadde ve sokakların tamamen boş olduğu) bir sırada (Fir'avn'ın bulunduğu şehre girdi. Şehre girdiğinde birbirleriyle kavga eden iki adama rastladı. Bu iki kimseden bir "Mûsânın (a.s.) tarafından (yâni isrâiloğullarından), diğeri de düşmanları olan taraftan (yâni Kıbtîlerden) idi. İsrailoğullarından olan kimse, hasmı olan Kıbtîye karşı, kendisine yârdım etmesi için Mûsâdan (a.s.) yârdım istedi..."buyruldu.

Mûsa aleyhîsselam Kıbtîye;"Bırak onu! Diye bağırdı. Fırıncı; "Ben onu, senin babanın işi için alıyorum. Sen ise ona yol veriyorsun" dedi. Mûsâ aleyhîsselam Sâmirîyi onun elinden kurtarmaya çalıştı. Âyet-i kerîmed meâlen buyruldu ki:"...Öyle olunca, Mûsâ eliyle Kıbtînin göğsüne vurdu. Adam ölüverdi. Mûsâ (a.s.) yaptığı bu işten mahcub oldu ve;"Bu (yâni maktülün yaptığı iş) âşikâre azdırıcı bir düşmen olan şeytanın amellerindendir"dedi. Mûsâ (aleyhîsselam); Allahü teâlâya münâcât ederek;"Ya Rabbi! (senin emrin olmadan o Kıbtînin ölümüne sebep olmakla) ben nefsime yazık ettim. Benim hatamı mağfiret eyle" dedi. Allahü teâlâ da onu mağfiret etti. Çünkü Allahü teâlâ, çok mağfiret edici ve kullarına çok merhametlidir."

Bu âyet-i kerîmede, Kıbtînin ölmesi husûsunda Hz. Mûsâ'nın bir kasdının bulunmadığı, hâdisenin bu şekilde netîcelenmesine üzüldüğü ve Allahü teâlâdan özür dilediği bildirilmektedir.

Kadı Beydavi hazretlerinin bildirdiğine göre, âyet-i kerîmede, Hz. Mûsâ'nının dahil olduğu (girdiği) bildirilen şehir, şimdiki Mısır'ın batısındadır ve ismi Münif'dir. Bu şehrin ismine Ayn-üş-şems denildiği, ayrıca başka isimlerinin olduğu da rivâyet edilmekdir.

Âyet-i kerîmede, Mûsâ aleyhîsselamın, şehir hâlkının gaflette oldukları, meşgul olup, ortalıkta bulunmadıkları bir sırada şehre girdiği bildirilmektedir. Bunun sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Fahrüddin-i Razi hazretleri tefsirinde buyuruyor ki: Bu hâdisenin bildirildiği âyet-i kerîmeden önceki âyette (Kasâs süresi: 15 ) Allahü teâlâ meâlen;"Mûsânın (a.s.) yaşı kemalini bulup, aklı, rüşdü, müsavi olunca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyilik, ihsân sahiplerini böylece mükafatlandırırız."buyurdu.

Mûsa aleyhîsselam rüşdüne (yaş olarak olgunluğa) kavuşup, kendine ilim ve hikmet verilince, Fir'avn'ın dîninin bâtıl, bozuk olduğunu bildi. Zaten Allahü teâlâ, diğer peygamberler gibi onu da muhâfaza etmiş, Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmek bir yâna, böyle şeylere hiç yâklaşmamıştı. Hikmet ve ilim verilince, Fir'avn'ın ve çevrisinin dînlerinin bozukluğunu, daha iyi anladı. Bundan sonra, Fir'avn'ın ve kavminin içinde bulundukları hâli ayıplamaya, onların zulüm yaptıklarını anlatmaya başladı.

Tâbii ki, Âsiyenin her Tûrlü gayretine, yâtıştırmaya çalışmasına rağmen, Fir'avn ve onun kavmi olan Kıbtîler, Mûsâyı (a.s.) aralarından ayırmaya, yânlarından uzaklaştırmaya çalıştılar. Korkutmaya kalkıştılar. Hz. Mûsâ da onların arasında ayrılıp, çıktı. Bu sebeple, Fir'avn'ın bulunduğu beldeye, gizlice ve endişe içinde girerdi. Açıktan açığa giremez oldu. Çünkü Kıbtîler tehdit ediyorlardı. Bir de onlar her kötülüğü yapabilirlerdi.

Rivâyet olundu ki, Kıbtînin ölmesi hâdisesini; kavgada bulunun Sâmirîden başka hiç kimse bilmiyordu.

Bu hâdiseden sonra, endişe içinde şehirde hâlkın arasında söylentilere kulak verdi. Kıbtîler, hâdiseyi haber alınca, o sırada şehirde bulunan Fir'avna gelerek;"İsrailoğulları yâkınlarımızdan olan bir adamı öldürdüler. Onlardan bizim hakkımızı al! Onları bırakma ve bu yaptıklarını yânlarına koyma!" dediler. Fir'avn; "öldüreni ve şâhidleri bana getirin. Çünkü delilsiz, şâhidsiz karar vermek doğru olmaz." dedi. Dolaşıp, araştırdılar, bir delil bulamadılar. Fir'avn, aranılan şahsın bulunması için şehirden ayrılmadı, o gün orada kaldı.

Mûsa aleyhîsselam olanları öğrendi. O geceyi endişe içinde geçirdi. Rivâyete göre, Hz. Mûsâ'nın, Kıbtînin elinden kurtardığı kimse, her ne kadar İsrâiloğullarından ise de mümin değildi. Nitekim, Mûsâ (a.s.), hata ile Kıbtînin ölümüne sebep olduğum için, Allahü teâlâ beni affetmekle ve Fir'avna yâkalattırmamakla bana ihsânda bulundu. Öyleyse ben, bu nîmetlerin hakkı için bir daha hiçbir kâfire arka çıkmayayım, yârdım etmiyeyim diye düşündü. O geceyi endişe içinde geçiren Hz. Mûsâ, sabah olunca bu endişe ile kaldığı yerden çıktı. Yeni durumdan haberdar olmak istiyordu. Çarşıya çıktığında bir de ne görsün, dün Kıbtînin elinden kurtardığı İsrâiloğlu, bu gün de yine bir Kıbtî ile kavga ediyor. İsrâiloğlu yine Hz. Mûsâdan yârdım istedi. Nitekim Kasâs süresinin 18. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki:"(Mûsa aleyhîsselam, kendisini yâkalarlar ve ölen Kıbtînin kısasını isterler diye) şehirde endişe ile sabahladı. Etrafı gözetlemekten de geri kalmadı. Sabah olunca, bir de ne görsün, dünkü Kıbtînin elinden kurtardığı İsrâiloğlu, bu gün de bir Kıbtî ile münakaşa ediyor ve yine hasmına karşı Mûsâ dan (a.s.) yârdım istiyor. Hz. Mûsâ ona;(dün bir Kıbtînin ölümüne sebep olmuşken, bu gün başka birine karşı kendisinden imdad istemesine üzülerek ve gadab ederek o isrâiloğluna;) "Şüphe yok, sen elbette apaçık bir azgınsın" dedi."Dün kavga ettin. Kavgaya beni de kattın. Şimdi bir başkasıyla dövüşüyor,yine yârdımımı istiyorsun. Nedir senin bu yaptığın? Dünkü hâdiseden ibret almadın mı? Niye gücünün yetmediği kimselerle dövüşüp duruyorsun...? demek istedi. Bununla berâber, ona yârdım etmemesi hâlinde İsrâiloğlunun dünkü hâdiseyi Fir'avn'ın adamlarına bildirmesi ve kendisini ele vermesi ihtimâline karşı yine de yârdım etmek istedi. Gadablı bir şekilde böyle söyledi. Bununla berâber, çabucak onu Kıbtînin elindenden kurtarmak için süratle yânlarına yâklaştı. Maksadı, bir an önce, isrâiloğlunu Kıbtînın elinden kurtarıp onun muhtemel zararından kurtulmak ve çabucak oradan uzaklaşmaktı. Kıbtîyi tutup isrâiloğlundan ayırmak için, aceleyle üzerine yürüdü. Biraz evvel, İsrâiloğlunu azarlayıcı sözler söylediğinden isrâiloğlu çok korkup, Hz. Mûsâ'nın Kıbtîyi değil de kendisini tutmak istediğini zannetti. Heyecanla dünkü olan hâdiseyi söyleyiverdi. Bu husûsta Kuran-ı kerimde Kasâs süresinin 19. Âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirilmiştir: "Vakta ki, Mûsâ (a.s.) kendisine ve o İsrailoğluna düşman olan Kıbtîyi tutmak istedi.( Daha önce İsrâiloğlunu, azgınsın diye azarlamış olduğundan; o zannetti ki, Mûsâ (a.s.) Kıbtîyi değil de kendini tutup öldürecek. Bu zannının gâlib olmasıyla) dedi ki;"Ya Mûsâ! Dün ölümüne sebep olduğun adam gibi, bu gün de beni katletmeye mi kasdediyorsun. Ara buluculardan olmayı arzu etmiyorsun da bu yerde, yâman bir zorba (mı) istiyorsun?"

Orada İsrâiloğlu ile kavga eden Kıbtî, hasmından bu sözleri duyunca, dünkü Kıbtî Fâtûnun ölümüne sebep olanın, Mûsâ (a.s.) olduğunu anladı. Ellerinden sıyrılıp kurtuldu ve koşarak Fir'avn'ın yânına gitti. Fir'avn ile görüşmek istediğini, mühim bir şey bildireceğini söyledi. Fir'avna haber verildiğinde görüşme isteğini kabûl ederek; "Onu içeri alabilirsiniz. Kendisi yâkın tanıdığımız, dostumuzdur."dedi. İceri alınan Kıbtî, olanı biteni Fir'avna anlattı.

Bunun üzerine, önceki gün ölen Kıbtînin yâkınları, Fâtûnun ölümüne sebep olan kimse tesbit edildiğine göre hemen kısas yapılmasını yâni akrabâları yerine, Mûsânın (a.s.) katledilmesini istediler. Fir'avn ile etrafındakiler, bir de Kıbtî kavminin ileri gelenleri toplanarak, aralarında iştişare edip, kısas yapılmasını kararlaştırdılar. Hattâ iştişare etmekten, birbirlerinin fikirlerini almaktan ziyade, Mûsâ aleyhîsselamın katledilmesi için birbirlerine, emirler veriyorlardı. Nihâyet Fir'avn, derhâl, Hz. Mûsâ'nın yâkalamasını ve katledilmesini emretti. "Onu bulun! Şehirden çıkmamıştır. Başka bir yere gidemez. Yol bilip çıkartacak birisi değildir."dedi.

 

Mûsâ aleyhîsselamın Medyene gitmesi: Fir'avn'ın, Hz. Mûsâ'yı yâkalamaları ve katletmeleri şeklinde askerlerine emir verdiğini öğrenen bir kimse, koşa koşa ve en kestirme yollardan geçerek Mûsâ aleyhîsselamın yânına geldi. Durumu haber verdi ve;"Seni yâkalayıp katledecekler. Derhâl buradan uzaklaş! Ben sana nasîhat ediyorum..." dedi. Rivâyete göre bu haberi veren Fir'avn'ın amcasının oğlu olup yâkın akrabâsından mümin bir zat idi. İbrâhim aleyhisselâmın dîni üzere ibâdet ederdi ve kavminden îmânını gizlerdi. Mûsâ aleyhîsselama peygamberliğinin bildirilmesinden sonra da, ona ilk inanan kişi bu Hazkîl oldu. Hazkîlin ismi başka şekillerde de bildirilmiştir.

"Arais-ül-mecalis" adlı eserde bildirilen bir hâdis-i şêrifde buyruldu ki: "Ümmetlerin sabıkları, önde gelenleri üçtür. Bunlar, Allahü teâlâya bir an îmânsızlık etmediler. Fir'avn'ın ailesinden mümin olan Hazkıl, Habil-i Neccar ve Muhammed (sallahü aleyhi vesellem) in ehl-i beytinden Ali bin Ebi Talib. En üstünleri de budur. (Yâni Ali (r.anh) dır.")

Bu zatın koşarak gelip, Mûsâ aleyhîsselama durumu haber vermesi, onun da endişe içerisinde şehirden çıkarak ayrılması ve Allahü teâlâya münâcâtta bulunması, sonra Medyene gitmesi, Kasâs sûresinin 20,21 ve 22. Âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle bildirilmektedir: “O beldenin uzak tarafından bir adam, koşarak gelip, dedi ki: “Yâ Mûsâ! Şehrin ileri gelenleri senin hakkında müzâkere yapıyorlar.(Dün ölen kıbtîye kısas olarak) seni öldürecekler. Hemen bu şehirden çık, git! Muhakkak ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.”

Bunun üzerine Mûsâ (aleyhisselâm yolda yâkalanmak ve herhangi bir taarruza uğramak tehlikesine karşı) endişe içinde ve etrâfını gözetleyerek, hemen şehirden dışarı çıktı ve Allahü teâlâya, “Yâ Rabbî bana bu zâlim kavimden kurtuluş ihsân eyle! Veya beni onlarla karşılaşmaktan, onların beni yâkalamalarından muhâfaza eyle!” diye münâcâtta bulundu. Allahü teâlâ da, onun duâ ve münâcâtanı kabûl buyurup, onu muhâfaza etti. Mûsâ aleyhisselâm böylece tam bir selâmet içinde Meyden şehrine doğru yürümeye başladı.

Vatkâ ki, Mûsâ (a.s. ) Meyden tarafına doğru yönelince; “Ümîd ederim ki, Rabbim beni doğru yola sevkeder. (de Medyen’e giderim) dedi.”

Rivâyet edilir ki: Hz. Mûsâ o şehirden çıktığında, ne tarafa gideceğini bilmiyordu. Zîrâ, daha önce herhangi bir yere seyahat etmemişti. Bu sebeple, şehirden çıktığında tam bir hayret içindeydi. Yol arkadaşı olmadığı gibi zâhiresi (yiyecek maddesi) yoktu. Herhangi bir gizli yol bilmediğinden, biline görünen ana yolu tâkib ederek yürüyüp gitti. Fir’avn’ın adamları ise, îdâm edilmek için arana bir kimsenin meydanda, ortada, ana yolda bulunmasına ihtimâl bile vermediklerinden ana yola hiç bakmadılar. Onu devamlı gizli, sarp ve tâlî yollarda aradılar. Hz. Mûsâ ise rahatça yoluna devâm etti.

Denildi ki, Cebrâil aleyhisselâm ona gelip, Şu’ayb Aleyhisselâmın bulunduğu beldenin yolunu gösterip;"Medyene git!" dedi.

Said bin Cübeyrin (r.aleyh), ibn-i Abbasdan (r.anh) rivâyet ettiğine göre; Mûsâ aleyhîsselâm, Mısırdan çıkıp, Medyene doğru yol aldı. Aradaki yol, sekiz günlük mesafe idi. Küfe ile Basra arası kadar mesafedir..."

Kasâs süresinin 21. Âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre, Mûsâ aleyhîsselâm, Mısır şehrinden çıkınca, elinde kazara ölen Kıbtî için kendisine kısas yapılmasını, onun da katledilmesini isteyenler hakkında, Allahü teâlâya münâcâtında;"...Bana bu zâlim kavimden kurtuluş ihsân eyle..."dedi. Burada bu kavim için zâlim denmesi husûsunda Fahrüddini Râzi hazretleri buyuruyor ki;" Mûsâ aleyhîsselam, Kıbtîyi öldürmeye kasdetmemişti.Bilerek öldürdü denilemez. Kaldı ki, bilerek öldürse bile, Kıbtî müşrik olup, öldürümesi caiz idi. Şâyet Kıbtînin öldürülmesi hata ve günah olsaydı, buna karşılık, Mûsâ aleyhîsselamın katlini isteyenlerin haklı olmaları ve kendilerine zâlim denilmemesi icabederdi. Hâlbuki, âyet-i kerîmede bildirildiğine göre, Mûsâ aleyhîsselam onların zâlimler olduklarını beyan etmiştir. Bu, onların zâlim ve kararlarının haksız olduğuna işâret etmektedir.

Çünkü Kıbtî, müşrikti. Bunun ise katli caiz olduğu için, kısas lâzım gelmediği gibi, ölümü hata ve kaza ile olduğundan yine kısas gerekmezdi. Bunları dikkate almadan, tarafları muhâkeme edip ifâdelerine başvurmadan hemen kısas için karar vermeleri sebebiyle onlar elbette zâlim idiler."

Mûsa aleyhîsselamın Medyene gelişi ve Şuayb Aleyhisselâmın, kızını onunla evlendirmesi:Mûsa aleyhîsselam, Mısır şehrinden çıkınca, Hz.Cebrâilin, insan süretinde bir At üzerinde gelerek, tarif ettiği yola gidiyordu. Bu uzun yolculukta, Allahü teâlâ tarafından vazifelendirlin iki meleğin, insan şeklinde Hz. Mûsâ'ya yol arkadaşı oldukları da rivâyet edilmiştir.

Nihâyet, bir sabah vakti Medyen şehrine yâklaşan Hz. Mûsâ uzakta Medyen kalesini gördü. Bir müddet kaleyi seyrettikten sonra, kale kapısının açıldığını, kaleden (Medyen şehrinden) sürülerle koyunların ve sığırların çıktığını gördü. Buradan çıkan sürüler, başlarında çobanlarıyla, Hz. Mûsâ'ya doğru geliyordu. Hz. Mûsâ'nın durduğu yerin yâkınında bir kuyu vardı. Şehir hâlkı hayvanlarını hep o kuyudan suluyorlardı. Nihâyet insanlar kuyunun başına gelerek, sırayla dâvârlarını sulamaya başladılar. Hayvanlar, bir an evvel su içebilmek için, kuyuya üşüştüklerinden, görülmedik bir izdiham ve sıkışıklık meydan geliyordu. Kuyunun başına yâklaştıklarında, iki hanım, dâvârlarını sürüden çıkararak ayrıldılar, kenardan bir yere toplayıp, oTurdular. Diğerlerinin, dâvârlarını sulayıp, işlerini bitirmelerini beklemeye başladılar. Hz. Mûsâ bulunduğu yerden, hayretle olanları seyrediyordu. Onların, diğerleri gibi sıraya girmemeleri, kuyuya yâklaşmamaları, dikkatini çekti. Bulunduğu yerden kalkıp kuyunun başına geldi. Onlara yâklaşarak, bu hâllerinin sebebini sordu. Bu husûsta Kasâs süresinin 23 ve 24. Âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki;" Mûsâ (a.s.) Medyen kuyusuna ulaşınca, orada hayvanlarını sulamakta olan bir grup insan buldu. Onların gerisinde de iki kadın vardı ki, başkalarının koyunlarına karışmasınlar diye kendi koyunlarını ayırmaya, karışmalarını engellemeye çalışıyorlardı. ( Mûsâ aleyhîsselam, kendisinde bulunan peygamberlik şefkatinden, ve merhametinden dolayı o iki kadına;" Sizin hâliniz nedir?"(Niçin siz de onlarla birlikte dâvârlarınızı sulamıyorsunuz?)" dedi. Onlar dediler ki:"Çobanlar hayvanlarını sulayıp gitmedikçe biz dâvârlarımızı sulayamayız. (Erkeklerle birlikte o izdihama, sıkışıklık ve kalabalığa da karışamayız. Biz, ancak onların artan sularıyla hayvanlarımızı sulayabiliriz. Bizim bir yârdımcımız yokTur). Babamız da çok yâşlı bir ihtiyar olup, hayvanlarımızı sulamaya ve bize yârdımcı olmaya mecali yokTur."

Mûsa aleyhîsselamın konuştuğu bu iki hanım, Şuayb Aleyhisselâmın Safûrâ ve Süfeyra adındaki kızları idi. "Tarihi taberi" de bildirildiğine göre, bu kızlar Mûsâ aleyhîsselama, dâvârlarını sulamaktaki acizliklerini, babalarının kendilerine yârdımcı olamayacak kadar yâşlı ve hâlsiz bulunduğunu, kalabalıkta erkeklerin arasına, izdihama giremedikleri için hayvanlarını onlardan artan su ile suladıklarını, hattâ bazan da su kalmadığı için içirecek su bulamadıklarını acıklı bir şekilde anlattılar. Mûsâ aleyhîsselamın onlara olan, şefkat ve merhameti daha da ziyadeleşti. " Peki buralarda, başka bir kuyu yok mudur? " diye sordu. Onlar;"Bir kuyu daha vardır. Fakat, ağzında büyük bir kaya bulunmaktadır. O kayayı on kişi zor kaldırır" diye cevap verdiler. Hz. Mûsâ; " O kuyuyu bana gösterir misiniz? Sizin koyunlarınızı sulamak istiyorum. zirâ bu hâle çok üzüldüm" dedi. Onlar hayretle;" O kocaman kayayı, kuyunun ağzından nasıl kaldıracaksınız?" deyince, Hz. Mûsâ'; " Hak teâlânın yârdımı olursa kaldırabilirim " dedi. Hemen onu kuyunun başına götürdüler. Hz. Mûsâ, mübarek elini taşın altına sokup;"Bismillahil-kaviyyi " diyerek taşı zorladı. Allahü teâlânın izni ile, bir mücize olarak, on kişinin güçlükle yerinden oynatâbildiği o kayayı yâlnız başına kaldırmıştı. Sonra onlardan ip ve kova istedi. Kızlar, ip ile kovayı getirip verdiler. Hz. Mûsâ' kuyudan su çekip koyunları suladı. Kızlar hayretle birbirlerine bakışıp;" Ne kadar şefkatli, merhametli ve kuvvetli bir yiğit. Şimdiye kadar hiç kimse bu şekilde yârdım etmemişti " dediler.

Başka bir rivâyette de şöyle denilmiştir:Herkesin hayvanlarını sulamak üzere kuyuya yânaştığını gören Mûsâ aleyhîsselam, iki kızın geride beklediklerini farketti. Onlara acıyıp, kuyunun başında bulunan çobanlara;" Bu zavallıları niçin bekletiyorsunuz ? Koyunlarını sulayıverin gitsinler " dedi. Çobanlar;" Kolaysa gel kendin yap " dercesine kovayı ona bırakıp bir kenara çekilerek beklemeye başladılar. Hz. Mûsâ, on kişinin kuyudan zorlukla çekebildiği kovayı yâlnız başına çekmeye başladı. Üstelik sekiz gündür aç idi. Buna rağmen kovayı çekmiş ve o kızların koyunlarını sulamıştı. Çobanlar da bunu hayretle seyretmişlerdi.

Koyunlar sulandıktan sonra, o iki kız Hz. Mûsâ'ya teşekkür edip gittiler. Hz. Mûsâ' da bir gölgeye çekilip oTurdu. Sekiz gün devamlı yol yürümekle, mübarek ayaklarının derisi soyulmuş, hiçbir şey yemediği için, çok bunalıp, zayıf düşmüştü. Açlık ve yorgunluğu son haddinde idi. Bu husûsta Kasâs süresinin 24. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: "Mûsâ ( Aleyhisselâm ) onların koyunlarını sulayıverdi. Sonra da bir ağacın gölgesine çekildi ve; " yâ Rabbi ! Doğrusu ben, bana hayırdan ne indirirsen ( yiyecek olarak ne ihsân edersen), ona muhtacım. ( Karnım çok acıktı ) dedi."

Diğer taraftan, kuyunun başında rastladıkları bu iyilik sever insan tarafından, koyunları kısa zamanda ve istedikleri gibi sulanan o iki kız sevinçle evlerine döndüler. Babaları Şuayb Aleyhisselâm, bütün koyunlar, suya kanmış olarak kısa zamanda dönmelerine hayret etti. " Size ne oldu ki bu gün tez geldiniz. Size kim şefkat ve yârdım eyledi de koyunları çabucak sulayıverdiniz. Çünkü bu kavimden hiç kimse böyle bir yârdımda bulunmazdı. Siz şimdi akşama kadar dînlenin..." dedi. Kızlar; " Orada sâlih bir kimse bulduk. Biz, su kalmayacak endişesiyle diğer insanların koyunlarının sulanmasını beklerken, o sâlih kimse bizim hâlimize acıdı. Koyunlarımızı sulayıverdi. Onun için biz, sevinçle çabucak döndük " diyerek, başlarından geçen hâdiseyi anlattılar. Şuayb Aleyhisselâm bunları dînleyince, kızlarından Safûrâya; " Git onu bana çağır!" buyurdu. Safûrâ, edeb ve hayasından, utana-sıkıla Hz. Mûsâ'nın yânına geldi.

Nitekim, Kasâs süresinin 25. Âyet-i kerîmeside meâlen buyruldu ki:" O iki kadından biri haya ile, utunarak Mûsânın (a.s.) yânına gelerek;" Babam, kuyudan su çekerek koyunlarımızı sulayıvermenizin ücretini vermek üzere sizi çağırıyor " dedi.

Bunun üzerine Mûsâ aleyhîsselam kalktı ve Şuayb Aleyhisselâmın evine gittiler. Şuayb Aleyhisselâm; Mûsâ (a.s.), kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini hâl ve hatırını sordu. O da;" Ben, Beni İsrâilden yâni yâkub Aleyhisselâmın neslinden imran oğlu Mûsâyım." Diyerek başından geçenleri anlattı ve Fir'avn'ın şerrinden emin olmak için, buralara kadar geldiğini bildirdi. Şuayb (a.s.) da, bulundukları beldenin Fir'avn'ın saltanatına girmedîğini, şerrinden kurtulup emin olduğunu,bu sebeple artık endişelenmemesini söyledi. Bu husûsta, Kasâs süresinin 25. Âyetinin devamında meâlen buyruldu ki:" ...Mûsâ (a.s.) Şuayba gelip, (Fir'avn ile aralarındaki ) kıssayı anlatınca, Şuayb (a.s.); " Korkma (endişe etme ) ! Zâlim kavmin ( Fir'avn'ın ve adamlarının ) şerrinden kurtuldun " dedi."

Rivâyete göre, Mûsâ aleyhîsselam geldiğinde, Hz. Şu'ayb; ona yemek ikram etti. Mûsâ (a.s.) sofraya oTurmakda tereddüt edince, Hz. Şu'ayb;" Niçin yemiyorsun ? " diye sordu. O da; " Biz öyle bir hane hâlkındanız ki, bütün dünyayı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz. Çocuklarınıza, karşılığında yemek vermeniz için değil, Allah rızası için yârdımda bulundum " dedi. Şu'ayb Aleyhisselâm onun bu hassâsiyetine memnun olup; " Bu ikram ettiğimiz yemek, yârdımınızın karşılığı değildir. Evimize gelene yemek yedirmek bizim ve atalarımızın âdetidir. Hem bir kimse bir hayır işlediğinde ona bir şey ikram edilse veya hediye olunsa onu olması iyidir " dedi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ' yemek yedi ve istirahate çekildi. Çünkü pek yorgundu.

Mûsa aleyhîsselam istirahat ederken, Şu'ayb Aleyhisselâmın kız Safûrâ, babasına, bu gelen zatı, koyunları otlatmak üzere, ücretle tutmasını rica etti. Nitekim bu husûsta Kasâs süresinin 26. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: " O iki kadından biri ( olan Safûrâ babası Şu'ayb Aleyhisselâma) dedi ki: " Babacığım ! Koyunlarımızı otlatmak için onu ücretle tut. O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır. Kuvvetlidir, emindir.

Rivâyet edildiğine göre,hazret-i Şu’ayb’e kızı böyle bir teklifte bulununca, “Kuyunun ağzında bulunan on kişinin (başka bir rivâyette kırk kişinin) kaldıramayacağı taşı kaldırdığını görmekle güçlü, kuvvetli olduğunu anladı. Bu tamam da, emîn, güvenilir olduğunu nereden biliyorsun?” diye sordu. O da;kuyunun yânındaki konuşmalarını, koyunlarını sulaması esnâsında kafasını kaldırıp da yüzlerine bakmadığını, ayrıca yolda gelirken, kendisini geriden yürüttüğünü anlattı. Bunları dînleyen Şu’ayb aleyhisselâmın Hz. Mûsâ yâ olan rağbeti, meyli ve yâkınlığı daha da arttı.

"Arais-ül-mecalis " kitabında bildirilen bir hâdisi şêrifde buyruldu ki:" Firâset (doğruluk ve ileri görüşlülük) bakımından kadınların en doğrusu ikidir. İkisi de Mûsâ (a.s.) hakkında firâsette bulunup isâbet etmişlerdir. Biri, Fir'avn'ın hanımı ( Âsiye ) olup ( Mûsâ aleyhîsselam, sandık içinde onların sarayına geldiğinde onu alıp Fir'avna götürmüş ve;) " Bu çocuk benim, senin göz nûrumuz, göz aydınlığımız olsun. Onu öldürmeyin..." demişti. ( Firâset sâhibi olan iki kadından ) diğeri ise şu'aybın (a.s.) kızıdır ki, o da; " Babacığım! Koyunlarımızı otlatmak için onu ücretle tut. O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır. O kuvvetlidir, emindir." Demişti."

Firâset; ümmet arasında sâlih müminlerden meydana gelen âdet dışı şeylere denir. Firâset; lugatta, bakmak, sezmek istidlal etmek ve içe doğmak mânâlarına gelir. Ayrıca, " Rûhun ilâhî bir kuvvetle, düşünme ve tefekküre yer vermeden, gaybi sırları bilip, anlaması, sezmesidir." şeklinde de tarif edilebilir. Böylece; itikadı doğru, işleri,Allahü teâlânın emrine ve Peygamber efendimizin (s.a.v.) sünnetine uygun, haram, mekrûh, ve şüphelilerden sakınan sâlih kimselerin; bilgi, delil ve tecrübelerle elde ettiği yüksek meziyetleri sayesinde, insanların hâllerini çabuk kavrayıp isâbetli karar vermesi firâset olarak bilinmektedir. Bu hâle sahip olana ise firâset sâhibi denmektedir. Firâset sâhibi; tevil, zan ve tahmine kaçmadan, ilk bakışta, karşıdakinin niyetine göre maksadı isâbet ettiren yâni hemen anlıyandır.

Firâset, sâlih müslümanda bulunan üstün bir meziyettir. Nitekim Peygamber efendimizin (s.a.v.);" Müminin firâsetinden korkunuz (sakınınız.) Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar (görür)" buyurdukları meşhurdur.

Firâset sâhibi olabilmenin ilk şartı, doğru bir îmân sâhibi yâni Ehl-i sünnet vel-cemâat itikadında olmaktır. Sonra da islâmiyetin emirlerini yapıp, haramlardan sakınmak, islâmiyetin beğenmediği kötü işlerden uzak durmaktır. Bütün bunlara kavuşabilmek için, kalbin her an Allahü teâlâyı anmakla meşgul olması, bütün azaların sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetine tam uyması, hep helâl lokma yemesi gerekmektedir.

Bir kimse zahirini güzel ahlak ile süsleyince ve her an Allahü teâlâyı zikrederek, kalbinden bütün kötü his ve düşünceleri ve dünya sevgisini cıkarınca, ilâhî sırlar kalbine dolar. Böylece o kalbin sâhibi olan kimse, bu sırları anlar ve onlardan haberdar olur. İnsanın kalbi, kötülüklerden temizlenip böyle parlayınca, başka gönüllerden saklı olan şeyleri de keşf edebilir. Sâlih müslümanlara verilen bu haslet, Allahü teâlânın bir lütfu ve ihsânıdır. Firâset, îmânın kuvveti nisbetinde hâsıl olur. Îmânı kuvvetli olan kimsenin firâseti de keskindir.

Vasıtı (r.aleyh) buyuruldu ki:"Firâset, kalbde parıldayan nûrun ışığıdır,kalbde yerleşmiş bir marifettir. Bu nûr ve marifet sebebiyle gaybın sırları ( insanların kalbinde bulunan sırlar), başka kimsenin kalbinden, bakan kimsenin kalbine nakl edilir. Böylece firâset sâhibi olan kimse, eşyâyı, Allahü teâlânın kendisine ihsân ettiği firâset nûru ile, göründüğü gibi değil; olduğu, gösterdiği şekilde görür. Onun içinde insanların kalbinde bulunanları haber verir.

Abdülhâlık Goncdüvani (r.aleyh) beş vakit nâmazını Kâbe-i muazzamada kılar, tekrar Buharaya dönerdi. Bir Aşure günü talebelerine ders veriyordu. Evliyâlık hâllerini anlatıyordu. Görünüşü müslüman kıyafetinde olan bir genç kapıdan girip, talebelerin arasına oTurdu. Abdülhâlık hazretleri arada sırada o gence bakıyordu. Bir müddet onun sohbetini dînleyen genç; "Efendim ! Hazreti Peygamber; " Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahın nûru ile bakar." Buyuruyor. Bu hâdisi şêrifin sırrı nedir ?diye sordu. Abdülhâlık Goncdüvani hazretleri;" Sırrı şudur ki; belindeki zünnârını ( hristiyanların ibâdette bellerine bağladıkları ve ucunda haç asılı parmak kalınlığında yuvarlak ip ) kesip çıkar ve müslüman olmakla şereflen !" buyurdu. Genç itiraz edip; "Allahü teâlâya sığınırım, benim belimde zünnâr mı var ?" deyince, Abdülhâlık (r.aleyh) bir talebesine işâret etti. Talebe, o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç çok mahcub oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlık Goncdüvani hazretlerine muhabbet, sevgi duymaya başladı. Böylece evliyanın, Allahü teâlânın nûruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. Sadık talebelerinden oldu. Bunun üzerine Abdülhâlık Goncdüvani hazretleri talebelerine dönerek buyurdu ki: "Ey dostlar !Gelin biz de ahde uyalım, zünnârımızı keselim. Îmân, edelim. Şöyle ki, bu genç maddi zünnârı kesti, biz de kalbe âit zünnârı keselim. O da, kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa mazhar olalım " buyurdu. Dostlar arasında şaşılacak hâller göründü. Hazreti Hâcenin ayaklarına düştüler, tövbelerini yenilediler. Hep birlikte tövbe ettiler ve kalblerinin Allahü teâlâdan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı.

Kettani dedi ki:"Firâset, îmân makamlarından bir makam olup; yâkini keşf etmek ve gaybı gözle görmektir."

Abdurrahman es sülemi buyurdu ki:"Dedem Amr bin Necidden şöyle işittim;"Şah Şüca Kirmânînin çok isâbet eden keskin bir firâseti vardı. Şöyle derdi:"Harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsinin arzularına kapılmaktan korüyânın, devamlı olarak murakabede bulunanın, içini ve dışını sünnete tâbi olarak süsleyenenin ve devamlı helâl lokma yiyenin firâseti şaşmaz."

Ebû Sa’îd’i Harrâz anlatıyor:" Mescid-i Harâma girdim. Üzerinde iki hırka bulunan bir fakirin, hâlktan dilendiğini gördüm. İçinden;" Bunun gibisi de hâlka yük oluyor " dedim. Adam bana bakarak;" Dikkatli olunuz !Allahü teâlâ içinizden geçenleri bilir "dedi. Bunun üzerine derhâl içimden istigfâr ettim. Sonra o kimse bana;"Kullarının tövbesini kabûl eden O'dur." Meâlindeki Şuarâ sûresinin 25.âyetini okudu.

Mûsa aleyhîsselamın Şu’ayb Aleyhisselâmın kızı ile evlenmesi: Kızı Safûrâ’nın anlattıklarını hayretle dînleyen Hz. Şu'ayb Mûsâyı (a.s.) yânında alıkoymayı arzu etti. Göndermek istemedi ve bir çâre aradı. Mûsâ aleyhîsselam istirahat ederken, bu husûsta pek çok düşünen Şu'ayb Aleyhisselâm, Mûsâ (a.s.) uyanınca, ona kerîmesi Safûrâ ile evlenmesini teklif etti. Bu husûsta Kasâs Süresinin 27.âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyruldu:"( Şu'ayb Aleyhisselâm Mûsâ aleyhîsselama ) dedi ki:"Sekiz sene bana hizmet etmen şartıyla iki kızımdan birini (Safûrâyı ) sana nikâh etmek istiyorum. Eğer bu ( sekiz senelik ) müddeti on seneye tamamlarsan; o da senin bir iyiliğin, bir ihsânın olur. Ben ( on senenin tamamını mutlaka istiyorum diyerek ) sana meşakkat vermek istemem. İnşaallah güzel muâmelede ve ahde vefâda beni sâlihlerden bulursun."

Rivâyete göre, Şu'ayb Aleyhisselâm kerîmesini Hz. Mûsâ'ya nikâh etmek istediğini bildirince, o;" Ben garibim. Bir mal varlığım yok ki, mehr vereyim ve düğün masrafı yapayım " dedi. O da mehr olarak, sekiz sene hizmetinde bulunmayı teklif etti. Bunu kendinden bir iyilik olarak on seneye tamamlayabileceğini de bildirdi. Bundan maksadı, onun, yânlarında daha çok kalmasını temin edebilmek idi. Kasâs süresinin 28.âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre, Hz. Mûsâ',Şu'ayb Aleyhisselâmın sözlerine cevap olarak;" Bu söylediğin ( söz ) benimle senin arandadır.( Aramızda gözetilecek bir husûsdur. Bu sözleşme aramızda geçerli ve sâbittir.) Bu iki müddetten hangisine ödersem, artık üzerime, müddetin arttırılması gibi bir ziyadelikte bulunulmasın. Allahü teâlâ da, bizim söylediğimiz şartnamemize şâhiddir ve bizim neler konuşup sözleştiğimizi de çok iyi muhâfaza eder "dedi."

"Tefsîr-i Mazharî " de, Eshabı kiramdan Şeddad bin Evs’in (r.anh) şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir."Şu'ayb Aleyhisselâm çok ağlayıp göz yaşı dökerdi. Hattâ, çok ağlaması sebebiyle gözleri ama oldu. Allahü teâlâ ona, görme hassasını iâde etti. Tekrar görür oldu. Hz. Şu'ayb yine çok ağlıyor, pekçok göz yaşı döküyordu. Bir zaman sonra, gözleri ikinci defâ ama oldu. Allahü teâlâ, yine görme hassasını iâde etti. Sonra Allahü teâlâ ona buyurdu ki:" Bu ağlamak nedir ? Cennete olan arzundan mıdır ? Yoksa Cehennem korkusundan mıdır ?" Şu'ayb Aleyhisselâm dedi ki:" yâ Rabbi ! Onların hiç birisi değil. Ben sana kavuşmak şevki ile ağlıyorum." Bunun üzerine Allahü teâlâ vahyedip;"Eğer böyle ise, benimle kavuşman sana afiyet olsun. İste bu sebeple sana, Mûsâyı (a.s.) hizmetkar yaptım."buyurdu.

Şu'ayb Aleyhisselâm, âyet-i kerîmede meâlen bildirilen;"İki kızımdan birini (Safûrâyı) sana nikâh etmek istiyorum " sözünü açıklayan İmâmı- Kurtubî buyuruyor ki:"Babanın, sâlih kimseye kızı ile evlenmesini teklif etmesi mühim bir sünnettir. Medyenin sâlihi (şu'ayb Aleyhisselâm, İsrâiloğullarının sâlihine ( Mûsâ aleyhîsselama ) kızı ile evlenmesini teklif etti. Hazreti Ömer de, kızı Hafsa (r.anha) ile evlenmelerini Hz.Ebu bekre ve hz.Osmana (r.anhümâ) teklif etmişti. Güzel olanı, babanın, selefi sâlihine uyarak sâlih kimseye kızı ile evlenmesini teklif etmesidir. Selefi sâlihin böyle yapardı."

Hz. Mûsâ, aralarındaki bu sözleşmeden sonra, Şu'ayb Aleyhisselâmın hizmetinde bulunmaya başladı. Hz. Şu'aybın kızı ile evlendi. Aralarında kararlaştırdıkları 8 veya 10 senelik hizmet müddetini tamamladı. Ekseri rivâyetlerde, hizmetini on seneye tamamladığı bildirilmiştir. Bununla berâber, hizmet müddetinin sene itibariyle sekiz mi, onmu, hanımının, Safra, Safira ve Safûrâ mı olduğuna dâir çeşitli rivâyetler vardır.

"Tefsîr-i Mazharî " ve " Tibyân " da, Ebu Zerr'in (r.anh) şöyle buyurduğu rivâyet olunmaktadır: Eğer sana;" Mûsâ aleyhisselâm iki zamandan (8 veya 10 seneden) hangisini tamamlayıp yerine getirdi ?" diye suâl olunursa, de ki:"10 yılı tamamlamıştır." " O iki kızın hangisini nikâh etmiştir ?" diye suâl olunursa de ki:"Küçük olanını nikâh etti ki, o, Mûsâ aleyhîsselamı çağırmak içn gelmişti ve onu ücretle tutması için babasına istirhâmda bulunmuştu "

Vehb bin Münebbih (r.aleyh) de buyurmuşTur ki:" Mûsâ aleyhîsselam, o iki kızın büyük olanını nikâh etmişti."

Mûsa aleyhîsselamın asâsı: Hz. Mûsâ' Hz. Şu'aybın koyunlarını otlatmak üzere hizmete başladığında, koyunları tehlikelerden, yırtıcı hayvanlardan korüyâbilmek için bir asâ edindi. Bu asânın mâhiyeti, evveliyâtı, kimlerden nasıl geldiği hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Asânın, Allahü teâlânın, yeryüzünde, ilk yetiştiği ağaç olan Avsece ağacından olduğu veya Cennetteki bir ağaçtan yapıldğı, Âdem aleyhisselâmdan sonra, babadan oğula geçerek Şu'ayb aleyhisselâma kadar geldiği, onun da asâyı Hz. Mûsâ'ya verdiği rivâyetleri meşhurdur.

Asânın bâzı husûsiyetleri: Âlimler, Mûsâ aleyhîsselamın asâsının birbirine geçmeli şekilde iki parça olduğunu, bir ucunun tutma yeri gibi eğri, diğer ucunun ise süngü demirine benzediğini bildirmişlerdir.

İbn-i Hibbân (r.aleyh) dedi ki: Şu'ayb Aleyhisselâm, kızını Hz. Mûsâ ile evlendirdiği ve otlatmak için koyunlarını ona teslim ettiği zaman, ona;" Bu koyunları götür. Yol ayırımına vardığında, sağ taraftan gitme. Sola sap, çünkü sağ tarafta büyük bir ejderha vardı. Onun, sana ve koyunlara zarar vermesinden korkarım "buyurdu. Mûsâ aleyhîsselam koyunlarla oradan ayrıldı. Yol ayırımına gelince, hayvanlar sağ tarafa saptı. Mûsâ aleyhîsselam, onları sol tarafa çevirmek için ne kadar uğraştı ise de başedemedi. Nihâyet koyunları serbest bıraktı. Onlar otlarken, kendisi de yâtıp uyudu. Birden Hz. Şu'aybın bildirdiği ejderha geldi. Asâ, Allahü teâlânın izni ile yerinden kalkıp, ejderha ile dövüştü ve onu öldürdü. Sonra yine Mûsâ aleyhîsselamın yânına uzandı. Mûsâ (a.s.) uyanınca, ejderhanın asâ tarafından öldürmüş olduğunu gördü. Asânın, hak teâlânın kudretiyle böyle fevkalâde işler yaptığını anladı. Daha sonra asâdan böyle hâller çok görüldü. Onu yere atınca, büyük ejderha hâlini alırdı.

Kaynak eserlerde bildirildiğine göre, kararlaştırdıkları müddetin dokuzuncu senesinde, hz. Şu'ayb Mûsâ aleyhîsselama;" Bu sene (yâni hizmetin tamam olacağı onuncu senede) alaca kuzuların hepsini sana hediye edeceğim " dedi. Böylece dâmâdı ve kızına (Hz. Mûsâ'ya ve hanımı Safûrâya ) bir ihsân ve iyilik yapmayı istedi.

Allahü teâlâ, Hz. Mûsâ'ya, koyunların içeceği suya asâ ile vurmasını ilhâm etti. O da buyurulanı yapıp, koyunlara da bu sudan içirdi. Her sene, o kadar koyun içinde, ancak birkaç tânesi alaca kuzu doğurduğu hâlde, o sene ( hizmetin onuncu senesinde ) koyunların tamamı, hep ikiz doğum yaptı ve hepsinin kuzuları da alaca oldu. şu'ayb Aleyhisselâm anladı ki; bu, Allahü teâlânın Mûsâ (a.s.) ve ailesine ihsân ettiği rızıktır.

Mûsa aleyhîsselamın Medyen’den ayrılıp Mısır’a gelmesi: Hz. Mûsâ verdiği sözde durdu. Müddetin tamamını, fazla olarak yerine getirdi. Yâni on seneyi doldurdu. Bâzı kaynaklarda, bu on seneyi tamamladıktan sonra, on sene daha kaldığı, böylece hz. Şu'aybın yânında geçen zamanın yirmi sene olduğu bildirilmiştir.

Bu müddetin sona ermesi ile Mısır diyârına dönmek için Hz. Şu'ayb’dan izin istedi. O da izin verip, vâdettiği alaca kuzuların hepsini teslim etti. Mûsâ aleyhîsselam hanımı ve hizmetçileri ile berâber, babalarının ( Hz. Şu'ayb ) hediyesi olan alaca kuzuları da alarak, bir kış mevsiminde yola çıktı. O zaman en büyük arzusu, kardeşi Hârûnu bulmak ve bir yolunu bulabilirse, onu Mısırdan çıkarmak idi. Mûsâ aleyhîsselam, yolları bilmeden sahrada yol alıyordu. Soğuk bir kış akşamı karanlık bastırdığında, yolu, bereketli Tûr dağına dayandı. Gök gürlemeye, şimşekler çakmaya ve yâğmur yâğmaya başladı. Hanımı hâmile olup, doğum sancıları içindeydi.

Hz. Mûsâ, çakmak taşını çıkardı, sürttü, fakat çakmadı. Işık ve kıvılcım vermedi. Şaşakaldı. Kalktı, oTurdu. Çok hayret etmişti. Çakmak taşı o zamana kadar hiç öyle olmamıştı. Şaşkınlık ve sıkıntı ile düşünmeye başladı. Sonra, uzun uzun; bir hareket, bir his duymak için dikkatle etrâfı dînledi. O, bu hâlde iken, birden Tûr dağı tarafından bir ışık gördü. Onu ateş sandı ve oradan ateş alabileceğini ümîd etti. Hanımına, oradan ateş almaya gideceğini, biryere ayrılmayıp kendisini beklemelerini söyledi. Nitekim Kasâs süresinin 29-35. Âyet-i kerîmelerinde bu husûsta meâlen şöyle buyrulmaktadır:"Vakta ki, Mûsâ (a.s.) (kararlaştırılan ) vakti tam olarak yerine getirdikten (tamam ettikten ) sonra, (hz. Şu'ayb dan izin alıp ) hanımıyla birlikte (Mısıra gitmek üzere ) yola çıktı. Yolda Tûr dağı tarafından bir ateş gördü. Hanımına;" Siz burada eğlenin (bekleyin), benbir ateş gördüm. Ümîd ederim ki, o ateşin bulunduğu yerden size, (yolu bildirecek ) bir haber veya o ateşten bir parça getiririm. Umulur ki, onunla ısınırsınız.(Zira bu, soğuk ve karanlık bir gecede vaki olmuştu.)

Vaktâ ki, Mûsâ (a.s.) o ateşe vardığında (oradaki bir ağaçtan semâya doğru uzanan bir nûr gördü. Bu ağacın hangi ağaç olduğunda ihtilaf edilmiştir. Bâzıları;" Misvak ağacı idi." Demişlerdir. Mûsâ aleyhîsselamın bu hâl karşısında hayretinden vucudu titredi. Çünkü gördüğü büyük bir ateşti. Fakat, alevi ve dumanı yoktu. Sâdece yeşil bir ağacın içinden fevkalâde ışık saçan bir nûr yükseliyor, parlaklığı arttıkça ağacın yeşilliği de artıyordu. Mûsâ (a.s.), o nûra iyice yâklaşınca, nûrun geri çekildiğini gördü ve hayreti daha da arttı. Geri döndü. Eli boş dönmemek için tekrar o nûra geri gitti. nûra doğru yâklaşırken, kendi kendine isteğini, ihtiyacını söyledi.) Sağ tarafındakı vâdiden, bereketli yerdeki ağaç tarafından nida olundu ki:" yâ Mûsâ ! Muhakkak ki ben, alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâyım. Asânı yere bırak !" Bu nida üzerine asâsını yere bırakınca, asânın sanki bir yılan gibi titreyip debelendiğini, hareket etmeye başladığını gördü. (Mûsa aleyhîsselam bu hâli görünce hayretle ) arkasına döndü ve asâyı tâkib etmedi.(Bunun üzerine tekrar nida olundu ki:)" yâ Mûsâ! Yönünü ona çevir. Hiç korkma! Sen korkudan emîn olanlardansın."

Elini koynuna sok.( Böylece elin,) her Tûrlü illet ve hastalıktan sâlim ve ışık saçan güneş gibi beyaz olarak çıkar.( Bu beyazlık baras hastalığı olanlardaki gibi bir el değil, gözleri kamaştıran bir güneş ziyası gibi nûrlu idi.) Elinin böyle parlak olmasında, sana ve başkalarına bir ürkme gelirse, elini tekrar koynuna sok. Böylece yine evvelki normal hâline döner.

İşte bu ikisi ( asâ ve yedi beyda mûcizeleri ) Rabbin teâlâ tarafından Fir'avn'ın ve onun kavminin ileri gelenlerine iki huccet, açık delil ve mûcizedir. Çünkü onlar fasık (kâfir) bir kavim oldular.

Mûsâ (aleyhisselâm Allahü teâlâya ) arzetti ki:"Ya Rabbi! Ben onlardan bir kimsenin (Fir'avn'ın kavminden bir Kıbtînin ) ölümüne sebep oldum.(Buna karşılık onlar da beni katletmeye karar verdiler. Sen bana yârdım ettin. Ben, senin bu yârdımınla kurtuldum. Şimdi beni gördüklerinde, o Kıbtî nin yerine ) beni katletmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn, lisan bakımından benden daha fasihtir.(Meramını daha iyi anlatır ve daha güzel açıklar. ) Onu da benimle berâber, bana yârdımcı olarak gönder ki, beni tasdîk etsin.(Hakîkatin özünü söyleyerek, delilleri açıklasın, şüphe ve tereddütleri gidersin.) Doğrusu ben, beni tekzib edeceklerinden, yâlanlayacaklarından endişe ediyorum.(Hz. Mûsâ'nın bu ilticasından sonra ) Allahü teâlâ buyurdu ki:"Senin bazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz.( Seni kardeşinle takviye edeceğiz ) ve size düşmanlarınız üzerine bir galebe ve üstünlük vereceğiz ki, onların zararı size yetişmeyecek.(ve size öldüremeyecekler ) Bu âyetlerimizle (mûcizelerimizle ) onlara gidin.(Onları Hakka davet edin. Mûcizelerinizi göstererek benim hükümlerimi tebliği edin.) Siz ve size tâbi olanlar (Fir'avn ve kavmine karşı ) galip geleceksiniz.( Burada Hz. Mûsâ'ya peygamber olduğu bildirildiği gibi, kardeşi Hârûnun da peygamber olduğu bildirilmiş oldu.)"

O gün Mûsâ (aleyhîsselamın) üzerinde, yünden bir kaftan vardı. Eskimişti. Cübbesi (entarisi ) ve takkesi de yünden idi.

Kaynak eserlerde bundan sonra, Allahü teâlânın Hz. Mûsâ'ya şöyle vahyettiği bildirilmiştir:

"...Ey Mûsâ ! Benim resulum, peygamberim olarak kavmine git ! Benimle görür, benimle işitirsin. Kuvvetim ve görmem seninle birliktedir. Seni, yârattıklarımdan zayıf birine (Fir'avn'a ) gönderiyorum. Zayıf ve aciz olduğu hâlde nîmetini inkar eden, mekrimden emin görünen, benden başkasına ibâdet eden, dünyaya aldanıp her şeyin Rabbi olduğumu inkar eden, kendisini ve yaptıklarını bilmediğimi sanan o zavallıya seni gönderiyorum. İzzet ve celâlim hakkı için; merhametim sonsuz olmasâydı, onu, büyük bir şiddetle, helâk ederdim. Benim gadabimla; gökler, yeryüzü, denizler, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar da gadablanır coşardı. Eğer göğe izin versem, ona taş yâğdırır; yere izin versem,onu yutar; dağa emretsem, onu sarsar; denize söylesem, onu boğardı. Lâkin benim için bunlar hafiftir. Katımda küçüktür. Benim ona hiç ihtiyacım yok, hiçbir mahlûkuma da yok. Bu, benim hakkımdır. Zengin ve fakiri yâradan benim. Her zengini zengin, her fakiri fakir yapan benim. Ona risaletimi, haberimi ulaştır ve onu bana ibâdet etmeye çağır. Birliğime ve bana karşı ihlaslı olmaya davet et. Ona, azâb ve cezâmın pek şiddetli olduğunu söyle. Âyetlerimi ona hatırlat. Gadabımın yerini tutan bir şey olmadığını anlat. Bunları yumuşak ifâdelerle söyle. Belki kendine gelir, ibret alır ve korkar. Ona güzel hitabda bulun. Ona giydirdiğim dünya elbisesi seni korkutmasın. zirâ onun her şeyi benim elimdedir. Gözünü kapayıp açması, konuşması, nefes alıp vermesi, hep benim ilmimledir. Ona affımın ve magfiretimin, gadab ve azâbımdan daha çabuk olduğunu bildir ve de ki:" Rabbinin emirlerini yap.Çünkü O’nun magfireti genistir. Sana bu uzun hayat boyunca mühlet verdi.Sen ise ilâhlık dâvâsına kalkısıp, O’nu unutarak ibâdetten yüz çevirdin. Yine de gökten sana yâğmur yâğdırıyor, yerden senin için bitki bitiriyor ve sana sıhhat veriyor; ta ki güçsüz, hasta, muhtaç, mağlub almayasın. Dilerse, anında sana cezâ ve bela verir. Sana verdiği nîmetlerin hepsini alır. Lâkin o çok hilm sâhibidir."

Allahü teâlâ tarafından, kensine peygamber olduğu böylece bildirildikten vetebliğe başlaması emredildikten sonra, ehlinin yânına dönen Hz. Mûsâ', Allahü teâlânın ihsân ettiği kolaylıkla, yoluna devam etti. Mısıra geldi ve bu ulvi davet vazifesine başladı.

Rivâyete göre, Fir'avn'ın askeri bakımdan çok kuvvetli olduğu ve büyük ordusunun bulunduğu, Mûsâ aleyhîsselamın hatırına geldi. Ben ve kardeşim ise, sâdece birer kişileriz diye düşündü. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona;" Size ikiniz benim ordularımdan iki büyük ordumsunuz. Ben sizinle işitir, sizinle görür, sizinle bakarım. Sizinle olurum. Siz; zayıf, az ve ezik olmazsınız. Dilersem, ona, karşı koyamayacağı ordular gönderirim. Lâkin kendini beğenen, askeriyle gururlanan o şaki ve zayıf kişi (Fir'avn ); az bir topluluğun benimle olunca, az olmadığını anlasın benim iznimle büyük orduları yendiklerini bilsin. Onun süsleri sizi şaşırtmasın, sayıları sizi korkutmasın. İstesem, sizi dünyanın en iyi süs ve zînetleri le süslerim de, Fir'avn bu husûsta çok aşağıda kalır. O ve adamları onları görünce, kendilerinde olanın, size verdiklerimin yânında çok az ve eksik olduğunu anlarlar. Dünyalık ve zînet bakımından sizden süslü olmalarına hiç üzülmeyin. zirâ bu benim evliyama, sevdiğim kullara âdetimdir. Size,dünya nîmetleri ve lezzetlerini vermemem, merhametli bir çobanın, koyunlarını zehirli otların bulunduğu yerden menetmesi gibidir. Âhiretteki ihsânımızın çok ve bol olması içindir. Bilesin ki, kullarımın en güzel süsü, dünyada zühd üzere olmalarıdır. İyi kulların süsü budur."

Daha sonraki zamanlarda Mûsâ aleyhîsselama;" O zaman sana hitab edenin Allahü teâlâ olduğunu nasıl anladın ?" dediklerinde, buyurdu ki:" Mahlûkun konuşması bir taraftan olur ve kulak denilen his organı ile duyulur. Ben ise, Allahü teâlânın söylemesini, belli bir taraftan değil, vücudumun bütün zerreleriyle işitiyordum. Buradan bunların mahlûk sözü değil, Allahü teâlânın kelamı olduğunu anladım."

Mûsa aleyhîsselamın Medyenden Mısıra gelirken Tûr dağına çıkması, orada Allahü teâlâdan kendisine vahiy gelmesi ve bundan sonraki durumu hakkında Tâhâ süresi 9-36. Âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyrulmaktadır:"( yâ Muhammed Aleyhisselâm !)Mûsânın (Aleyhisselâm ) haberi sana geldi mi ? (O, fırtınalı, soğuk bir kış gecesinde ateş yâkamayıp sıkıntıda iken ) o sırada uzaktan ( Tûr dağı tarafından ) bir ateş gördü. Hanımına;" Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm. Ümîd ederim ki size o ateşten bir parça getiririm, yâhut o ateşin yânında bana yolu gösterecek, tarif edecek birini bulurum " dedi. Sonra o ateşin yânına vardı. ( Bir de ne görsün. Yeşil bir ağaç var. Aşağısından yukarısına kadar bir beyaz ateş (nur ) o ağacı kuşatmış. Ne ateşin ziyası ağacın yeşilini bozuyor, ne ağacın yeşilliği nûrun parlaklığını değiştiriyordu. Bu bilinen bir ateş değil, ilâhî bir nûr idi. Hz. Mûsâ' o nûra doğru yâklaşınca ) Allahü teâlâ tarafından kendisine bir nida geldi ki; yâ Mûsâ ! Ben senin Rabbinim ! diyordu. (Allahü teâlânın nidası, vahyi devam etti.) Ayakkabıların çıkar. Şüphesiz ki sen, seçilmiş, temiz, mübarek ve mukaddes olan Tuvâ vâdisindesin.

Ben seni peygamber olarak seçtim. Sana vahyolunan şeyi işit.

Muhakkak ki ben, bir olan Allahım. Benden başka hak mabûd, gerçek ilâh yoktur. Bana ibâdet eyle ve husûsen zikrim için nâmazını eda et.

Kıyamet günü elbette gelecektir. Onun vaktini kullarından kullarımdan gizliyorum.(Zira onun vakti bilinmeyince insanlar her zaman ondan sakınırlar.) Kıyamet günü geldiğinde herkes yaptığı amelin karşılığını görür.(İyi ise mükafat görür; kötü ise azâb çeker.)

(Ya Mûsâ !) Hevasına tâbi olup, Allahü teâlânın emrine muhâlefet eden, kıyametin vukuuna îmân etmeyen kimse, sakın ola ki, seni kıyamete inanmaktan alıkoymasın ve helâkine sebip olmasın.

(Allahü teâlâ ) şu sağ elindeki nedir. Ey Mûsâ ? buyurdu. O da dedi ki, o benim asâmdır. Yürüdüğümde, yorulduğumda ve ayakta durduğumda ona dayanırım. Onunla koyunlarıma yaprak silkerim ve onunla başka işlerim de vardır.(Yürüdüğümde asâmı omuzuma kor, heybemi de ona asârım. Ona ip bağlayıp kuyudan su çekerim. Yılan ve akreb gibi zararlı hayvanları onunla öldürürüm.)

Bundan sonra Allahü teâlâ; yâ Mûsâ ! O asâyı elinden yere bırak buyurdu. O da bırakınca bir de ne görsün, o kocaman bir yılan (ejderha ) olmuş, koşuyor, hareket ediyor.

Allahü teâlâ, onu tut ! Korkma ! Biz onu geri, evvelki hâli olan asâ şekline çeviririz buyurdu. O da tutunca asâ eski hâline geliverdi.(Bu hâlı Allahü teâlânın Hz. Mûsâ' yâ verdiği bir mûcize idi. İkinci bir mûcize olmak üzere ona ) elini kolkuğunun altına (koynuna ) sokup çıkar ki herhangi bir kusurdan uzak, güneş gibi parlak, bembeyaz olarak çıksın. Elinde beyazlığı hâlkettik ki, sana büyük alametlerimizden bâzılarını göstermiş olalım.( Mûsâ aleyhîsselam bir mûcize olarak mübarek sağ elini koynuna sokup çıkarınca öyle parlak olurdu ki, gece ve gündüzde güneş ve ay gibi ziya verirdi.)

(Allahü teâlâ Hz. Mûsâ'ya;) bu mûcizelerle Fir'avn'a git. Onu bana kulluk etmeye davet et ki, o, azgınlık ve taşkınlıkta, inad ve kibirde pek iler gitmiş, haddi aşmıştır buyurdu.

(Böylece peygamberlik ile vazifelendirilmiş olan ) Mûsâ  ( aleyhîsselam ) arzetti ki;"Ya Rabbi !Göğsümü geniş eyle (ki, sıkıntı ve meşakkatlere, Fir'avn ve ona tâbi olanların kötü ahlaklarına sabır ve Tâhâmmül edeyim. Fir'avn' ve kavmine, senin bana verdiğin peygamberliği tebliğde ), işimi asân, kolay eyle. Lisanımdaki ukdeyi (düğümü ) de çöz, hâllet ki, Fir'avn' ve kavmi sözlerimi anlasınlar. (Yukarıda anlatıldığı gibi, Mûsâ aleyhîsselam çocukluğunda Fir'avn'ın sarayında mübarek ağzına aldığı bu kor parçası, mübarek dilini yâktığından, lisanında bir düğüm, ukde meydana gelmişdi. Tûr dağında, bunun giderilmesi için de duâ ve niyazda bulunmuş, duâsı kabûl edilip, lisanındaki kusur kaldırılmıştır.Yine Mûsâ aleyhîsselam, münâcâtına devam ederek dedi ki:) ve bana ehlimden (ailemden ) kardeşim Hârûnu vezir et ki, bana yârdımcı olsun.(Hârûn (a.s.) Hz. Mûsâ'dan yâşça büyük ve lisanen dah fasih idi. Fakat, Hz. Mûsâ'nın dilinde bulunan ukde kaldırılınca, ondan daha fasih oldu.) Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu; işimde (peygamberlikte, peygamberliğin hükümlerini tebliğde ) bana ortak eyle. Ta ki, seni çok tesbih edelim.(Her Tûrlü kusur ve noksanlıklardan uzak olduğunu zekredelim.) Verdiğin nîmetlerden dolayı sana çok hamdü sena edelim. Şüphesiz ki, sen bizim hâlimizi en iyi bilensin ve görensin.

(Mûsa aleyhîsselamın bu niyazından sonra,)Allahü teâlâ;"Ya Mûsâ ! İstediklerinin hepsi sana verildi." Buyurdu."

Yine Tâhâ sûresinin 41., 42. ve 43. Âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ meâlen buyurdu ki:"Ya Mûsâ ! Ben seni kendime ( peygamber olarak ) seçtim. Şimdi sen ve kardeşin Hârûn, benim âyetlerimle ( mûcizelerimle ) gidin. Benim zikrimde (emir ve nehiylerimizi bildiren vahyimizi tebliğ etmekte, beni tesbih etmekte ve bana iltica etmekte, sığınmakta ) aslâ yorulmayın, usanmayın ve gevşeklik göstermeyin."

Hz. Mûsâ'nın Tûr dağına bu birinci gidişinde, kendisine peygamber olduğu ve daha başka bâzı şeylerle berâber ayrıca, Allahü teâlâ tarafından on levha hâlinde bâzı husûslar (esaslâr ) da bildirildi."Arais-ül-mecalis " de nakledildiğine göre, on levha hâlinde bildirilen bu esaslâr şöyledir.

"Rahman ve Rahim olan Allahın ismiyle. Bu, Melik ve Cebbar, Aziz ve Kahhar olan Allahü teâlâdan, kulu ve resulu Mûsâ bin İmrana yazılmıştır. Beni tesbih ve takdis et ! Benden başka mabûd yokTur, yâlnız bana ibâdet et. Bana hiçbir şeyi şerik ( ortak ) koşma ! Bana ve ana-babana şükret ! Dönüş banadır. Akıbet, dönüp varılacak yer benim huzurumdur. Sana temiz bir hayat veririm. Allahın sana haram ettiği hiç kimseyi öldürme !Yoksa göğü ve yeri sana dar ederim. İsmimle yâlan yere yemin etme! Çünkü ben, ismimi tazim etmeyeni temiz ve pak etmem ! Kulağınla duymadığın, gözünle görmediğin ve kalbinle vakıf olmadığın şeye şâhidlik etme ! Çünkü ben, şâhidleri, kıyamet günü, şahitlikleri üzere durdururum ve paytılarından sorarım. İnsanlara verdiğim rızık ve nîmetlere hased etme ! Çünkü hasedçi nîmetime düşmandır ve taksimime râzı değildir. Zina ve hırsızlık etme ! Yoksa vechimi senden perdelerim, ettiğin duâlar makbul olmaz. Benden başkası için kurban kesme. Çünkü yeryüzünde kesilen kurbanlardan benim ismimle kesilmeyenler benim katıma çıkarılmaz. Bana inanan kullarım, sakın zina etmesinler. Çünkü katımda en kızdığım şey budur. Kendin için sevdiğini insanlar için de sev, sevmediğini, kendin için istemediğini onlar içindeisteme.”Bu husûslar, Tevrâtı şêrif nâzil olduğunda onda da bildirilmiştir. Âlimler de, değişik zamanlarda çeşitli peygamberler vasıtasıyla gönderilen (bildirilen) hak dînlerin esasının da, bu husûslar olduğunu söyleyip, haber vermişlerdir.

Rivâyet edilir ki:Allahü teâlâ ile olan bu vasıtasız, mekansız cihetsiz ve nasıl olduğu bilinmeyen ve mükalemesinden ( konuşmasından ) sonra ailesinin yânına dönen, onlarla Allahü teâlânın ihsân ettiği kolaylıkla yoluna devam eden Hz. Mûsâ, peygamberlik vazifesi gibi büyük bir mesluliyyetin kendisine verilmesinin heyecanı ile yol alıyordu. Allahü teâlâ vahyedip;" Korkma ve sabırsızlanma !" buyurdu. Diğer taraftan, o sırada Mısırda bulunan hz.hârûna da vahiy geldi. Allahü teâlâ ona;Hz. Mûsâ'nın gelmekte olduğunu, ona ve kendisine peygamberlik verdiğini, onu (Hârûnu ) Hz. Mûsâ'ya vezir ( yârdımcı ) yaptığını haber verdi ve;" Zilhicce ayının evvelinde, Cumartesi günü, habersizce Nil nehri kenarına Mûsâ’yı karşılamaya git !" buyurdu.

Hârûn Aleyhisselâm, bildirilen zamanda gitti. Biraz sonra, Hz. Mûsâ' ve yânındakiler çıka geldi. İki kardeş güneş doğmadan önce, Nil nehri kenarında karşılaştılar. Uzun müddet ayrılıktan sonra karşılaşan bu iki büyük peygamber ve iki kıymetli kardeş kucaklaşıp birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra, Mûsâ aleyhîsselam ona;" Ey Hârûn ! Haydi benimle gel. Fir'avn'a gidelim. zirâ Allahü teâlâ ikimizi vazifeli olarak onu îmâna davete gönderdi." deyince, Hârûn;"Başüstüne " dedi.

Mûsâ ve Hârûnun (Aleyhisselâm ) Fir'avn'la görüşmeleri: Bilindiği gibi Hz. Mûsâ, Hârûn (a.s.) ile buluştuktan sonra, Allahü teâlânın emri ile Fir'avn'a giderek onu tevhide, Allahü teâlâya îmâna ve yâlnız ona ibâdete davet ettiler. İsrâiloğullarına serbestlik verilmesini istediler. Bu husûsda âyet-i kerîmelerde meâlen buyrulduki:" İkiniz Fir'avn'a varıp;" Biz, alemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın peygamberiyiz..." deyin."(Şuarâ süresi:16)

"İkiniz Fir'avn'a gidin. Çünkü o,(ilâhlık iddiasında bulunmakla ) hakîkaten pek azgınlık etti. Ona yumuşak muâmelede bulunun, yumuşak söz söyleyin. Olur ki, nasîhat dînler, yâhut Allahü teâlânın azâbından korkar."(Tâhâ süresi:43-44)

Hz. Mûsâ' ve Hârûn (a.s.) izin ile Fir'avn'ın yânına girdiklerinde, Mûsâ aleyhîsselam şöyle duâ etti:" La ilâhe illallah-ül-hâlim-ül-kerim.Lailâhe illallah-ül-aliyyül-azim, sübhane rabbissemâvatis-seb'ı vel’ardin-is-seb’ ve mafihinne ve ma beynehünne ve rabb-il-arş-il'azim ve selamün alel-mürselin velhamdülillahi rabbil-alemin! Ey Allahım ! Bizi öldürmesinden, kötülük yapmasından sana sığınırım, ona karşı sen bize yârdım et ve dilediğin şeyle beni ondan koru."Bunun üzerine Mûsâ aleyhîsselamın kalbine emniyet geldi.

Sonra Fir'avn, Mûsâ aleyhîsselama;" Sen kimsin?"dedi. O da;"Ben alemlerin Rabbinin peygamberiyim."cevabını verdi. Fir'avn çok hayret etti. O, kendisinin ilâh olduğunu iddia edecek kadar azmış, isyân ve taşkınlıkta pek ileri gitmişti. Birileri gelecek, ona secde etmeyecek, ondan başka hakîkî bir mabûdun, yegane ilâhın Allahü teâlâ olduğunu söyleyecek, üstelik de;" Alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ resülü, peygamberiyim."diyecek...Bu, Fir'avn' için düşünülebilecek, akla gelebilecek bir hâl değil idi. O, senelerdir, böyle birinin çıkacağı endişesiyle, yeni doğan binlerce masum bebeğin kanına girmekten çekinmemişti. Şimdi biri gelmiş, ona peygamber olduğunu söylüyor, hem de, bunu söyleyen, vaktiyle sarayında ihtimamla büyüttüğü biriydi. İşte bu, Fir'avn'a daha ağır gelmiş, yerinde duramaz olmuştu. Şuarâ süresinin 18 ve 19. Âyet-i kerîmelerinde bildirildiğine göre, Hz. Mûsâ'ya meâlen şöyle dedi;" Biz seni yeni doğmuş bir çocukken yânımızda büyütmedik mi ? Sen, ömründen nice seneler bizim aramızdan kalmadın mı ? Hem o yaptığın işi de sen yaptın... Sen, nankörlerdensin."

Hz. Mûsâ sükunet ve vekar içinde onu dînledi. Fir'avn'ın, sen çok suçlusun der gibi;"O yaptığın işi de sen yaptın, sen yaptın " diye tekrar tekrar söylediği iş, Hz. Mûsânın, vaktiyle, kıbtînin ölümüne sebep olmasıydı. Fir'avn';" Sen besleyip, büyüttüğüm hâlde, evimde, sarayımda senelerce kaldığın hâlde küfran-ı nîmette bulundun. Üstelik benim kavmimden, hem de, hizmetcim (ekmekçim ) olan kıbtîyi öldürdün. Şimdi de kalkıp nasıl böyle bir iddiada bulunabiliyorsun ?" diyordu.

Hz. Mûsâ, ona şöyle cevap verdi:"Ben o fiili işlediğimde herhangi bir kasdım yoktu.Bu iş hata ile oldu. Öldürmek istememiştim. İstemeyerek vaki olan bu hâdiseden sonra da, "Sizden çekinip, buralardan ayrıldım, Medyen diyarına gittim...Nihâyet Rabbim bana hikmet (ilim,fehim ) verdi ve beni peygamberlerden kıldı." (Şuarâ sûresi:21) Hem beni besleyip, yânında büyütmeni niye başıma kakıyorsun. Bu hakîkaten bir nîmet değil ki. Sen, Beni İsrailden olanları köle yapmasâydın, doğan çocuklarını öldürmeseydin, ailem beni elbette yetiştirip büyütürdü. Senin eline bu sebepten düştüm. Sen, Beni İsrâile böyle zulmetmeseydin, annem beni sandığa koyup, nehre bırakmak mecburiyetinde kalmaz, beni, çok güzel terbiye edip yetiştirirdi. Sana da muhtaç olmazdım.

Sen, benim kavmime zulmetmişsin. Onları köle yapmış, çocuklarını öldürmüş bir zâlim iken, tutmuş, benim yânınızda kaldığımı başıma kakıyorsun.Bir kimse ki onun kavmine,akrabâsına ihânet olunmuş,o zelîl olmustur. Onun rahat etmesi düşünülebilir mi? O hâlde Beni İsraile yaptığın zorbalık, bana olan iyiliğini silip götürmüştür."

Bu haklı cevap karşısında hiçbir şey söylemeyen "Fir'avn;"(Ya Mûsâ!) âlemlerin Rabbi (dediğin ) kimdir?" dedi." (Şuarâ sûresi:23) Çünkü Hz. Mûsâ ve Hârûn (aleyhisselâm ) geldiklerinde;"Alemlerin Rabbinin resulleri, peygamberiyiz."demişlerdi. Fir'avn', Hz. Mûsâyı, çocukluğunda yânlarında besledikleri için, cüzi iyiliklerini başına kakmak sûretiyle bu davetinden alıkoyamayacağını anlayınca, böyle sordu. Buna cevap olarak, Hz. Mûsâ;"O, gökler, yer ve bu ikisi arasında olanların (yâni kainatın ) Rabbidir. Eğer bu görünen mahlûkatı idrak edersiniz, bütün mahlûkatın yâratıcısının Allahü teâlâ olduğunu da yâkinen anlamış olursunuz "dedi."(Şuarâ süresi:24)

Haddi zatında Fir'avn', alemlerin Rabbinin ne gibi bir şey olduğunu, mâhiyetini sormuştu. Allahü teâlânın zatının mâhiyetini bilmek, anlamak bir kul için mümkün olmadığından, Hz. Mûsâ, O’nun eserlerinden, fiillerinden haber vermiştir.

Fir'avn', aldığı bu cevaptan çok hayrete düşmüştü. Hem Hz. Mûsâ ile alay etmek, hem de orada bulunanlarıda hayrete düşürmek ve zihinlerini başka tarafa çekmek için, Şuarâ sûresinin 25. Âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre;”Kavminin ileri gelenlerinden orada bulunanlara;”İşitiyor musunuz?(Ben ona Rabbisinin hakîkatinden suâl ediyorum. O bana fiilerinden cevap veriyor)”dedi.”

Aslında Fir'avn' böyle söylemekle, meclisde bulunanların zihinlerini dağıtmak istiyordu. Çünkü Hz. Mûsânın sözleri çok fasih, beliğ ve pek tesirli olduğundan, oradakilerin ona meyletmelerinden korkmuştu. Şuarâ sûresinin 26. Âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre, Mûsâ aleyhisselâm fesahatle sözüne devam ve acıklamasında ziyade edip;”O sizin de, evvelki atalarınızında Rabbidir.”dedi.”

Yâni, önceki cevabını, Fir'avn'ın, orada bulunanlara bir hata gibi göstermek istemesine karşılık o, daha açık bir şekilde ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir sürette cevap verdi ki, bu delil, insanın kendi vücududur. Çünkü herkes kendi vücudunun bir takım et ve kemikten yapıldığını, sonradan meydana geldiğini bildiği için, bunun hakîkî bir yâratıcısının bulunduğu ikrar ve izhar etmek elbette lâzım olduğunu, kimsenin bunu inkar edemeyeceğinden böyle söyledi. Bu apaçık hakîkati inkar etmek, kuru bir inaddan öte geçmeyeceği için, Hz. Mûsâ böyle söyledi. Fir'avna;”Alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ senin de evvelki atalarınında Rabbidir. Böyle olunca senin, Rablık dâvâsında bulunman, ilâh olduğunu söylemen, senin ve her şeyin Rabbi olan Allahü teâlâya karşı apaçık bir isyân, düpe düz bir sahtekarlık ve zahir olan bir küstahlıktır”demiş oldu.

”Hazin ve Ebüssüüd tefsirleri”nin bildirdiklerine göre Abdullah ibni Abbas’dan (r.anhümâ) gelen bir rivâyete göre, Mûsâ ve Hârûn (aleyhisselâm ) Fir'avn'la görüşmek üzere birkaç defâ saraya geldikleri hâlde içeri alınmamışlar, bu esnada onların peygamber olduklarıda her tarafta duyulmuştu. Nihâyet Fir'avn, ilk görüşmelerinde onları, güya susturup, bu dâvâlarından vaz geçirecek şekilde tedbirler aldı. Memleketin ileri gelenlerinden beş yüz kişiyi toplayıp, meclis kurdurdu. Meclise öyle kimseler getirtti ki, onlar Hz. Mûsâyı sustursunlar, bunu herkes duysun ve bir daha Mûsânın (a.s.) sesi çıkmasın. Böyle bir düşünce ile meclisi hazırladı. Sonrada Hz. Mûsâ ve hz.Hârûnu kabûl etti.

Fakat Hz. Mûsâ öyle sözler söyledi ki;Fir'avn ve orada bulunanlar cevap vermekle aciz kaldılar. Fir'avn'ın; ben bir şey soruyorum o ise başka cevap veriyor diye istihza etmesi bile haddi zatında onun dediği gibi değildi. Mûsâ aleyhisselâmın sözleri gâyet açık ve beliğ olduğu hâlde, Fir'avn, hem cevap vermiş olmak, hem de etrafındakilere karşı kendini mahcub etmemek için böyle ileri geri söyleyordu. Nihâyet ilmi ve akli yollardan cevap veremeyeceğini anladığında yâlan ve iftiraya başladı. Bu husûs, Âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle bildirilmektedir;”Fir'avn, yine alay edici bir tavırla meclisinde olanlara; “işte bu size gönderilen peygamberiniz(!) Elbette, muhakkak bir mecnundur. Delidir. Ben, ona bir şeyden suâl ediyorum; o, başka şeyden cevap veriyor”dedi.

Mûsâ (aleyhisselâm) dedi ki:”O Allahü teâlâ, doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeyin (bütün kainatın) Rabbidir. Eğer aklınız varsa size, bunun üstünde cevap olmadığını iyi bilirsiniz.”(Şuarâ sûresi:27-28)

Hz. Mûsâ onlara;”Doğuyu, batıyı, güneşin seyrini inkar eder misiniz? Çünkü her gün gözlerinizin önünde cereyan eden bir hâdisedir. Güneş doğup aleme ışık veriyor. Allahü teâlâ onu hareket ettiriyor. Güneş batıdan batıyor. Karanlık gelip, gece oluyor, istirahat ediyorsunuz. Ziyayı (parlaklığı) giderip karanlığı getiren kimdir? Bunu idrak etmemiz lâzımdır. Eğer aklınız varsa, bunları düşünmelisiniz.

Ey Fir'avn! Bu minval üzere günleri, ayları, yılları yâratmakla, dört mevsimi meydana getirmekle mahlûkatın iyiliğini, faydasını temin eden, bütün bunları sağlayan kimdir? Alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ mı? Yoksa sen mi?”dedi.

Mûsâ aleyhisselâm böyle söylemekle Fir'avn'ı rezil etti. Çünkü Fir'avn;”Güneşi ben yârattım. Ben sevk ve idare ediyorum” diyemezdi. Dese bile, kimse inanmaz, bunun apaçık bir yâlan olduğu anlaşılır ve gülünç duruma düşerdi.

Fir'avn, makul cevaplar veremeyeceğini, yâlan ve iftira olan sözlerler bir yere varılamayacağını, Mûsâ aleyhisselâmı susturamıyacağını anlayınca derhâl tehdide başladı. Yine Şuarâ sûresinin 29. Âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre;”Fir'avn, Hz. Mûsâya;”Yemin ederim ki, eğer benden başkasını ilâh, mabûd edinirsen, ben elbette, muhakkak seni mahpuslardan, zindana girenlerden ederim.”dedi.”Zaten, akli delillerden aciz kalan zorbanın âdeti böyle tehditler savurarak karşısındakini korkutmaktır. Oda, Hz. Mûsâya söz ile gâlib gelemeyeceğini anlayınca, böyle tehditlere başladı.

”Beydavi”,”Medarik”,”Hazin” ve diğer müteber tefsirlerin bildirdiklerine göre, Fir'avn'ın, Hz. Mûsâyı ölümle değil de, hapse atmakla tehdid etmesinin sebebi vardır. Fir'avn'ın zindanında olmanın, ölümden daha beter olduğu rivâyet edilmiştir. Çünkü onun hapishanesi, birer adam alacak kadar derin kuyulardan meydana gelmişti. Kızdığı bir kimseyi o kuyulardan birine indirdi. O kuyuda göz bir yeri görmez, girenin ancak ölüsü çıkardı. Bundan dolayı, Fir'avn'ın zindanı, başkalarını tehdidde en büyük vesîle olduğundan, Hz. Mûsâyıda onunla tehdid etmiştir.

Şuarâ sûresinin 30 ve 31. Âyet-i kerîmelerinde bildirildiğine göre;”Mûsâ (a.s.) Fir'avna;” yâ sana dâvâmın doğruluğunu isbat eden apaçık bir mûcize getirmişsem (yine beni zindana atar mısın?)”dedi. Fir'avn;”Eğer peygamberlik dâvânda sadık isen, haydi mûcizeni getir...”dedi.”

Fir'avn, mûcizeyi inkar etse;”İstemiyorum. Mûcizeni tanımıyorum, kabûl etmiyorum.”deyip reddetse, orada bulunan herkes;”Fir'avn cevap vermekten aciz kaldı.”diyeceklerdi. Böyle olunca, Hz. Mûsânın sözünü reddetmek Fir'avn'ın işine gelmedi.”Sadık isen mûcizeni getir” demesi üzerine;”Mûsâ (a.s.) asâsını yere bıraktığında bir de ne görsünler. Asâ apaçık bir ejderha, büyük bir yılan oluverdi.”(Şuarâ sûresi:32) Bu öyle bir ejderha oldu ki, ejderhâlığı apacık idi. Yoksa, sihirle, görünüşte ejderhaya benzeyen şekil almış bir hâl değildi. Ona hiç benzemiyordu.

”Tefsiri Tibyan”da diyor ki:”Rivâyet olundu ki, Fir'avn bu mûcizeyi görünce dehşete kapılıp, korkudan ne yapacağını şaşırdı.Koltuğundan fırlayıp kalktı. Korkuyla Hz. Mûsâya;”Seni, peygamber olarak gönderen Rabbinin hakkı için, onu tut! Ne olur. Bana zarar vermesin. Beni ondan kurtarırsan söz veriyorum, İsrâiloğullarını serbest bırakacağım. Seninle berâber gitmelerine müsaade edeceğim...” diye yâlvardı. Oda ejderhayı tutunca hemen asâ oluverdi.”

Rivâyete göre Fir'avn ekseriye muz yerdi. Muzun, dışarı atılacak posası pek yokTur. Bu sebeple ancak kırk günde bir defâ büyük abdest bozmak için helaya giderdi. Hattâ, hiç öksürmez, nezle olmaz, diğer insanlar gibi hastalığa yâkalanmazdı. İmamı Gazali hazretleri “Kimyayı saâdet” kitabında, tevekkül bahsinde buyuruyor ki:”Fir'avn'ın ilâhlık iddiasında bulunmasına, herkesin kendine tapmasını istemesine sebep; asırlar görüp, uzun müddet yaşaması, bu zaman içinde, bir kere başının ağrımaması ve ateşinin olmaması idi. Bir kere başı ağrısaydı, o saygısızlık hatırına gelmezdi.”

Allahü teâlâ ona çok şey vermişti. Mülkü, saltanatı, malı, serveti, kısacası, dünya nîmeti olarak her şeyi tamam idi. Uzun ömürlü ve kuvvetli idi. Her istediğini kolayca yapar ve yaptırırdı. Kuvveti, şiddeti, ordusu, silâhı, her Tûrlü imkanı pek çoktu. Bedeni düzgün, bünyesi sağlam idi. Öksürmez, karnı ağrımaz, sancısı olmaz, gözü rahatsızlanmazdı. Velhâsıl hasta olmaz ve eksiklik sayılabilecek bir şey ona isâbet etmezdi. Dünya nîmetlerine garkolmuş iken şükretmedi. Şükredeceği, aczini göstereceği yerde, zulüm ve haksızlıkta ileri gitmişti. Sonunda ilâh(tanrı) olduğunu iddia etti ve insanları kendisine taptırdı.

Kitaplarda bildirildiğine göre Mısırda yirmi altı Fir'avn sülâlesi hükümdarlık etmiştir. Her sülâlede çeşitli Fir'avnlar, asırlarca saltanat sürmüşlerdir. Çoğu, insanları kendilerine taptırmışlardır.

Said bin Cübeyr (r.anh) buyurdu ki:”Fir'avn çok uzun bir ömür sürdü. Bu zaman zarfında kötü bir şey görmedi. Eğer bu zaman içinde bir gün açlık, yâhut bir gece hastalık çekseydi, rububiyyet (tanrılık) iddiasında bulunmazdı. Büyük laf etmez ve ebedî felakete düşmezdi. Kendisine bir kötülük, ekseklik isâbet etmedi. Hep iyilik ve itâat gördü. Bütün bunlar, Allahü teâlânın, istidraç olarak, ona verdiği şeylerdi.

Böyle olan Fir'avn, Hz. Mûsâ ile karşılaştığı, asânın ejderha olması mucuzesinin görüldüğü o günde, ejderha korkusundan ishâl oldu ve kırk defâ dışarı çıktı.

Bundan sonra Fir'avn', Hz. Mûsâya;”Bu görülen, asânın ejderha olması mûcizesinden başka bir mûcizen daha var mı?”dedi. Oda, var dedi. Bu husûs Kuranı kerimde meâlen şöyle bildirildi:”Elini koltuğu altına (koynuna)sokup geri çıkardı. Bir de gördüler ki, eli, görenlerin ve bakanların gözlerini kamaştıracak derecede güneş gibi parlak ve beyaz olmuştu.”(Şuarâ sûresi:33) Mûsâ aleyhisselâmın ikinci olan ve Yedi beyda olarak bilinen bu büyük mûcizesi de herkesi hayrette bıraktı. Eli her tarafı parlatan, gözlerin bakamadığı bir nûr saçıyordu. Etrafını aydınlattığı gibi, ziyası evlerin içine dahi girdi. Pencereden, perde arkalarındanda göründü. Fir'avn ona bakamadı. Sonra Mûsâ aleyhisselâm tekrar elini koynuna sokup çıkardı ve eli eski hâline geldi.

Rivâyet edilir ki, Fir'avn, Mûsâ aleyhisselâmın mûcizelerini görünce, onu tasdîk edecek oldu. Veziri Haman gelip, huzurunda oTurdu ve ona;”Bizce sen tapınılan ilâhsın. Şimdi bir kula mı tâbi oluyorsun?”dedi. Fir'avn, Mûsâ aleyhisselâma;”Bugün ve yârın bana mühlet ver” dedi. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahyedip;”Fir'avn'na tarafımdan bildir ki:”Eğer Allahın bir olduğuna îmân edersen, seni saltanatında tutarım sana gençliğini, tazeliğini veririm.”buyurdu. Hz. Mûsâ bunu Fir'avna haber verdi ve;”Şâyet îmân edip, bana tâbi olursan, Allahü teâlâya duâ ederim, gençleşirsin. Yiyip içmen, kuvvetin eskisi gibi olur ve Allahü teâlâ sana dört yüz yıl daha ömür verir”buyurdu.Bu sözler Fir'avn' hoş geldi ve;”Düşüneyim”dedi.

Ertesi günün sabahında Fir'avn, yânına gelen veziri Hamana, Hz. Mûsânın, Allahü teâlâdan verdiği haberi söyleyip;”Bu haber bana hoş geldi.”dedi. Haman hemen karşı çıktı:”Yemin ederim ki, senin bu dediğin haber, bir gün tapınılmaktan azdır. Ben seni gençleştiririm.”dedi. Hattâ onu tahrik etti. “Utanmaz mısın ki böyle sözler söylersin. Hem ben tanrıyım dersin, şimdi de tutmuş ben kulum diyorsun”diye çıkışınca, Fir'avn niyetinden vaz geçti. Haman boya getirip Fir'avn'ın saçını sakalını boyadı. Mûsâ aleyhisselâm gelip, onu boyalı hâlde görünce şaşırdı, hayret etti. Allahü teâlâ;”Gördüğün hâl seni korkutmasın, çok sürmez o yine eski hâline döner"buyurdu.

Veziri Hamanın hemen karşı çıkmasıyla, Hz. Mûsâyı reddeden Fir'avn, gördüğü mûcizeleri, bilhassa asânın ejderha olmasını, sihir olarak yorumladı. Şuarâ sûresinin 34 ve35. Âyet-i kerîmelerinde bildirildiğine göre;”Etrafında bulunan kavminin ileri gelenlerine, şüphesiz bu, sihir ilmini çok iyi bilen bir sihirbazdır. Sihir yapmak süretiyle sizi memleketinizden (Mısırdan) çıkarmak istiyor. Siz bana bunun hakkında ne yapmamı emredersiniz (tavsiye edersiniz) öyle hareket edeyim”dedi.”

Aslında Fir'avn pek gururlu ve çok kibirli olduğundan, hattâ ilâhlık dâvâsında bulunup, tebasını kendine tapındırdığından, başkalarına hiç danışmaz, onların fikirlerinin ne olduğunu sormaya bile tenezzül etmezdi. Fakat mûcizeleri görünce, içine korku düştü ve orada bulunanların fikrini sordu. Hattâ;”Bu peygamber olduğunu söyleyen Mûsâ (a.s.) hakkında ne yapmamızı tavsiye edersiniz. Buna ne gibi tedbir düyünürsünüz?”diyerek yânındakilere iltifatkar davrandı.

Bilindiği gibi o zamanda sihir meşhur idi. Fir'avn, insanların Hz. Mûsâyı tasdîk etmelerine mâni olmaki için, hemen sihri ileri sürdü. Onu tasdîk etmesinler diye, Hz. Mûsânın gösterdiği mûcizeler için;”Bu sihirdir” dedi.”Bu sihri çok iyi bilir” demekle de insanları aldatmaya çalıştı. Ayrıca; Hz. Mûsâya karşı onları tahrike de gayerte ederek;”Bu, sihri ile sizi Mısırdan çıkarmak istiyor”dedi. zirâ, dîni ve memleketi ile alakalı bir aksilik, devamlı olarak insanın kanını tahrik eder ve galeyana getirir.

Bunun üzerine, Fir'avn'ın yânında bulunanlar bildikleri şekilde cevap verdiler: Bu husûs Kuranı kerimde meâlen şöyle bildirildi:”Mûsâyı (a.s.) ve kardeşi Hârûnu (hemen öldürme), az bekle (veya hapset).İdarende bulunan bütün şehirlere de toplayıcı adamlar gönder ki, sanatında mâhir olan bütün sihirbazları getirsinler.Tayin edilen günün belli vaktinde (zînet günü veya Nevruzda denilen bir bayram gününde, kuşluk vaktinde veya o senenin birinci günü olan Cumartesinde, yetmiş iki kişi olduğu rivâyet edilen) sihirbazlar toplandı. Mısır hâlkınada;(bu hâli yâni Mûsâ ve Hârûn (aleyhisselâm) ile sihirbazların fiillerini, yaptıklarını seyretmek için) toplandınız mı?denildi.(Çarşılarda, yollarda tellallar dolaştırılarak, insanlarnı belirtilen gün ve saatte, bildirilen yerde bulunmaları söylendi. İnsanlar dediler ki:)”Eğer sâhirler (sihirbazlar) gâlib olursa, umulur ki biz onlara tâbi oluruz.(Dâ Mûsâya (a.s.) tâbi olmayız)”(Şuarâ sûresi:39-40) Çünkü sâhirlerin dîni Fir'avn'ın dîni idi. Bu sebeple onların;”Sâhirlere tâbi oluruz”demeleri, Fir'avn'ın dînine tâbi oluruz demektir.

Fir'avn'ın, herkesin toplanmasını emretmesi, sihirbazlarının Hz. Mûsâya mutlaka gâlib geleceklerini zannetmesi sebebiyledir. Çünkü o, sihirbazlarına ziyadesiyle güvendiğinden, onların kesin ve mutlaka gâlib geleceklerine inanıyordu. Herkese karşı rezil düşeceği, saltanatının sona ereceği ve enkazının kıyamete kadar, aleme ibret olacağı aklının köşesinden hiç geçmiyordu.

Abdullah ibni Abbas (r.anhümâ) şöyle anlatmıştır:Bütün sihirbazlar, başta öğretmenleri olmak üzere Fir'avn'ın yânına geldiklerinde, Fir'avn, öğretmenleri olan baş sihirbaza;”Onlara, yâni yânında bulunan diğer sihirbazlara ne yaptın, ne öğrettin?”dedi. Baş sihirbazda, onlara sihrin bütün inceliklerini öğretmeye çalıştığını, bu husûsta çok büyük gayret sarfettiğini bildirdi. Ayrıca;”Onlara çok sayıda büyük sihirler öğrettim. Gökten bir emir, yâni ilâhî bir müdahâle olmadıkça, yeryüzünün sihirbazları bunlarla boy ölçüşemez. Ama semâvi bir emir olursa, elbette ki, kulun gücü haricindedir, ona karşı durulmaz”dedi.

Rivâyete göre sihirbazların toplanması emredildiğinde, başka bir şehirde sihir yapmakta usta ve pek mâhir iki kardeş vardı. Babaları daha ileri olup, onları bu meslekte en iyi şekilde yetiştirmişti. Sihirbaz kardeşler, babalarına giderek durumdan haber verdiler.”Silâh ve adamları olmayan, izzet ve kuvvet sâhibi iki kişi hükümdara gelmişler. yânlarında bir asâ varmış.Onu yere bıraktıklarında ejderha oluyormuş. Böyle olunca karşısında bir şey bırakmıyor,demir,ağaç,taş ne bulursa yutuyormuş. Sultanda onların izzet ve kuvvetlerinden sıkılıp, daralmış. Haber göndererek bizi çağırmış”dediler. Buna karşılık babaları;”Uyudukları zaman onları gözetin. Asâyı alabilirseniz alın. Çünkü, sihirbaz uyurken sihri iş görmez. Onların sihirbaz, yaptıklarınında sihir olduğunu böylece anlamış olursunuz. Eğer uyurlarken asâ iş yaparsa, bu, alemlerin Rabbinin işidir. Siz onunla baş edemezsiniz. Bütün dünya bir araya gelse karşısında duramaz”diye cevap verdi.

Sonra bu iki kardeş, gizlice Mûsâ ve Hârûnun (aleyhisselâm) bulundukları şehre, onların yânına geldiler. Uyurlarken, asâyı almak istediler. Asâ, onlara saldırınca alamadılar. Hz. Mûsâ uyandı. Onunla görüştüler. Sonra zînet (bayram) günü sabahı buluşmak için, Mûsâ aleyhisselâmla sözleştiler.

Nihâyet tayin edilen gün geldi. Meydan tıklım tıklımdı. Sihirbazlar hazırlandılar, yapacakları bu karşılaşmada gâlib gelmeleri hâlinde, Fir'avn'ın kendilerine nasıl bir mükafat vereceğini sordular. Nitekim bu husûs hakkında Şuarâ sûresinin 41 ve 42. Âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki:”Sâhirler(sihirbazlar) geldiklerinde, Fir'avna dediler ki:”Biz gâlib olursak bize ücret var mıdır?”Fir'avnda onlara;”Evet, gâlib olursanız sizin için ücret vardır. Hattâ gâlib olduğunuz takdirde, bana en yâkın kimselerden olacaksınız”dedi.”

Fir'avn, sihirbazların isteklerine karşı bol vâdlerde bulundu.”Her vakit bana sohbet arkadaşı olursunuz. yânımda meclisimde bulunursunuz. Görülmemiş ihsânlarıma kavuşursunuz. İnsanlardan, yânıma girip çıkanlardan farklı olursunuz. İtibar ve imtiyazınız artar. yânıma önce girer, sonra çıkarsınız..”dedi. Kendisiyle berâber bulunmayı bir nîmet, bir imtiyaz gibi gösterip, bu mühim müsabakada gâlib olacaklarada bunu vâdetti. Onlar bu vâdler karşılığında aldanıp, meydana çıktılar.

O sırada Hz. Mûsâ ile Hârûn (aleyhisselâm)da geldiler. Hz. Mûsâ asâsına dayanarak yürüyordu. Meydana girdiklerinde, kendilerini bekleyen sihirbazların yerlerini aldığını gördüler.

Tâhâ sûresinin 61. âyeti kerîmesinde, bu husûsta meâlen buyruldu ki:”Mûsâ (a.s.) sâhirlere hitab ederek; “Size yazıklar olsun.Allahü teâlâya yâlan olarak iftira etmeyin. Mûcizelerine sihir diyerek itiraza kalkışmayın. Eğer iftira ederseniz, Allahü teâlâ hiç biriniz kalmamak üzere hepinizin helâk eder. O hâlde iftira etmeyin ki, sizi helâk etmesin. Allahü teâlâya karşı yâlan uyduran herkes, muhakkak hüsrâna uğramıştır.”dedi.”

Hz.Mûsânın bu sözleri, Allah için söylenmiş olduğundan onlara çok tesirli oldu. “Mûsânın (a.s.) bu sözü üzerine sâhirler, aralarında, bu işleri husûsunda birbirleriyle çekişe çekişe görüştüler ve (firavn ve adamları bu konuşmalarını duymasınlar diye de) gizlice konuştular.” (Tâhâ sûresi:62)

Mûsâ aleyhisselâmın sözleri, peygamberlik şefkatiyle, nasîhat olarak söylemesi, onlara tesir etti ve insaflı düşünmelerine sebep oldu. Hz. Mûsâ onlara;”Firavn gibi bir azgının emrine uyarak, buraya; sizin de, onun da her şeyin sâhibi, Rabbi olan Allahü teâlâya itiraz etmek, karşı gelmek için geldiniz. Bu yaptığınızın ne kadar tehlikeli ve Allahü teâlânın gadabına sebep olacak ne kötü bir iş olduğunu bilmiyor musunuz? Düşünmüyor musunuz? Bile bile, yâlan olarak Allahü teâlâya iftira etmeniz hâlinde büyük bir azâb ile, Onun sizi helâk edeceğini, anlamıyor musunuz?”demişti.

Oradaki sihirbazlar, bu sözlerin, yapmacık olarak söylenemeyeceğini, bir sihirbâzın böyle konuşamıyacağını iyice anladılar. Heyecanlı bir şekilde aralarında bu mevzuyu istişare ettiler. Firavn ve adamlarının zararından da çekindikleri için, gâyet gizli ve sessiz olarak konuşuyorlardı. Hepsi, îmân etmeye, sihir göstermekten vaz geçmeye meylettiler. Ancak böyle yapmaları hâlinde, Firavnın zulum ve işkence edeceğini bildiklerinden;kararlarını açıklamayı, karşılaşmadan sonraya bıraktılar. Hz. Mûsânın gâlib gelmesi hâlinde, hep birden ona tâbi olmayı da kararlaştırdılar.

Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, sâhirlerin kendi aralarındaki bu konuşmalarının netîcesini bildirdikten sonra, Firavn ve adamları; sihirbazları teşvik etmek, onları cesâretlendirmek için çeşitli sözler söylediler. Bu husûsta Tâhâ sûresinde meâlen buyuruluyor ki:”(Firavn ve kavmi, sihirbazlara veya sihirbazlardan bâzısı bâzısına) dediler ki:İş bu Mûsâ ve Hârûn (aleyhimesselam) iki sihirbazdır ki, sihirleriyle sizi memleketinizden (Mısırdan) çıkarmak, bütün dînlerden efdal olan yolunuzu (dininizi, şerefinizi) gidermek (yok etmek ve yerine kendi dînlerini yerleştirmek) istiyorlar. Maksadları budur. O hâlde şimdi siz, hîlenizi ve sihir aletlerinizi toplayın. Sonra saf saf meydana (müsabaka yerine) çıkın ki, heybetiniz şiddetli olsun. Bu gün gâlib olan, elbette felah bulur ve umduğuna kavuşur.(Zaten meydanda olan sihirbazlar, daha da ortaya çıktılar. Sihir aleti olarak, her birinin elinde ip ve asâ vardı.) Sihirbazlar (edebe riâyet ederek Hz. Mûsâya) asânı yere önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım dediler. (Mûsâ (a.s.); asâyı önce atan, yere bırakan, ben olmayayım.)Bilakis siz(asâlarınızı, iplerinizi) yere koyun, başlayın dedi.

Sihirbazlar ellerindeki ip ve asâlarını yere koyduklarında, onların ipleri ve sopaları, yaptıkları sihirden ötürü, Mûsâya (a.s.) gerçekten (asâ ve iplerin yılan olup) koşuyormuş hayalini verdi.”(Tâhâ sûresi:63-66)

Hz. Mûsâ, onların bu sihirlerini görünce, Allahü teâlâ ona vahy edip meâlen buyurdu ki:”Biz Mûsâya dedik ki:Korkma! Sen onlara elbette gâlib geleceksin. Elindeki asânı yere bırakıver. (Onların asâlarının, iplerinin çokluğuna, bunların yılan şeklinde görünmelerine aldırma ki) senin asân, onların yaptıklarının hepsini yutar. zirâ onların yaptıkları şeyler, ip ve asâlarının yılan şeklinde görünmesi, sihirbazlık hîlesidir. Sâhir her nerede olsa felah bulmaz.”(Tâhâ sûresi:68-69)

Şuarâ sûresinin 45. âyeti kerîmesinde de meâlen buyruldu ki:”Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) da asâsını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler, o asâ büyük bir ejderha olup, onların sihir ile uydurdukları (yılan şeklinde görünen) şeylerin hepsini yutuyor.”Bir mûcize olarak ejderha şekline giren asâ, sihirbazların sihir aletleri olan ve yılan şeklinde görünen şeylerin hepsini yuttu. Ortada hiç bir şey kalmadı. Hz. Mûsâ onu tutunca, yine eskisi gibi bir asâ oluverdi. Bununla berâber, asâ, ejderha olup, o kadar şey yuttuğu ve eski şekline geldiği hâlde hacminde herhangi bir değişiklik ve fazlalık olmamıştı. Bu da bir başka mûcize idi. Bu hâl karşısında sihirbazlar, Mûsâ aleyhisselâmın bir sihirbaz değil, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş hak peygamber olduğunu tasdîk ettiler. “Sihirbazlar derhâl secdeye kapanmış olarak yere serildiler.” Biz alemlerin Rabbine îmân ettik. Mûsâ ve Hârûnun (aleyhimesselam) Rabbine”dediler. (Şuarâ sûresi:46-48)

Tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre, önceden sihirbaz, îmânsız kimseler iken, Hz. Mûsâya tâbi olan, orada, Firavnın da bulunduğu kalabalık bir topluluğun karşısında îmânlarını izhar eden o müminlerin, secdeye kapanıp;”Biz alemlerin Rabbine îmân ettik” dedikten sonra, ayrıca;”Mûsâ ve Hârûnun Rabbine…”demelerinin hikmeti şudur:Firavn da, ilâhlık iddia ediyor ve her tarafın kendisine aid olduğunu söylüyordu. Ayrıca tebasından olanları şahsına secde ettiriyordu. Sihirbazlar, secdeye kapandıklarında, sâdece;”Alemlerin Rabbine îmân ettik”deseler, başka bir şey söylemeselerdi. Firavn onların, kendine secde ettiklerini, ona olan îmânlarını dile getirdiklerini iddia edecekti.

Hem Mûsâ aleyhisselâmın onlara gâlib gelmesine, hem de onların hep birden secdeye kapanarak îmân etmelerine pek çok kızan Firavn; sinirinden yerinde duramaz, ne söyleyeceğini bilemez oldu. Bu husûs hakkında Şuarâ sûresinin 49. âyeti kerîmesinde meâlen buyruldu ki:”Firavn, sihirbazlara hitab ederek;”Ben size izin vermeden evvel Mûsâya îmân ettiniz. Hakîkat, demek o, size sihri öğreten bir büyüğünüzmüş. Siz elbette başınıza geleceği bilirsiniz. Ben size gösteririm. Sizin hâliniz bu olunca muhakkak ki ben, sizin elinizi, ayağınızı muhâlif (çaprazlama) olarak keseceğim ve hepinizi asâcağım”dedi.”

Tâhâ sûresinin 71. âyeti kerîmesinde de meâlen buyruldu ki:”Firavn sâhirlere dedi ki:”…Muhakkak ki, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama olarak keseceğim ve sizi hurma dallarına asâcağım. (Benim mi yoksa Mûsânın Rabbinin mi) hangimizin azâbının daha şiddetli ve devamlı olduğunu gerçekten bilecek, anlayacaksınız”

Onlar ise Firavnın bu tehditlerine, bağırıp çağırmasına hiç aldırış etmediler.”Sen ne söylersen söyle ve ne yaparsan yap, biz bu îmânımızdan vazgeçmeyiz.”diyerek kuru laflardan ve tehditlerden korkmadıklarını, yâlnız Allahü teâlânın azâbından korktuklarını bildirdiler. Bu husûsda âyeti kerîmelerde meâlen buyruldu ki:

“(Sihirbaz iken Allahü teâlâya îmân edip, secdeye kapanan o müminler, Firavnın tehditlerine hiç aldırmadılar ve ona;”Ey Firavn!) Biz, Mûsânın (aleyhisselâm) mûcizeleri ve bizi yâratan Allahü teâlânın rızasına karşı seni tercih etmiyoruz, istemiyoruz, beğenmiyoruz. Şimdi bizim üzerimize ne hükmedersen ve ne kasdedersen et. Ama sen, hevan üzere, kendi görüşünle ancak şu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin, âhiret hayati ise bâkidir. Biz; hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihrin vebalini mağfiret etmesi için Rabbimize îmân ettik. Allahü teâlânın sevâbı, mükafatı seninkinden daha hayırlı, azâbı da seninkinden daha bâkidir.”(Tâhâ sûresi:72-73)

Rivâyet edilir ki, sihirbazlardan bâzıları, bu karşılaşma olmadan evvel firavna;”Kendisi ile karşılaşacak olduğumuz Mûsâyı (a.s.) bize uyurken gösterebilir misin?”demişlerdi de, o; “Peki” deyip göstermişti. Sihirbazlar, Hz. Mûsâ uyurken asâsının onu koruduğunu görmüş ve hayretle Firavna gelerek, onun yaptığı sihir değildir. O, ilâhî bir kudret ile olmaktadır. Sihir olsa, uyurken asâsının bir şey yapamaması lâzımdı. zirâ, sâhir uyuduğunda, sihri tesirli olmaz” demişlerdi. Firavn ise bunların sözlerine iltifat etmeyip, sihir yapmaları için onları zorladı. Onlar ise mağlub olacaklarını bildikleri hâlde, istemeye istemeye bu işe girdiler. Bundan dolayı Firavna verdikleri cevapta;”Bize zorla yaptırdığın sihrin vebalini magfiret buyurması için, Rabbimize îmân ettik.”dediler.

Sâhirler, Firavnın tehditlerine karşı, ona;”Bizim için zarar yoktur. zirâ biz Rabbimizin huzuruna döneceğiz. ( Senin tehdit ettiğin fiil,âhiret azâbına göre zararsız ve çok hafif kalır..hâl böyle olunca, senin davranışın hattâ bu tehdidini tatbik etmen, nihâyet öldürmen bize ne zarar verebilir ki?) Çünkü biz senin kavminden îmân edenlerin evveli olduğumuz için, Rabbimizin, hatalarımızı af ve mağfiret etmesini ümîd ederiz (yâni bundan dolayı sen ne kadar tehdit etsen de, biz îmânımızdan dönmeyiz )dediler. (şuarâ sûresi 50-51)

Kaynaklarda bildirdiğine göre Fir`avn başkalarınında Hz Mûsâya tâbi olmalarını önlemek, insanların gözlerini korkutmak için akşam olunca o gün imân eden sihirbazların hepsinin ellerini ve ayaklarını çaprazlama olarak kesti ve hurma dallarına astı. Böylece bu insanlık dışı işkenceyi yapanların ilki o alçak oldu. Elleri ayakları kesilip hurma dallarına asılanların hepsi şehit oldu. Sabahleyin hepsi kâfir ve sihirbaz iken akşamleyin mümin ve şehit olarak vefâat ettiler.

Bütün ahâlinin güzleri önünde rezil ve perişan olan Fir’avn Hz. Mûsâya herhangi bir zarar veremedi. El ve dil uzatmaya imkan bulamadı. Mûsâ ve Hârûn aleyhisselâm oradan ayrıldıktan sonra kavimlerine, İsrâiloğullarının yânına geldiler.

Sihir (büyü): Varidat-ı İlâhîyyenin hepsi âdeti İlâhîyye içinde hâsıl olmaktadır. Yâni Allahü teâlâ herşeyi bir sebep altında yâratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere; tâbiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları denilmektedir. Bir işin yapılması, bir şeyin elde edilmesi için, bu işin sebeplerine yapışmak lâzımdır. Mesela, buğday hâsıl olması için tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lâzımdırr. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik ve ikramda bulunmak ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yâratıyor.

Mesela:

1-Peygamberlerden aleyhimüsselam âdet-i ilâhîyye dışında ve kudret-i ilâhîyye içinde meydana gelen şeylere;mûcize denir.peygamberlerin aleyhimüsselam mûcize göstermesi lâzımdır.

2-Peygamberlerin aleyhimüsselam ümmetlerinin evliyasında, âdet dışı meydana gelen şeylere;kerâmet denir.

3-Ümmet arasında, veli olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere;firâset denir.

4-Fasıklardan, günahı çok olanlardan zuhur ederse;istidrâc denir ki, derece kıymettini indirmek demektir.

5-Kâfirlerden zuhur edenlere ise sihir, yâni büyü denir.

Allahü teâlâ;mûcize, kerâmet ve firâsetden râzıdır, beğenir. İstidrâcdan ve sahiplerinden râzı değildir,onları beğenmez.Müslüman olmayanlardan ve sapıklardan âdet dışı olarak zuhur eden sihirden râzı değildir .Bu şeyler onlar için bir ihsân değil, âhiretteki azâblarını artırıcı bir sebebdir. Sihir ve benzeri şeyler , bâzı şeylerin sebeblerini yaparak, onların meydana gelmesini sağlamaktır. Bazan da mevcut olmayan şeyi, varmış gibi göstermektir ki, dışarda yok olduğu hâlde, vehimde ve hayalde var görünür. Bunlar harika değildir.

Semâvi dînler (Hak dînler), sihri yasaklamıştır. Bu arada İslâmiyetde, kendinden önceki bütün dînleri nesh ettiği gibi, onlara âit her Tûrlü ibâdet, tören, ayin, v.s. nin yânısıra sihri (büyüyü) de yasaklamıştır. İslam âlimleri, eserlerinde sihri, çok çirkin bir iş olarak vasıflandırılarak, müslümanların, büyü yapmaktan ve yaptırmaktan kesinlikle uzak durmalarını bildirmişlerdir. “Üç şeyden biri bulunmayan kimsenin, bütün günahlarının af ve mağfiret olunması umulur :şirke, küfre yâkalanmadan ölmek, sihir yapmamak ve dîn kardeşine hıkd etmemek “hâdis-i şêrifi, sihir yapmanın İslâmiyet’te yeri olmadığını göstermektedir.

Sihir; ilme, fenne uymayan gizli sebepler kullanarak, garip işler yapmayı sağlayan bir vasıtadır. Sihri öğrenmek de, öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanlar zarardan korumak için ve hayırlı işler yapmak için öğrenmek de haramdır. Zevcin, zevcesini sevmesi için ( Tivele) denilen sihri yapmak, hâdis-i şêrif ile nehy edilmiştir. Bunun haram olduğu “ Haniye” fetvasında da yazılıdır. Sihirde, âyetlerden, sünnet olan duâlardan başka şeyler yazılıdır. Ben her istediğini yaparım şeklinde küfre sebep olan, itikadı olmasâ dahi, fitne ve fesâda çalıştığı için, sâhirin, ( sihir yapanın, ) men olunması lâzımdır.

Kehanet; ileride olacak şeyleri haber vermektir. Arraf; falcı demektir. Çalınan şeylerin yerlerini, çalanları ve sihir yapanları haber verir. Tecrübe ile, hesab ile değil, tahmin ile zan ile konuşurlar. yâhut cinden öğreniyoruz derler.

Modern fen ilimleri, sihri ( büyüyü ) kendi metodları gereği olarak red ederler. Bu hâl, o ilimlerin sahasına girmeyen ve metodlarıyla  incelenemeyen şeylerin yok olduğu mânâsına gelmez. Ancak, konuları, harici ve hüküm verme sahâlarının dışında olduğu mânâsına gelir. Bu bakımdan sihir, daha pek çok şey gibi modern ilimlerin sahası dışında kalmakta ve varlığı yâhut yokluğu laboratuvar  teknikleriyle bugün için izah ve isbat edilememektedir.

Sihrin beşer ( insanlık ) tarihi kadar eski bir mazisi vardır.İlk defâ nerede ve nasıl çıktığı bilinmemekle berâber, hak dînden mahrûm kalmış, netîcede bozuk inanışlara yâkalanmış insanlar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Bu bedbaht kimseler, çeşitli maksatlarla sihre başvurdular.

İnsanların zaaflarını ve diğer insanlarla olan münasebetlerinde sağlamak istedikleri menfeat veya zararları gaye edindiler. Maddi yâhut manevi  menfaat te’min etmeye veya zarar vermeye ma’tüf hukuken ve dînen meşru sayılan yollar haricinde bir takım kuvvetleri yönlendirmek için, çeşitli göz bağcılık ve hîlelerde bulundular. Bu sihir ve efsun itiyadı, her asırda insanlar üzerinde pek muzır te’sirler bıraktı. Hele duâ ile bunu ayırdedemeyen saf kimseler üzerindeki tesiri, daha derin ve daha, muzır oldu.Sâhirler (sihirbazlar) ilmin ve san’atın her şubesinden hayasızca istifâde yolunu buldular. Bu sebeple, sihrin birçok çeşidi ortaya çıktı. İslam âlimleri, bu hîlekarları ve hîlekarlıkları, eserlerinde sakınılması gerekli husûslar olarak bildirdiler  .

Mısır’da Fır’avn’ın sihirbazları ile Mûsâ aleyhisselâmın arasında geçen vakalar ( olaylar) meşhurdur. Mısır sihirbazları ada hâlka karşı esrarengiz bir sûretle göz bağcılık ederler ve hayali şeyleri hakîkat şeklinde gösterirlerdi. Bu husûs, Kur’an-ı kerîmde bildirilmektedir.

Mısır’dan beri, Beni İsrail arasında sihir ve hokkabazlık, şekil değiştirerek devam etti.Hâtem-ül enbiya Muhammed aleyhisselâm, dünyaya teşrif edip,Tevrât’ın aslından bahsedince , Beni İsrail o zaman Resullullah’la mücadeleye başladı.

“Nübüvvet yoluyla mücadele edemeyeceğiz. Biz ne yapsak Cebrâil ona haber veriyor” dediler ve Cebrâil aleyhisselâma düşman oldular.Tevrât’ı da büsbütün arkalarına atarak, sihir ve iftira yoluna saptılar. Hazret-i Süleyman’(a.s.); “ Süleyman, Muhammed’in dediği gibi bir peygamber değildi. Sihirbaz bir hükümdardı. Sihirlerini mûcize gibi gösterirdi. “ diye iftira ettiler. Kur’an-ı kerimde bu husûs,,  Bekara sûresi 102. Âyet-i kerîmesinde beyan buyrulmaktadır.

Asr-ı saâdete yahudilerin , Resul -i ekreme sihrettiğini ve Resûllullah’ın (s.a.v.) bu sihri, mübarek vücudunda hissettiğini, “Sahih-i Buhari’de hazret-i Aişe (r.anha) haber vermektedir. “ Bir kere Resûllullah’a (s.a.v.) sihir yapılmıştı. Hattâ bâzı şeyleri, işlemediği hâlde yaptım sanırdı. Nihâyet günün birinde tekrar tekrar duâ etti. Sonra bana; “ Ey Aişe! Bilir misin? Allah, bana kendisinde şifam olan şeyi bildirdi ki, bana iki kişi geldi. (Cibril ve Mikail ) . Bunlardan biri baş ucumda, öbürü de ayak ucumda oturdu. Ve biri öbürüne; “ Bu zatın hastalığı nedir? Diye sordu. O da; “ Sihirlenmiştir” diye cevap verdi. “ Kim sihir yapmıştır. ? “ diye suâline de, öbür melek; “ lebid bin A’ sam” diye cevap verdi. Sonra; “Bu sihir ne ile yapılmıştır? “ diye sordu. O da, “ Bir tarakla saç döküntüsüne erkek hurma tomurcuğunun içine “ diye cevap verdi. “ nerede yapılmıştrı.? Diye sordu. O da; “ Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine “ diye cevap verdi. “ Nerede yapılmıştır. ? “ suâline de, “ zevan kuyusunda “ diye cevap verdi. “ ( Zevan, Medine’de, beni züreyk kabîlesinin bahçesinde bulunan bir kuyudur. )

Kur'ân-ı kerîmdeki, Felak ve Nâs sûresinin sebeb-i nüzülü hakkında bildirildi ki: yâhud tâifesinden Lebid bin A’sam isminde bir yahudi, sihir yapmak için, Resûlullah’a hizmet eden bir yahudi çocuğu vasıtasıyla, mübarek başının kıllarından birkaç tel elde etti. Sonra kızlarıyla birlikte, o mübarek kılları bir ip ile onbir düğüm bağlayıp, kuyuya bir taş ile bastırıp bıraktılar. Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.) hasta oldular. Cebrâil aleyhisselâm gelip., o sihrin yerini haber verdi. Resûlullah (s.a.v.) oraya; Ali, Zübeyr, Talha ve Ammar’ı (r. Anhüm ) gönderdi. Onlar kuyunun suyunu çekip, dibinde olan taşı kaldırdılar ve altından bir ipliği on bir düğümle düğümlenmiş olduğu hâlde buldular. Alıp Resûlullah’a (s.a.v.) getirdiler. Resûlullah (s.a.v.) bu iki sûrede mevcut on bir âyetten, her birini, okudukça düğümün biri çözüldü ve vücud-u şêrifleri sıhhat buldu.Eshâb-ı kirâm , yahudinin öldürülmesi için izin istediklerinde, Resûlullah (s.a.v.) izin buyurmayıp kendisine de bir şey demediler.

Resûlullah (s.a.v.) Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak, Allahü teâlâ nın hıfz ve himâyesine sığındı. Meâlen buyruldu ki.: “ Ve ipi, efsunla düğümleyenlerin şerrinden... ( Allahü teâlâ yâ sığınırım. ) “ ( Felâk sûresi : 4)

Sihir yapmak büyük günahlardandır. Onu öğrenmek ve öğretmek de haramdır. Şeyhülislam Ahmed İbni kemal Efendi’nin ., “ El - münire” kitabında diyor ki: İslâmiyet, Allahü teâlâ nın ve Resûlullah (s.a.v.) efendimizin emir ve yasak ettiği şeyler demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki :

Bir kimsenin havâda uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü yâhut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat şeri’âte uymayan bir iş yapsa, kerâmet sâhibiyim derse de, onu büyücü, yâlancı, sapık ve insanları doğru yoldun saptırıcı biliniz.

“Hadikat-ün - nediyye’de, bedenin afetleri bölümünde yazılı olan hâdis-i şêrifde buyruluyor ki : “ Tetayyar eden ve tetayyar olunan; kahinlik yapan ve kahine giden. Sihir, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan, bizden değildir. Kur'ân-ı kerîme inanmamıştır. “ Tetayyur, uğursuzluğa inanmaktır. Kahinlik , cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildrmektir. Cinle tanışan falcılar ve yıldıznameye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler böyledir. Bunlar ve büyücülere gidip, söylediklerine yaptıklarına inanmak, bazan doğru çıksa bile, Allahü teâlâ dan başkasının herşeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfr ölur.

Sihir yâni büyü yapmamalıdır ve sihir yaptırmamalıdır. Küfre  en yâkın olan, en fenâ haramdır. Sihre âit ufak bir şey yapmamaya çok dikkat etmelidir. Hâdis-i şêrifde buyruldu ki. “ müslüman sihir yapamaz. Allah saklasın îmânı gittikten sonra, sihri te’sir eder. “

İmâm-ı Nevevî (r. Aleyh ) buyurdu ki: Sihir yaparken, küfre sebep olan kelime veya iş olursa, küfrdür. Böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük günahdır. “ Sihir, insanları hasta yapar. Sevgi veya muhabbetsizlik yapar. Yâni cesede ve rûha te’sir eder. Sihir, kadınlara ve çocuklara daha çok te’sir eder. Sihrin te’siri kat’i değildir. İlacın te’siri gibi olup, Allahü teâlâ, isterse te’sirini yâratır. İstemezse; hiç te’sir ettirmez. Şu hâlde, bir sâhir ( sihir yapan), sihir ile istediğini elbette yapar, sihir muhakkak te’sir eder diyen ve inanan kimse îmânsız olur. Sihir, Allahü teâlâ takdir etmiş ise, te’sir edebilir demelidir. Büyü yapılmış olan kimse, “ Mevahib-i ledünniye tercümesi” ikinci cildi, yüz seksen yedinci sahifesindeki ve Arabı “ teshil-ül - menafi” sonundaki âyet-i kerîmeleri ve duâyı yazıp, üzerinde taşınsa şifa bulur. Bir miktar suya, Âyet-el -kürsü, ihlas ve Mû’avvizeteyn okumalı, büyülenmiş kimse  bundan üç yudum içmeli kalan ile gusl abdesti almalıdır. Allahü teâlâ nın izniyle şifa bulur.

Akşam-sabah şu duâyı okuyan kimse, sihir ve zâlimlerin şerrinden emin olur. Duâ şudur.

“Bismillahirramânirrahim, bismillahillezi la yedurru ma’asmini şey’un Fir'avn-erdi vela fissemâi ve hüvessemiul’âlim. “

Hâdis-i şêrifde buyruldu ki;” Cebrâil (a.s.) bana geldi. Kalk nâmaz kıl ve duâ et. Bu gece Şa’ban’ın onbeşinci gecesidir” dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri Allahü teâlâ affeder. yâlnız; müşrikleri, büyücüleri, falcıları hasisleri, alkollü içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina yapanları affetmez. “

Maşita Hatun (r.anha) ve şehid edilmesi: “ Ravdat-üs-safa”; “ mir’at-ı kainat” ve “ tarih-i taberi’nin Osmanlıca tercümesi gibi eserlerde özetle şöyle anlatılmıştır. Maşita; gelinlerin yüzlerini süsleyen, kadınların saçlarını tarayıp, bakımını yapan kadınlara verilen isimdir. Fir’avn’ın kızının dadılığını yapan bir hanım vardı  ve Maşıta Hatun ismiyle tanınmıştı. Hz. Mûsâ’nın dînine inanmıştı. Fakat, Fir’avn’ın şerrinden korunmak için îmânını setreder, ibâdetlerini gizli yapardı.

Maşita Hatun bir gün hamamda Fir'avn’ın kızının saçını tararken, tarak birden elinden düştü. Uzanıp tarağı alırken gayr-i ihtiyari olarak; “ Bismillah” deyiverdi. Kız buna şaşırarak; “ Ey dadı! Bu söylediğin kimin adıdır. Faydası nedir? Dedi. Maşita; “ Bu ad, padişahlar padişahının adıdır ki, Fir'avn’a padişahlığı veren de O’dur. Bütün mevcudatı yâratan da O’dur “ dedi. Kız sinirlenerek; “ Ey dadı! Benim babamdan başka ilâh vardır diyorsun ha! Sen babamın adını değil de, başkasının adını ilâh olarak nasıl ağzına alırsın? “ dedi.

Maşita buna cevap olarak, “ Evet yâvrum Allahü teâlâ vardır. O, bütün alemlerin Rabbidir. Yerleri, gökleri ve bunların içinde bulunan her şeyi yoktan var eden, seni, beni, babanı kısacası var olan her şeyi yâratan bir Allah vardır. Ben o bir olan, kendisinden başka hakîkî mabûd bulunmayan yegane mabûda inanıyorum. Baban ise, haşa bir ilâh değildir. Her şey gibi o da yüce Allah’ın bir mahlûkudur. Babana bu mülkü, padişahlığı veren O yüce Allah’dır”dedi.

Kıza bu sözler çok ağır geldi. Daha da kızarak olanları Fir'avn’a haber verdi. O da, derhâl Maşita’yı yânına çağırtarak dedi ki: “ Sen benden başka bir tanrıya mı inanıyorsun? Söyle, yeryüzünde benden başka bir tanrı mı vardır? “ Maşita, artık hiçbir şeyi gizlemedi. Çünkü her şey anlaşılmıştı. Kıza söylediklerin aynen ona da söyleyip;Ey Fir'avn ! Sen de biliyorsun ki, sen bir ilâh değilsin. Herkes gibi sen de aciz bir kulsun. Seni ve her şeyş yâratan Allah-ü teâlâdır. Sen fânisin, her fâni gibi senin de sonun gelecek ve öleceksin. Fakat benim Rabbim olan Allahü teâlâ fâni değildir. Bâki ve ebedîdir. Mûsâ (aleyhisselâm) O’nun peygamberidir. “

Mel’un Fir'avn, bu sözlere çok kızdı.Onu hemen öldürmektense, her gün bir uzvunu keserek azâb içinde can vermesine karar verdi. Kin ve intikam hırsı her tarafını kapladığından, görülmemiş ve en alçak eziyetleri yapmaktan çekinmedi. Böylece intikamın yâvaş yâvaş alacak, habis rûhu bundan zevk duyacaktı. Ayrıca bunu yapmakla, başkalarının îmân etmesine mâni olmaya, onların gözlerini korkutmaya çalışıyordu.. Bunun diğer insanlara ibret ve ders olmasını istiyordu.

Zâlim Fir'avn , o zavallı hatuna yâvaş yâvaş işkence etti. yapmadığını bırakmadı. Önce tırnaklarını çektirdi. Kamçılarla vücudundan kan çıkıncaya kadar kırbaçla vurdurdu. Bunlara rağmen, o, dîninden dönmüyor; Ben ancak bir olan Allah’a inanıyorum” diyordu.

Maşita’nın, beş yaşında bir kızı ile üç aylık bir oğlu vardı. Fir'avn , çocukları getirtip, beş yaşındaki kızı, Maşita’nın karşısına geçirdi ve;” Ey maşita! Beni tanrı olarak kabûl edersen seni serbest bırakacağım. Aksi hâlde çocuğundan olacaksın” dedi. O ise, bir çocuğun, bir de Fir'avn’ın hâline baktı. Fir'avn çok merhametsiz idi. Buna rağmen; “ Ben ancak, bir olan Allah’a inanıyor, O’nu kendime ilâh olarak kabûl ediyorum. Zaten O’ndan başka ilâh da yoktur “ dedi.

Fir'avn’ın hiddeti gittikçe artıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Eline geçirdiği bir bıçakla o masum yâvruyu annesinin gözü önünde gırtlağından kesiverdi. Kızcağızın feryadı, yânkılanarak etrafa yâyılırken, Maşita Hatun da îmânının kuvvetinden gelen bir vekar, îmândan ayrılmamakta bir karar vardı ve annelik şefkatiyle gözlerinden kanlı yâşlar akıtıyordu. Fir'avn öfkeyle kızcağızın kanını, annesinin ağzına, yüzüne sürdü. Hiddetle bağırıyordu.: “ Söyle ! Benden başka tanrı var mıdır? “ Maşita’nın dudaklarından ise yine aynı sözler dökülüyordu; “ Allah birdir. O’ ndan başka ilâh yoktur...”

Bu sefer kundakta bulunan üç aylık yâvruyu getirmelerini emretti. Getirdiler. Annesine yâklaştırdıklarında, uzun zamandır süt emmeyen çocuk, meme aramaya başladı. Maşita Hatun, önceki yâvrusunun  hunharca öldürülmesini düşündü. İkinci ciğerparesinin de aynı şekilde gözü önünde katledilmesine bir anne olarak dayanamayacaktı. Kararını verdi. Görünüşte,  Fir'avn’ın emrettiği sözü söyleyecek, fakat kalbinden yine Allahü teâlâ yâ olan îmânını gizleyecekti. Tam o sırada, yâvrucağı, kızmış, fırının içine atıverdiler. O anda, herkesi titreten, kalpleri ürperten, çoğunun dilinin tutulmasına sebep olan bir haykırış duyuldu. Evet, o üç aylık bebek, Allahü teâlâ nın kudretiyle dile gelerek,; atıldığı o kızgın fırında, ateşler arasından bağrı yânık anasına şöyle sesleniyordu. “ Hayır anne hayır! sâkin dîninden dönme! Sabreyle Hiç şüphe yok ki, ben, Allahü teâlâ yâ vasıl oldum ve O’nun rızasına kavuştum. Cennet ile senin aranda bir adımdan fazla mesafenin olmadığını görüyorum. Pek yâkında sen de Cennet nîmetlerine kavuşacaksın. Sakın ha dîninden dönme! Az daha sabreyle! Fir'avn’a inanma! Benim, ablamın ve senin için, Rabbimizin hepimize Cennet’te hazırlamış olduğu makamı görüyorum. O makamın etrafında sana hizmet etmek için bekleşen ve pervane gibi dönen hurileri de görüyorum.”

Orada bulunanlar, üç aylık yâvrunun konuşmasını duydular ve bunların çoğu Hz. Mûsâ’ya  îmân etti. Maşita Hatun, artık ağlamıyor gülüyordu. yâvrusunun gördüklerini artık o da görüyor ve Cennet nîmetlerine bir an evvel kavuşmak için can atıyordu. Şimdi gördükleri ile kendisi arasında tek bir mâni vardı. O da ölüm Artık ölümün bir an evvel gelmesini arzu ediyordu. Biraz sonra rûhumu teslim edip şehid oldu. Cennet’teki makamına yâvrularının yânına uçtu.

Âsiye binti Müzâhim (r.anha) ve şehid edilmesi : Tahrim sûresinin 11. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki” Allahü teâlâ, îmân edenlere       Fir'avn’ın hanımını ( Âsiye binti Muzahim’ i ) bir misâl yaptı. O, ( îmân etmesi sebebiyle kendisine işkence yapılırken ) “Ya Rabbi ! Benim için, nezdinde, Cennet’te bir ev yap. Beni, cahil Fir'avn’dan (onun habis nefsinden, bozuk çevresinden ), bâtıl, kötü amelinden ( küfür ve isyânından) ve zâlim olan kavmin ( Kıbt kavminden olup zulümde ona tâbi olanların ) şerrinden koru” demişti. “

Mûteber kaynaklarda bildirildiğine göre; Âsiye, Fir'avn’ın hanımı idi. Fakat Fir'avn’ın aksine, iyiliksever, şefkatli, merhametlli, zulüm ve haksızlığı aslâ hoş görmeyen bir hanımdı.zaten senelerce önce, bir sandık içinde sarayın bahçesine gelen Mûsâ (aleyhisselâm)’ı alıp; onu evlât edinmesi ve Fir'avn’ın zarar vermesinden korumak da, bu güzel hasletleri sebebiyle idi.

Hz. Mûsâ’nın sihirbazlarla karşılaşıp, sâhirlerin mağlub olmaları ve hepsinin secdeye kapanarak îmân etmelerinden sonra, Âsiye de îmân etmişti. Fir'avn gibi azılı bir Allah düşmanının hanımı olması , onun îmân nîmetiyle şereflenmesine mâni olamadı.

Rivâyete göre, Âsiye, bir müddet îmânını gizledi.Îmân ettikten sonra, Allahü teâlâ nın emirlerine sıkı sıkıya bağlandı. Hela ihtiyacı olduğunu bahane ederek helaya gider, gizli gizli orada Allahü teâlâ yâ ibâdet ederdi. Maşıta Hatun’un şehid edilmesine kadar bu hâl böyle devam etti.

Âsiye Hatun, Maşita Hatun’a ve çocuklarına yapılanları saray penceresinden tâkib ediyordu. Nihâyet dayanamayıp Fir'avn’a geldi ve böyle yapmamasını ve bu kadar zâlim olmamasını söyledi. Âsiye, bir faydası olmayacağını anlayınca, tekrar yukarı çıktı. Yine pencereden, olanları tâkibe devam etti. Maşita’nın şehid edilmesini, Allahü teâlâ nın ona yaptığı ihsân ve ikramları, meleklerin rûhunu alarak yükselttiklerini, Allahü teâlâ nın izniyle hep gördü.Yakini arttı.ve Allahü teâlâ yâ olan îmânı çok kuvvetlendi.

O, olanların te’siriyle âdeta kendinden geçmiş bir hâlde iken, Fir'avn geldi. Maşita’ya yaptıklarını ona anlatmaya başladı. Âsiye; “ Ey Fir'avn Sana yazıklar olsun. Allahü teâlâ yâ karşı nasıl böyle yaptın?” dedi. Bu sözleri pek anlayamayan Fir'avn; “ Yoksa sen de onun gibi aklını mı kaçırdın? Dedi. Âsiye artık îmânını gizlemedi. “ Hayır! Ben aklımı kaybetmedim. Esas deli sensin. Aciz bir mahlûk iken, tanrı olduğunu zannedersin. Ben, benim, senin ve bütün alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ yâ îmân ettim. “ dedi. Fir'avn ne olduğunu anlayamamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Hemen kayınvalidesini çağırarak; “Kızın da Maşita gibi aklını kaçırdı. Ona bir çâre bul “ dedi. sonra, “ yâ Mûsâ’nın  ilâhına küfredersin, veya ölümü tadarsın” diye Âsiye’yi tehdit etti.

Fir'avn oradan ayrıldıktan sonra annesi, Âsiye’ye Fir’ avn’ın söylediklerini kabûl etmesini aksi hâlde uğrayacağı  akıbeti tahmin edeceğini bildirdi. Yâni Fir’avn’ın emrettiklerini söylemesini istedi. O ise kabûl etmedi. Ve; “ Sen benim Allahü teâlâya küfretmemi, inanmamamı mı istiyorsun! Hayır . Vallahi bunu hiçbir zaman yapamam. “ dedi. Fir'avn bunu duyunca onu getirtti ve dört direk arasına gerip, eziyet ettirdi. “ Eğer Mûsâ’nın dîninden dönmezse, ona öyle bir iş işlerim ki, bütün aleme ibret olur”dedi.. Bütün tehdit ve eziyetlere, rağmen o sağlam îmânından dönmedi.

Fir'avn, bu husûsta en yâkını, hanımı olan Âsiye’ye bile en ağır işkenceleri yapmaktan çekinnmedi. Bir ağaca ellerinden ve ayaklarından olmak üzere mıhlattırdı. Yere yâtırtarak üzerine değirmen taşı koydurdu.

“Ebu Hüreyre’nin (r. Anh) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. Fir’avn, hanımı Âsiye’yi dört direğe bağlatıp sırtüstü yere yâtırttı. Güneşin sıcağına karşı idi. Göğsü üzerine de değirmen taşı koydurdu. “Fir'avn, bununla iktifa etmeyip, üzerine büyük kaya atılmasını böylece çok elem verici büyük eziyet, işkence yapılmasını emretti. Fakat bu sırada rûhumu teslim etmiş olduğundan, o kaya, cesedi üzerine atılmış oldu.

Selman-ı Farisi den (r. Anh) gelen bir rivâyete göre, “Âsiye’ye ( r. Anha) işkence edilirken, elleri ayakları bağlanarak kızgın güneş altına bıraktıkları zaman, Fir'avn ve yânındakiler oradan ayrıldıktan sonra, melekler gelip Âsiye’ye gölgelik yaparlardı. “

Bir defâsında, Hz. Âsiye’ye yine böyle eziyet edilirken, Mûsâ aleyhisselâm da oradan geçiyordu. Âsiye parmağıyla işâret ederek, durumunu bildirmek istedi. Hz. Mûsâ duâ etti. O da, artık yapılan eziyet ve sıkıntılardan hiç acı duymaz oldu.

Bundan evvel azâb içinde iken, âyet-i kerîmede meâlen bildirildiği gibi, “ yâ Rabbi!Benim için nezdinde Cennet’te bir ev yap! Beni cahil Fir'avn’dan, bâtıl kötü amelinden ve zâlim olan kavmin şerrinden koru! “ şeklinde duâ edince, Allahü teâlâ tarafından kendisine, “Başını kaldır! Diye ilhâm olundu. Başını kaldrırıp baktığında gözünden perde kaldırılıp, Cennette kendisi için beyaz inciden yapılmakta olan köşkü gördü. Artık yapılan eziyetlerden acı duymuyor, Cennet’te kendisi için yapılan köşkü seyrediyor ve gülüyordu.

Bu hâl, Firavnı daha çok kızdırıyordu, işkence ettiği kimsenin acılar içinde kıvranmasını, nihâyet dayanamayıp, kendisine yâlvararak af dilemesini bekliyordu. Fakat bu, değil af dileyip yâlvarmak, üstelik gülüyor ve tebessüm ediyorudu. Bu durum karşısında firavn da; “Deliye bakın, azâb içinde gülüyor” demekten kendini alamıyordu.

Hz. Mûsânın peygamber olduğunu bildirmesinden ve insanları hakka davet etmeye başlamasından sonra uzun seneler geçtir. Hz. Mûsâ onları, Allahü teâlâ yâ îmâna davet ettikçe, firavının azgınlığını artıyor, ne yapacağını şaşırıyordu. İnsanlara, Mûsâya (a.s.) inanmamalarını söylüyor. “Benden başka ilâhınız yoktur” diyordu. Bu husûsta kasâs sûresinin 36-37 ve 38. âyeti kerîmelerinde meâlen buyurul du ki; “Vakta ki, Mûsâ (a.s.) onlara, Rab olduğunuza delâlet eden alametler, açık mûcizeler ile geldiğinde, onlar; “Bu mûcize diye gösterilen şey ancak uydurulmuş sihirden başka bir şey değildir. Biz bu sihri veya peygamberlik iddiasını evvelki atalarımızdan işitmedik” dediler.”

Mûsâ (a.s.) dedi ki: “Allahü teâlâ tarafından kimin hidâyetle (peygamberlikle) geldiğini ve hayırlı akıbetin (Cennet’i) kime nasib olacağını Rabbim çok iyi bilir (ki onlar hak üzeredir. Siz ise bâtıl üzeresiniz. yâlan, sihir, küfür ve başka fesatlar ile kendilerine zulmeden) zâlimler aslâ felah bulmazlar. (dünyada hidâyete, âhirette ise güzel akıbette nail olamazlar. Siz de zâlim olduğunuz için kurtuluş bulamazsınız)”

Firavn, (Hz. Mûsânın bu sözlerinden sonra herhangi bir cevap veremedi. Cevap veremenin mahcubiyet ve ezikliğini gizleyerek); “Ey eşraf! Ben sizin için, benden başka bir ilâh bilmiyorum. Şimdi ey Haman! Haydi, çamurdan tuğla yap da benim için yüksek bir köşk bina et! Olur ki, ben ona çıkarım da Mûsânın ilâhına bakarım. Doğrusu ben onu yâlancılardan zannediyorum” dedi.”

Gafir (Mü’min) süresinin 36 ve 37. âyeti kerîmelerinde de meâlen buyuruldu ki: “Fir’avn, veziri hamana dedi ki: Benim için yüksek bir köşk bina eyle! Olur ki onda göklerin yollarına ve kapılarına erişirim de Mûsânın ilâhına bakarım. (Mûsâ; Beni alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ peygamber olarak gönderdi diyor. Ben onun ilâhına muttali olur, Mûsânın sözlerini doğru mu yâlan mı olduğunu ondan sonra, ondan sorar, anlarım.) Ama, muhakkak ki ben, onu (ilâhının benden başka birisi olduğunu iddia etmesi husûsunda ve peygamberlik dâvâsında) yâlancılardan zannediyorum.”

İşte böylece (şeytan tarafından) ona kötü, çirkin amelleri, süslü, güzel gösterildi de o dîn yolundan, tevhid yolundan döndü ayırldı. Fir’avnın işleri, hîleleri; âhırette daimi ziyankarlıktan, hüsrândan başka birşey değildir. (Zira o, az ve fâni olan dünya hayatını seçti, nihâyeti olmayan ve bâki olan âhıret için hazrılanmayı terketti bundan daha büyük ziyan ve hüsrân olabilir mi?)”

Tefsir âlimleri bildiriyorlar ki, firavn’ın bu sezünde tenakuz, uygunsuzluk vardır. Çünkü kendinden başka mabûd bilmediğini, öyle bir mabûd bulunmadığını söylediği hâlde, Hz. Mûsânın mabundun aramak için bir takım hazırlıklara, külfetlere girişti. Bunun için yüksek bina, kule yapıp oraya çıkmaya gayret etti. Haman’a ihtiyaç arzetti. İlah, olmak için bütün bunlar noksanlıktır. İlâh, bir şey yapmak dileyince, hemen yapıverir. Bunun için başkalarından yârdım istemez.

Hem, kendisinden başka bir ilâh varsa, semâ cihetinde olabileceğini düşünerek, oralarda aramaya çalıştı. Yâni hem kendisinden başka ilâh bulunmadığını söyledi, hem de bulunacağını düşünerek göklerde aramaya uğraştı. Yâni, alçaklık ve kibrinin son haddinde olması hasebiyle ilâhlık iddia edecek kadar azgınlaşmış ise de, hakîkatte kendisinin bir ilâh olamayacağını ve ne kadar aciz olduğunu biliyordu. Bilmeseydi, göklerde başka ilâh aramaya çalışmaz ve Mûsâ aleyhisselâm dan inanmak için, düşüneyim diye mühlet istemezdi.

Kulenin yapılması: Fir’avn, Mûsâ aleyhisselâm ın davetini, hâlini, mûcizelerini görünce kibrinden ve gururundan ne yapacağını şaşırdı. Kavminin îmân edip, ona tâbi olmasından korkmaya başladı. İnsanların, Hz. Mûsâya tâbi olmalarından ve onu kendi yerine geçireceklerinden endişelendi. Nefsine aldanarak buna çaraler aramaya başladı. Saltanatı onun için her şeyden önemliydi. Saltanatını kuvvetlendirmek, hâkimiyetini artırmak için yüksek bir bina (köşk, kule) yapmaya karar verdi ve bunu, veziri hamana emretti. Hamanı usta ve işçileri, kısaca bina işinden anlayan herkesi, hiç kimse kalmamak şartıyla topladı. Ücretle tuttuğu, tuğla ve kireç yapıcı ve pişiricilerinden başka, elli bin usta vardı. Ağaç, tahta, çivi, kapı ne varsa hazırlattı. Binayı yaptı ve yedi senede işin sonuna geldi. Allahü teâlâ nın gökleri ve yeri yârattığından beri o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı yükseklikte bir bina inşa edilmişti. Mûsâ aleyhisselâma bu iş ağır geldi. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma; “Üzülme, ona verdiklerim istidrâctır. Onu aniden hiçe indirir ve yaptıklarının hepsini bir anda yıkarım buyurdu. Eni, boyu ve yüksekliği hakkında değişik rivâyetler mevcut olan bu bina çok yüksekti.

Bina, yukarıya kadar, binek hayvanı ile çıkılacak şekilde yapılmıştı. Fir’avn hayvana binerek, kulenin en üstüne çıktı. Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği, alemlerin Rabbi olan ilâh’ın oralarda yükseklerde, semâya yâkın yerlerde bulunabileceğini zannetmişti. Aşağıyı, yukarıyı gökleri yerleri yâratanın Allahü teâlâ olduğunu, O’nun zamandan ve mekandan münezzeh bulunduğunu, yâni zamanlı, mekanlı olmadığını bilmiyordu. Yukarıya, çok yüksek binalar çıkmakla bir şey değişmezdi. O da bir farklılık göremedi. Hattâ söylendiğine göre, şaşkın şaşkın ne yapacağını bilemeyip, boşluğa doğru ok attığı oldu.

Dehhak’tan (r.aleyh) şöyle bildirmiştir: Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma emredince, geldi kanadı ile o yüksek binayı sarstı. Bina üç parçaya ayrılıp yıkıldı. Rivâyete göre, bina yıkılınca binlerce asker öldü. Hattâ binanın yapılmasında emeği geçenlerin hepsi, afete uğradı. Tuğla ve kiremit pişirenler sonunda başkaları tarafından yâkıldılar.

Abdullah bin abbas (r.anhümâ), Said bin Cübeyr, Katade, Muhammed bin İshak ve başka âlimler (r.aleyhim) bildirdiler ki: bilindiği gibi, Mûsâ ile Hârûn (aleyhimesselam), Allahü teâlâ nın emri ile Firavna gelmişler ve alemlerin Rabbinin peygamberi olduklarını tebliğ edip, İsrâiloğullarına serbestlik verilmesinin söylemişlerdi. Allahü teâlâdan açık mücizeler ile geldiklerini bildirdiklerinde, Hz. Mûsâ ile müsabakaya çıkan sihirbazlar; onun peygamber olduğunu anlayıp, hep birden îmân ederek secdeye kapanmışlardı. Hak teâlânın düşmanı olan firavn da onlara Tûrlü Tûrlü eziyetler yapmış; ellerini, ayaklarını kestikten sonra hurma ağaçlarına astırarak şehid etmişti. Bununla berâber, mağlub ve perşian olduğu belli idi. Bundan sonra fir’avn kendi kavmine, İsrâiloğullarnıan daha çok baskı yapmalarını, güçlerinin üstünde işler yüklemlerini emretti. Çünkü, zulümde ileri giden Kıbt kavminin gücü ancak buna yetiyordu.

Kıbtîlerden biri, isrâiloğullarından birine gelir ve; “Hadi, beni tâkib et” diye götürüp; “Etrafı süpür, ot kes, hayvanlarımı otlattı ve bana su çek!...” derdi. Kıbtî bir kadın gelir, israioğullarından bir kadına dayanamacağı işler verir, buna rağmen yiyecek ekmek vermzdi. Öğle vakti olunca; “Gidin, yiyecek bir şey kazanın” derleri. İsrâiloğulları dayanamayıp bu durumda Mûsâ aleyhisselâma şikâyette bulundular. O da sabretmelerini söyledi. Sonunda Allahü teâlânın onları kurtaracağını müjdeledi. Bu husûsta A’raf sûresinin 128 ve 129. âyet-i kerîme-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki: “Mûsâ (a.s.) kavmine; dedi ki: “Düşmanlaınıza karşı size yârdım etmesi için Allahü teâlâ dan yâdım dileyin. Allahü teâlâ nın sizi onlardan kurtaracağı vakit gelinceye kadar onların ezalarına sabredin. Muhakkak ki arz (mısır ve başka her yer) Allahü teâlânın mülküdür. Onu kullarından dilediğine verir. Allahü teâlâ nın yârıdmı ve nihai zafer, müttekiler (Allahü teâlâdan korkanlar) içindir.

İsrailoğulları Mûsâya (a.s.); “Sen bize peygamber olarak geldikten sonra da biz hep eziyet gördük” dediler.

(Rivâyete göre, Firavn ve kavmi, Mûsâ Aleyhisselâm peygamber olarak gönderimeden evvel isrâiloğullarını, her gün öğleye kadar ücretsiz olarak çalıştırırlar, sâdece yemek verirlerdi. Hz. Mûsânın peygamber olarak gönderilmesinden sonra, isrâiloğullaınra karşı daha şiddetli davrnamaya başladılar. Artık, bütün gün zorla, ücretsiz olarark çalıştırırlar, üstelik yemek de yedirmezlerdi. Bu durumu Hz. Mûsâya arzettiler.) Mûsâ (aleyhisselâm) da onlara; Ümîd olunur ki, yâkın zamanda Rabbiniz, düşmanınızı helâk eder ve onların yerinde sizi iskan eder. (Sizi onların yerine yerleştirir...) dedi...”

Fir'avn ve kavmin, Hz. Mûsâ'nın asâ ve yed-i beydâ mûcizelerine inanmayıp; küfür, kötülük ve zulme devâm edince, Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlâla; yâ Rabbi! Sen de bilirsin ki; kulun Fir'avn yeryüzünde azgınlık ve taşkınlık yaptı. isyân etti. Kibirlenip, haddi aştı. Kavmi de ona tâbi oldu. yâ Rabbi! Onları cezâlandır. Perişan et kavmimi aziz eyle ki, sonra gelenler için ibret olsun!" diye duâ etti. Bunun üzerine Allahü teâlâ, mûcize olarak ona birbiri ardınca alametler verdi. Senelerce Fir'avn ve kavmine belâ gönderdi. Mahsüllerini azalttı.

Fir'avn ve kavminin helâkleri yâklaşınca vâki olan mühim hâdiseler: Fir'avn ve kavmi, Hz. Mûsâ'ya inanmadıkları gibi, karşı çıktılar ve mûcizelerine sihir diyerek alay ettiler. Sonunda, Hz. Mûsâ'nın dûası sebebiyle Allahü teâlâ, Fir'avn ve kavmine, uyanıp kendilerine gelmeleri için, bâzı musibetler gönderdi. Bu musibetlerden birincisi tûfandır.

Âlimler, bu bildirilen tûfanda ihtilaf ettiler. İbn-i Abbâs (r. Anh) buyurdu ki: " Bu, yâğan büyük yâğmur idi." Mukâtil bin Süleymân (r. aleyh) buyurdu ki: Ekinlerin boyunu aşan bir yâğmur olup, bütün ekinleri helâk etmişti". Dehhak (r. Aleyh) dedi ki: "Tufan suda boğulmaktadır." Mücahid ve Ata (r. aleyhima); "Çabuk öldüren bir veba idi. Resullah'dan ( s.a.v.) böyle bildirildi' dediler. Vehb bin Münebbih (r. alehy); "Yemen dilinde tâuna tufan derler" dedi.

Allahü teâlâ, bu kavmin yâni Kıbtîlerin kızlarına tâûn hastalığı verdi. Hepsi bir gecede helâk oldu.

Bâzı âlimlerin bildirdiklerine göre, tufan, su ile olan musibettir. Allahü teâlâ onların üzerlerine şiddetli yâğmur yâğdırdı. Helâk olacak hâle geldiler. İsrâilloğulları ile Kıbtîlerin evleri birbirlerine bitişik ve karışık idi. Kıbtîlerin evleri su ile doldu. Boyunlarına kadar suya gömüldüler.  Oturan boğuluyordu. Ama isrâiloğullarının evlerine bir damla su girmedi. Su, onların olduğu yerde toprağın üzerinden akıp gitti. Kıbtîler bir şey ekemediler, bir iş yapamadılar. Tufan bir hafta devam etti. Çok sıkıntı çektiler. Mûsâ aleyhisselâma; Rabbine duâ et, bu azâbı bizden kaldırsın. Sana îmân edeceğiz ve İsrâiloğullarını seninle göndereceğiz" dediler. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, Allahu teâlâya duâ etti ve tufan kesildi: O sene önceki yıllardan çok ot, hububat ve meyve oldu. Ülkeleri yeşerdi ve bolluk göründü. Fakat yine nankörlük ettiler: "Biz bunu hiç beklemiyorduk. Bu su bizim için bir nîmet oldu. O yâğmur yâğmasâydı, buna kavuşamazdık" dediler. Bol mahsul ve meyveye, Hz. Mûsânın duâsı bereketiyle kavuştuklarını anlamadılar. Bir müddet rahat ettiler. Fakat yine îmân etmediler ve İsrâiloğullarını göndermediler. Bu defâ, eski yaptıklarından daha şiddetlisini yapmaya başladılar.

Fir'avn ve kavmi, tufan ile yola gelmediler. Yine uslanmadılar. Azgınlık ve taşkınlıkta, Mûsâ aleyhisselâmın sözleri kabûl etmekte, İsrâiloğullarına eziyet ve sıkıntı vermekte devam ve ısrar ettiler. Bunun üzerine Allahu teâlâ, Kıbtılerin ekinlerine çekirgeler gönderdi. Çekirgeler bütün ekinleri, meyveleri, ağaçların yaprak ve çiceklerini yiyip bitirdi. Hattâ; kapılarını, elbiselerini, eşyâlarını evlerinin çatılarını, tahtalarını, demir çivilerini bile yediler. Evlerin içine döküldüler. Çekirgeler doymamak illetine yâkalanıp, ne varsa durmadan hep yediler. İsrâiloğullarının evlerine girmediler. Böylece bu hâdisede onlara hiç zarar gelmedi. Kıbtıler şaşırdılar ve zor duruma düştüler. Üzerlerine azâb çökünce, yeniden Hz. Mûsâya yâlvâdılar. "Eğer bu azâbi üzerimizden kaldırması için Rabbine duâ eder de bizi bu beladan kurtarırsan, mutlak sûrette îmân edeceğiz ve İsrâiloğullarını serbest bırakacağız. Seninle berâber göndereceğiz"dediler. Çekirgelerin tasâllutu bir hafta sürmüştü. Hz.Mûsâ duâ edince, Allahu teâlâ çekirgeleri kaldırdı. Bu da bir mûcize idi. Mûsâ aleyhisselâm sahraya çıktı ve asâ ile doğu tarafına işâret etti. Çekirgelerin hepsi geldikleri gibi gidip, bir tâne bile kalmadı. Fir'avn ve kavmi rahata kavuştular, bir ay huzur içinde yaşadılar.

Fakat sözlerinde durmayıp, inanmadılar. Sonra Allahü teâlâ, onların üzerine bit (güve) musîbetini gönderdi. Şöyle ki, Mûsâ aleyhisselâma, ayn-i Şems denilen köydeki kızıl kum tepesine doğru yürümesi emrolundu. O kum tepesine vardı. Tepe erimiş, serpilmiş büyük kum yığını idi. Asâsı ile oraya vurdu. Hemen Kıbtîlerin üzerlerine bit dökülmeye başladı. Ağaç, mahsül, ot ve benzerlerinden ne varsa, bitler onlara dadandılar. Hiçbir şey bırakmayıp, ne varsa silip süpürdüler. Elbiselerinin ve derilerinin içine girip ısırdılar. Birisi yemek yese, yemeğine dolarlardı. Hattâ birisi, hiçbir böceğin tırmanamıyacağı yüksek bir direk yapıp, üstüne yiyecek koysa ve sonra yemek için oraya çıksa, yemeği, bu bit, yâhut güvelerle dolu bulurdu.

Fir’avn tâifesine o zamâna kadar, bu belâdan daha büyük bir belâ gelmemişti. Saçları, derileri, kirpikleri, kaşları hep bitle doldu. Hattâ derileri, çiçek hastalığına tutulmuş gibi bir şekil aldı. Bitler uykularına mâni oldukları gibi, rahat da bırakmadılar. Netîcede hiçbir çâre bulamayıp, âciz kaldılar.

Bitin ne olduğundan âlimler ihtilâf ettiler. Sa’îd bin Cübeyr (r. aleyh), İbn-i Abbâs hazretlerinden rivâyetle dedi ki: “Bit; buğdayda hâsıl olan güvedir.” Ebû Talha’dan (r.aleyh) kara sinek olduğu bildirildi. Mücâhid, Süddî, Katâde, Kelbî ve başkaları (r. aleyhim); “Kanatsız küçük çekirgedir” dediler. Ma’mer bin Müsennâ’nın, Katâde’den (r. aleyhima) bildirdiğine göre, çekirge yâvrusudur. Abdurrahmân bin Eslem; “Piredir”; Atâ; “Bilinen bittir”; Ebû Ubeyde; “ Ufak kenedir” dedi. Ebu’l-Âliye ise; “Allahü teâlâ, hayvanlarına kene gönderdi. Bütün hayvanları yiyip, bir şey bırakmadılar ve kaçamadılar” dedi.

Kendilerine bitlerin mûsâllat olduğu günlerde, Kıbtılerden bir kimse, un yapmak için değirmene on ölçek hububat koysa, üç ölçek alamazdı. Bitler, hemencik yiyip bitiriverirlerdi. Artık dayanamadılar. Hz. Mûsâ’ya gelerek feryad ettiler ve; “Ey büyük âlim! Biz tövbe ediyoruz. hatâlarımıza pişmân oluyoruz. Rabbine bizim için duâ et! Sana verdiği peygamberlik ahdi hürmetine bizden bu azâbı kaldırsın” diye yâlvardılar. Mûsâ aleyhisselâm duâ edince, Allahü teâlâ bu belâyı da kaldırdı ve bitler bir hafta sonra hiç kalmayıp, yok oldular. Kıbtıler de tekrar rahata kavuştular.

Fakat yine verdikleri sözde durmadılar. Eski çirkin ve kötü işlerini yapmaya başladılar. “Biz, bir gün hâriç, Mûsâ’ya bizim âlimimiz demedik. Fir’avn’ın izzetine yemin ederiz ki, onu ebedîyyen tasdîk etmeyeceğiz ve ona tâbi olmayacağız” dediler.

Bunun üzerine, bitlerin yok olmasından otuz veya kırk gün sonra, Mûsâ aleyhisselâm onlara bedduâ etti. Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma vahyedip, Nil’in kenarına gitmesini ve asâsını nehre sokup; yâkınını, uzağını, yukarı ve aşağı seviyesini işâret etmesini emr etti. O da öyle yaptı. Ardından hemen kurbağalar vak vak diye bağırarak her taraftan koşuştular. Seslerini yâkında ve uzakta olanlar duydu. Sonra Nil’den çıktılar. Bir karartı, siyah bir bulut gibi, şehre doğru hareket ettiler. Ansızın Kıbtılerin her yânını kapladılar. Onların avluları, evleri ve kapları kurbağa ile doldu.

Çamaşırını, kabını, yiyeceğini ve içeceğini açan, içinde muhakkak kurbağa bulurdu. Oruran çenesine kadar kurbağa gömülür, konuşmak isteyenin ağzına kurbağalar sıçrar, yâtağında yâtan uyanınca, üzerinde birbiri üstünde kaynaşan kurbağalar bulur, bu yığından sağa ve sola dönemezdi. Yemek için ağzını açanın ağzına, yemekten önce kurbağa girerdi. Yoğurdukları hamura pişirdikleri yemeğe karışırlardı Ateşlerine kurbağalar atlar, söndürürler, yemeklerine girip bozarlardı. Ateşte ve sıcak suda kurbağalara bir şey olmuyordu. Kısaca Kıbtı tâifesine çok büyük eziyet verdiler. Şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemez oldular.

Hazret-i İkrime,ibn-i Abbâs’dan (r. anhümâ) bildiriyor ki, bu kurbağalar, kara kurbağası idi. Allahü teâlâ onları Fir’avn’a gönderince, emre uydular. Kendilerini ateşte kaynayan çömleklere atarlardı. Emre uydukları için, Allahü teâlâ, o yemeği soğuk yapar, kurbağalara zarar gelmezdi. Darda kalıp, Fir’avn’a başvurdular. Çâre bulunamadı. Sıkıntıdan ölecek duruma geldiler. Şehir ve yollar, ayakları ile ezdikleri, ölü kurbağalarla doldu. Her taraf kurbağadan geçilmez oldu. Ağlayıp, Mûsâ aleyhisselâma şikâyette bulundular. “Bu belayı bizden kaldır. Bu sefer tövbe ederiz ve bir daha eski hâlimize dönmeyiz” dediler. Mûsâ aleyhisselâm onlardan sözlerinde duracaklarına dâir ahd aldı. Sonra Hak teâlâya duâ etti ve beladan kurtuldular. Sağ kalan kurbağalar Nil’e gitti. Bir hafta üzerlerine bela olarak kaldıktan sonra, ölü kurbağaları, Allahü teâlâ bir rüzgar gönderip bertaraf etti. Bir ay, bir rivâyette kırk gün rahat içinde yaşadılar.

Fakat Kıbtıler hiç uslanacak gibi değillerdi. Üzerlerine musibet gelince yâlvarıp yâkararak, ağlayıp sızlanarak kurtulmak için Hz. Mûsâya gidiyorlar; azâbın üzerlerinden gitmesi hâlinde tövbe edip, îmân edeceklerini, bir daha eski hâllerine dönmeyeceklerini bildiriyorlar, bu husûsta kat’ı söz veriyorlardı. Mûsâ aleyhisselâm da duâ edip, musibet gidince, onlar verdikleri sözde durmuyorlardı. Aradan kısı bir zaman geçmeden yine eski hâllerine dönüyorlar, azgınlık ve taşkınlığa devam ediyorlardı.

Kurbağa musibetinin kaldırılmasından sonra, yeminler ederek, yâlvararak verdikleri ahde yine sadakat göstermediler. Küfür ve başka bozuk amellerine yine döndüler. Sanki önceki hâller hiç olmamış, kendilerine hiç bela gelmemiş gibi bozuk işlerine devam ettiler.

Mûsâ aleyhisselâm onlara bedduâ etti. Bu sefer, musibet olarak Allahü teâlâ onlara kan gönderdi. Şöyle ki, Hz. Mûsâya nehre gidip asâ ile vurması vahyedildi. Nehre vurunca, Allahü teâlâ Nil nehrini kan olarak akıttı ve Fir’avn tâifesinin bütün suları kan oldu. Kıbtıler, nehirlerden, kuyulardan aldıkları suların kan olduğunu gördüler. Bu durumdan Fir’avn’a şikâyet edip; “Biz bu kan belasına tutulduk. İçecek başka bir şeyimiz de yok” dediler. O da; “Mûsâ size büyü yaptı”dedi.

Su alınan bir kuyunun başında, İsrâilloğullarından ve Kıbtılerden birer kişi bulunsa, İsrailoğlunun doldurduğu, saf su; kıbtınınki ise kıpkırmızı kan kesilirdi. Bir isrâilli ile bir kıbtı aynı kabdan su içseler; yine kıbtıye kan, İsrâiloğluna su olurdu. Hattâ Fir’avn’ın ailesinden susayan bir kadın, İsrâilloğullarından bir kadına gelir ve bana senin suyundan ver derdi. O da ibriğinden veya güğümünden su verir; su, kıbtının kabına dökülünce hemen kan olurdu. Hattâ, önce kendi ağzına al, sonra benim ağzıma dök derdi de; İsrâiloğullarından olan kadın, böyle yapıp kıbtının ağzına dökünce, su yine kan olurdu. Hâlbuki Nil nehri, ekinlere ve ağaçlara su olarak akardı. Kıbtıler, gidip oradan içseler, kan olurdu. Bu günlerde Fir’avn çok susadı. yâş ağaçları yeyip, rahatlamak istedi. Ağzına alıp çiğneyince acı ve tuzlu oldu. Yedi gün böyle devam etti. Yedikleri içtikleri kan oldu.

Zeyd bin Eslem (r. aleyh) buyurdu ki; “Kıbtıler bu durumdan iyice daralınca, Mûsâ aleyhisselâma gelip, “Bizim için Rabbine duâ et. Bu kan belasını bizden kaldırısın. Sana îmân edeceğiz ve İsrâiloğullarını seninle birlikte göndereceğiz. Bu sefer kat’i söz veriyoruz. Artık bir daha sözümüzden dönmeyiz” dediler.

Her bela ve musibetin gelmesinde, bunun kaldırılması için kıbtılerin Hz. Mûsâya nasıl yâlvardıkları, ne yeminler ederek söz verdikleri; nihâyet o musibet üzerlerinden kaldırılınca, nasıl sözlerinden döndükleri, ahidlerine sadakat göstermedikleri hakkında A’raf sûresinin 130-136.âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki: “Biz Fir’avn’ın kavmi, kıtlık, kuraklık ve meyvelerin noksanlığıyla ibtilâ ettik. Ta ki düşünsünler, ibret alsınlar da küfür ve isyândan vazgeçsinler.

Fir’avn kavmi, kendilerine bir iyilik (bolluk ve ucuzluk) geldiği zaman, bu bizim içindir, biz buna layık ve müstehakız derlerdi. Eğer onlara, kötülük (kuralık, kıtlık ve bela gibi istenmeyen bir şey) gelse, o zaman da; bu hâl, Mûsânın (a.s.) ve ona tâbi olanların uğursuzluğudur derlerdi. Dikkat edin, iyilik ve kötülüğü yâratmak ancak Allahü teâlânın kudretiyledir. Lâkin onların çoğu bunu bilmezler.

Bir de Fir’avn’ın, Mûsâ’ya (a.s.); “Sen bizi büyülemek için her ne kadar nişan, alamet getirsen (ve bu, mûcizedir desen) de biz aslâ sana inanacak değiliz” dediler.

Böyle olunca biz de onlara, birbiri ardınca, apaçık alametler olarak; tufan çekirge; kummel (bit) kurbağa ve kan gönderdik (ki bu alamet ve musibetlerin her biri bir hafta devam etti ve her iki musibed arası bir ay veya kırk gün oldu.) Fakat onlar yine îmânı kabûlden imtinâ ettiler. Çok kibirlenip, îmânı kabûlden kaçındılar. Küfürleri üzere kâim oldular.

Vaktâ ki, onların üzerlerine (yukarıda zikrolunanlardan ayrıca) bir azâb daha çöküverdi. (“Tefsır-i Mazharî’de buyruluyor ki: “Sa’îd bin Cübeyr hazretleri; “Âyet-i kerîmede ricz kelimesiyle zikrolunan azâb taundur” dedi. Daha önce geçen, asâ, yed-i beydâ mûcizelerinin yânında; kıtlık, tûfan, çekirge, bit kurbağa ve kan mûcizelerinden sonra tâûn; mûcizelerinin dokuzuncusu olmaktadır. Tâûn kıranı geldiğinde, yâlnız bir günde Kıbtılerinden yetmiş bin kişinin öldüğü bildirilmiştir. Bu azâb da üzerlerine çökünce, Fir’avn ve kavmi, Hz. Mûsâya)dediler ki: “Ey Mûsâ! (Rabbin sana, duâ ettiğin zaman kabûl edeceğini vâd etmiştir. İşte) sana verdiği bu ahd (veya sana verdiği peygamberlik) hürmetine Rabbine duâ et. Eğer bu azâbı üzerimizden kaldırıp, def edersen, mutlak sûrette, kat’ı olarak ahdediyoruz, söz veriyoruz ki, sana îman edeceğiz ve İsrâiloğullarını seninle berâber göndereceğiz.”

(Onların Hz. Mûsâya böyle yâlvarmalarından sonra, Mûsânın (a.s.) duâsı sebebiyle) biz üzerlerinden azâbı kaldırıp, ulaşacakları bir vakte, (suda boğulup helâk olmalarına veya ölümlerine) kadar kendilerine müsâde ettik. Fakat, bir de ne görülsün, onlar ahidlerinde durmuyorlar, îmân etmekten kaçınıyorlar ve verdikleri te’mînata aslâ riâyet etmiyorlar.”

“(Kıbtıler, azâbı gördükleri zaman, Mûsâ aleyhisselâma); “Ey büyük âlim! Duânı kabûl edeceğine dâir sana olan vâdi, ahdi hürmetine bizim için Rabbine duâ et de, bu azâbı bizden def etsin. Eğer azâb bizden def olursa, şüphesiz biz seni tasdîk edip, hidâyet buluruz.

Vakta ki Mûsâ’nın (a.s.) duâsıyla biz onlardan azâbı def ettik, kaldırdık.

Onlar ise hemen o zaman ahidlerini bozdular; (sana tâbi olup, yola geleceğiz, hidâyete kavuşacağız) sözlerinden hemen caydılar.” (Zuhruf sûresi: 49-50)

Nihâyet, çok yâlvarmaları ve söz vermeleri sebebiyle, Mûsâ aleyhisselâm yine duâ etti ve o bela da üzerlerinden kalktı. Şöyle ki, Hz. Mûsâya, asâsı ile nehre bir daha vurması emr olundu. Bildirilen şekilde vurunca nehir saf su oldu.Diğer suları da böyle temiz oldu.

Fakat onlar yine hainlik ettiler. Yine eski vaziyetlerini değiştirmediler. İman etmediler ve yine verdikleri sözde durmadılar. Tekrar bildiklerini yaptılar.

Nevf Bikâli (r. aleyh) isminde bir zât, bundan sonraki durumu şöyle anlattı: Mûsâ aleyhisselâm sihirbazlara galip geldikten ve; tûfan, çekirge, bit, kurbağa ve kan mûcizelerinin musibetlerinden sonra, yirmi sene daha onlar arasında kalıp, davetine devam etti. Kırk sene kaldığı da rivâyet edilmiştir. Peygamberliğinin bildirilmesinden o zamana kadar Fir’avn ve onun kavmi olan kıbtıler devamlı karşı çıkmışlardı. Gördükleri mûcizelerden ve başlarına gelen belalardan hiç ibret almamışlar, kat’iyyen hidâyete yânaşmamışlardı.

Hz. Mûsâ, Fir’avn ve kavminin azgınlıklarını, küfürlerini, hakîkate uzaklıklarını ve kibirli hâllerinin devamlı olduğunu görünce, onlara bedduâ etti. Hârûn aleyhisselâm da, amin dedi. Yunus sûresinin 88. Âyet-i kerîmesinde, Mûsâ aleyhisselâmın, Allahü teâlâya şöyle duâ ettiği bildirilmektedir: “Ey bizim Rabbimiz! Şüphe yok ki sen, bu Fir’avn’a ve onun kavminin ileri gelenlerine dünya hayatında çeşit çeşit mallar (elbise, binecek ve başka mallar) ve zînet (süs) verdin ki, onlar insanları senin dîninden ayırmak için çalışırlar. Ey Rabbimiz! Bunların mallarını helâk eyle ki, azgınlık ve taşkınlık yapmaya mecalleri kalmasın. Kalblerini bağla, mühürle ki, onlar elem verici şiddetli azâbı görmeyince îmâna gelmeyecekler.”

Allahü teâlâ, Hz. Mûsânın yaptığı ve Hz. Hârûn’un amin dediği duâyı kabûl buyurdu. Nitekim yine Yunus sûresinin 89. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Allahü teâlâ onlara buyurdu ki, her ikinizin duâsı kabûl olundu. Şimdi siz doğru yolunuzda devam edin. (Duânız üzere sâbit olun. Acele etmeyin. İstediğiniz, vakti gelince hâsıl olacaktır. Yoksa acele etmek sûretiyle) Allahü teâlânın vâdini bilmeyenlerin yoluna uymayın.”

“Arais-ül-Mecalis”de Allahü teâlânın, Mûsâ aleyhisselâma yine şöyle vahyettiği bildirilmiştir:

“Fir’avn takımının elinde bulunan para ve zînet eşyâlarını İsrâiloğullarına bırakırım. Mukaddes toprağa kadar onların ihtiyaçlarında ve hizmetlerinde işe yârarlar. Bunun için bugün sevin ve bayram et! Sen ve kavmin ibâdet edip, bana şükr edin, beni zikr edin ve bana tazimde bulunun, bana ibâdet edin! zirâ ben yâkında size zaferimi gösteririm, sevilenleri kurtarır, düşmanları helâk ederim. Fir’avn’ın kavminde bulunan süs, zînet ve diğer kıymetli şeyleri kullanmanız için size veririm. Çünkü onlar, o zaman kendilerinin düştüğü belâdan, kalblerine size karşı korku saldığımdan, ellerinde olanları vermemezlik edemezler.”

Zaman akıp giderken, Hz. Mûsâ, tebliğine ve insanları iki cihan saâdetine davete devam ediyor, bu husûsta hiçbir fedakarlıktan çekinmiyordu. Kendi soyu olan İsrâilloğulları ona îmân edip tâbi olmuşlar, Fir’avn ve kavmi olan Kıbtîler ise devamlı karşı çıkmışlardı. İnanmamaları sebebiyle Kıbtîlere zaman zaman çeşitli bela ve musibetler gelmiş, onlar, her musibet gelişinde Hz. Mûsâya yâlvarmışlar; belanın üzerlerinden gitmesi hâlinde mutlaka îmân edeceklerini, İsrâilloğullarını onunla berâber göndereceklerini söyleyip, bu husûsta yeminler ederek yâlvarmışlardı. Hz. Mûsâ duâ edip, bela üzerlerinden gidince, yine eski hâllerine dönmüşler ve bunlardan hiç ibret almamışlardı.

Kıbtıler, İsrailloğullarına yaptıkları zulüm ve haksızlıkta da çok ileri gidiyorlardı. Hele başları olan Fir’avn ne yapacağını şaşırıyor ve yerinde duramıyordu. Hz. Mûsâyı katletmeye bile kalkıştı. Bâzı tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre, Fir’avn’ın veziri arasında îmân edip, îmânının gizleyenler vardı. Bunlar, Fir’avn’ın Hz. Mûsâyı öldürme teşebbüsüne karşı çıktılar: “O, senin korktuğun gibi, tehlikeli bir kimse değildir. Sen onu öldürmeye kalkarsan, herkes bunu yanlış anlar. İnsanların kalbine şüphe sokmuş olursun. Kavmin, senin ona ilimle, kuvvetli delillerle cevap veremediğini, âciz düştüğünü, bu sepeble onu öldürmeye kalktığını düşünür...” dediler. Zâten hakîkatte de vaziyet öyle idi. Fir’avn, aczinin anlaşılmaması için bir şey diyemiyor, fakat iyice sabırsızlanıyordu. Nihâyet, Mûsâ’yı (a.s.) öldürmeye kat’î kararlı olduğunu, etrafındakilerin kendisine mâni olmamalarını söyledi. Nitekim, bu husûsta Gâfir (Mü’min) süresinin 26. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Fir’avn, kavmine dedi ki: “Bırakın beni, Mûsâyı katledeyim de o, Rabbine duâ etsin. (Bakalım Rabbi, benim onu öldürmeme mâni olabilecek mi?) zirâ ben, onun, sizin dîninizi değiştireceğinden (sizi bana ve putlara ibâdetten ayıracağından) yâhut yeryüzünde fesâd çıkaracağından (kendisine tâbi olanların çoğaltarak sizinle harbedeceğinden korkuyorum.”

Yâni, Hz. Mûsâya, mûcize ve maneviyat cihetinden karşı çıkamayıp mağlub olan Fir’avn, maddiyata teşebbüs etti. “Beni kendi hâlime bırakın. Bana mâni olmayın. Mûsâyı öldüreyim. Eğer dediği gibi, Rabbi her şeye kâdir ise çağırsın Rabbini! Rabbi de, benim onu öldürmeme mâni olsun. Onu kurtarsın” diye bağırdı. Fakat böyle yapması, başkalarına karşı cesâretli görünmeye çalışmaktan, korkaklığını ve acizliğin izhar etmekten başka bir şey değildi. zirâ Hz. Mûsânın hakîkaten bir nebi olduğunu bilir, fakat, cehâlet ve inad ile, bile bile inkar eder, karşı çıkardı. Hattâ onu öldürmeye kalkması lafta kalır, buna aslâ cesâret edemezdi. “Onu öldürmeme mâni olması için Rabbini çağırsın...” derken, Allahü teâlânın, peygamberini elbette koruyacağını bilirdi. Bununla berâber, hakîkî hâlini bildirmemek için etrafındakilere çıkışır; “Siz beni kendi hâlime bırakmıyor, yapacağım işe mâni olup, karşı çıkıyorsunuz. Yoksa şimdiye kadar ben onu çoktan hâlletmiş, sesini kesmiş idim” derdi. Ayrıca; “Mûsânın sizin dîninizi değiştirmesinden ve yeryüzünde fesâd çıkararak memleketinizi elinizden almasından korkuyor, endişe ediyorum. Bundan dolayı, bırakın beni. Onu öldüreyim. Siz de fesâddan kurtulup rahat olun” diyerek onları, Hz. Mûsâya karşı tahrik ediyor, kışkırtıyordu. zirâ insanın mühim iki husûsiyetinin olduğunu ve bunlarda aslâ fedakarlık yapamadığını herkes bilir. Bu husûslarda kat’iyyen gevşek davranmaz ve bu iki husûsu muhâfaza etmek için canını vermek dahil, hiçbir fedakarlıktan çekinmez. Bu iki husûstan birincisi dîn, ikincisi ise nâmus ve memlekettir. İşte Fir’avn, kavmini Hz. Mûsâya karşı tahrik ederken; insanların bu hislerini harekete geçirmeye çalışıyor, onu öldürmeye kalkmasında kendini haklı göstermeğe uğraşıyordu.

Mûsâ aleyhisselâm Fir’avn’ın bu teşebbüslerinden, onun tehdidinden Allahü teâlâya sığındı. Bu husûsta Gafir (mü’min ) sûresinin 27. âyet-.i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Mûsâ (aleyhisselâm, Fir’avn’ın tehdidini işitince, yânında bulunanlara); “ Hesab gününün hak olduğunu tasdîk etmeyen (âhirete inanmayan ) her kibirli insanın şerrinden, benim ve sizin rabbiniz olan Allahü teâlâya sığınırım” dedi.”

Tefsir âlimlerinden bâzısı bu âyet-i kerîmenin tefsirinde buyuruyor ki: “Hz. Mûsâ, Fir’avn’ı çok kibirli olması ve âhırete îmân etmemesi gibi iki sıfatıyla bildirdi. Burada Fir’avn’a temas edilmeyip bu sıfatların bildirilmesiyle, sâdece Fir’avn’dan değil, bilakis, bu iki sıfatın bulunduğu kimselerden sakınmak ve şerlerinden Allahü teâlâya sığınmak lâzım geldiğine işâret buyurulmuştur. Çünkü, Allahü teâlânın mahlûkuna eziyet, ancak bu iki sıfatla olur. Yâni tevâzu üzere bulunup, alçak gönüllü olan, kibirlenmeyen ve âhirete îmân eden, hesab gününü düşünen kimse, değil insanlara, hiçbir mahlûka zarar ve eziyet veremez, onun yüzünden hiç kimse ziyan görmez. Son derece kibirli olan, âhırette hesab vereceğine inanmayan kimse ise, zaten katı kalbli olduğundan, kalbinde şefkat ve merhamet bulunmaz. Hesaba çekilmek, Cehennem düşüncesi ve azâb korkusu olmadığından hiçbir şeyi işlemekten çekinmez. Ondan her fenâlık beklenir. Ayrıca, düşmanın şerrinden, sair bela ve musibetlerden kurtulmanın çâresi, Allahü teâlâya yâlvarmak ve O’na sığınmak olduğu bu âyet-i kerîmede bildirilmektedir.”

Allahü teâlâ Fir’avn’ın tehdidini, buna karşı Hz. Mûsânın Allahü teâlâya sığınıp, başka bir şey yapmadığını zikrettikten sonra, onun tevekkülünün netîcesi olarak, Fir’avn’ın etrafında bulunan bir mü’nin vasıtasıyla, Hz. Mûsâ yâ yârdım ettiğini bildirerek, meâlen buyuruyor ki:

“Fir’avn ailesinden ( yâkınlarından ) îmânını gizleyen mü’min bir kimse (ki, ismi Hazkîl olup, Hz. Mûsâ, Mısır’dan Medyen’e gitmeden evvel, Fir’avn ve adamlarının onu öldürmeye teşebbüs ettiklerini haber veren zattır. İşte bu zat, Fir’avn’ın da bulunduğu meclisde) şöyle söyledi: Siz; “Benim Rabbim yâlnız bir olan Allahü teâlâdır” diyen bir kimseyi (haksız yere hemen) öldürüverir misiniz? Hâlbuki o size Rabbinizden açık mûcizeler ve delillerle geldi. Şâyet o bir yâlancı ise yâlanının vebali kendinedir. (dalayısıyla onun yâlanından size bir zarar gelmez.) Eğer sözünde sadık, doğru ise, dünya azâbından vâdetmiş olduğu şeylerden bâzısı size isâbet eder. ( Dolayısıyla ona su-i kasdde bulunmaktan sakınmalısınız. zirâ, sadık olduğu takdirde, su-i kasdınızın netîcesinde vaki olacak kötülük size âittir. O hâlde, o doğruysa da, yâlancıysa da hayatına kasd edilmemelidir.) Şüphesiz allahü teâlâ, işlerinde haddi aşan ve yâlanı âdet edinen kimseleri hidâyete erdirmez.

Ey kavmim! Bu gün, memlekette (Mısır’da) mülk, zahirde, görünüşte sizindir ve (İsrâiloğullarına) gâlibsiniz. Fakat ( Mûsâyı öldürmekle) Allahü teâlânın azâbı bize gelirse, o azâbdan bizi kim kurtarabilir? O azâbtan kurtulmak için bize kim yârdım edebilir?

Bunun üzerine fir’avn dedi ki: “ Ben size ancak kendi kendime hak gerçek olarak gördüğüm şeyi emrederim ve ben sizi doğru ve gerçek yoldan başka bir yola iletmem. ( Doğru ve gerçek gördüğüm fikrim ise Mûsânın katlolunmasıdır).”

O mü’min olan (Hazkîl ismindeki ) kimse, sözüne devam ederek dedi ki “ Ey kavmim ! Peygamberlerini yâlanlamaları sebebiyle, Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelen kavimlerin başlarına gelen vak’alar ( Şiddetli azaplar) gibi, Mûsâyı yâlanlamanız ve ona zarar vermek için saldırmanız sebebiyle, ( Şiddetli azâbın olduğu) öyle bir günün size de gelmesinden korkuyorum. Allahü teâlâ kullarına zulüm murad etmez. ( Günahları olmayanlara azap göndermez. Dalayısıyla siz bu düşündüyünüz fiili, Hz. Mûsâyı katletmeyi terk edin, zulüm yapmak düşüncesinden vazgeçin ki, azâba müsTâhâk olmayasınız.)

Ey kavmim ! gerçekten ben, sizin için ( insanların birbirine nida ettiği, bağırıp ) çağırışma gününden ( Kıyamet gününden ) korkuyorum. ( kıyamet günü öyle bir gündür ki, siz o günün şiddetinden, günahınızın çokluğu sebebiyle üzerinize gelen azaptan ) gerisin geriye kaçarsınız ve o günde sizi Allahü teâlânın azâbından kurtarıcı hiçbir kimse bulunmaz ve Allahü teâlânın hidâyete erdirmediği, şaşırttığı kimseyi, hiçbir kimse hidâyete erdiremez.

Allahü teâlâya yemin ederimki, Mûsâ’dan evvel Yûsuf aleyhisselâm da birtakım açık mûcizelerle size geldi de; o zaman onun getirdiği dînde ve o dînin emirlerinde, şüphe ve tereddüt içinde sâbit ve daim oldunuz. Hattâ o vefât ettiğinde; “Artık bundan sonra Allahü teâlâ peygamber göndermez” dediniz. ( Bu sözünüzle hem Yûsuf’u ( a.s.) hem de ondan sonra gelecek peygamberleri tekzip ve inkar ettiniz. Hz. Yûsuf’u inkar edenler, yâlanlayıp karşı çıkanlar, aslında o mü’min kişinin kendilerine hitab ettiği, orada bulunan kimseler değildi. Onların, çok öncelerde gelen dedeleri idi. Lâkin baba ve dedelerin kabahatleri evlâda nisbet olduğundan, o, onlara; “ Siz inkar ettiniz, yâlanladınız...” demektedir. Şu hâlde siz şiddetli inadınız sebebiyle, Hz. Yûsuf’un getirdiği dînden faydalanamadığınız gibi, Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği dînden de istifâde edemezsiniz. Çünkü fikrinizde isâbet yok, dalaletlt ısrarınız ise pek çoktur. ) İşte Allahü teâlâ haddi aşan ve hak teâlânın emrinde şüphe edici olan kimseyi böyle şaşırtır.” ( Gafir(mü’min) sûresi : 28-34 )

“Yine o mü’min olan zat (önceki sözlerinin onlara pek tesir etmediğini görerek nasîhatlerine devam edip ) şöyle söyledi: “ Ey kavmim! Gelin, bana itâat edin, tâbi olunki, sizin doğru yola hak dîne kavuşmanıza delâlet edeyim.

Ey kavmim! ( Dünya lezzetine mağrur olup aldanmayın. Bilinki ) bu dünya hayatı çabuk biticidir. Ancak fâni bir eğlencedir. Az bir nasiplenmedir. ( güneşin gölgesi gibi çabuk geçer. Uykudaki rüyâ gibidir ki, uyanınca hiç birşey kalmaz. Rüyâda gördükleri ile mağrur olan ne kadar ahmaktır. Gayret edecekseniz çalışacaksanız: dünya için değil, âhiret için çalışın çünkü dünya hayatı geçicidir.) âhiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir. Oranın sonu yoktur.

Bir günah işleyen kimse ancak o günahın karşılığı kadar cezâ görür. fakat, erkek olsun kadın olsun herhangi bir kimse mü’min olur ve sâlih ameller işlerse onlar Cennete girer ve orada hesapsız rızıklarla mükafatlandırılırlar.

Ey kavmim! Nedir bu başıma gelen? Ben sizi, ( Allahü teâlâya îmân etmeye, ) azâbı ilâhîden kurtulmaya davet ediyorum. Siz ise beni ( günahkarlar için hazırlanmış olan) cehenneme çağırıyorsunuz. Siz beni Allahü teâlâyı inkar etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. ( ki Allahü teâlâya ortak koşmamı istediğiniz şey, ilâh olmaya aslâ layık değildir.) Hâlbuki ben sizi ilâh olmanın bütün vasıfları kendisinde bulunan, herkese galip, azap etmeye ve kullarının hatalarını mağfiret etmeye kâdir olan Allahü teâlânın dergahına davet ediyorum.

Elbette beni kendisine ibâdete davet ettiğiniz putlarınızın hiçbir kudreti yoktur. ( bir dilek ve ihtiyaç kendilerine bildirilse, kabûl etmeye, ihtiyacı gidermeye gücü yetmez. Elinden bir şey gelmez. Ne dünya, ne de âhiret menfaatinden hiçbir fayda temin edemez.) Hepimizin dönüp varacağı yer, Allahü teâlânın huzurudur. Dalalet ve azgınlıkta haddi aşanların hepsi cehennemliktir.

Yakında ( azap gördüğünüzde) benim size söylediklerimi hatırlarsınız ( ve birbirinize şu cereyan eden hâdiseleri hatırlatırsınız. Lâkin hiç fayda vermez.) Ben bütün işlerimi Allahü teâlâya havale ederim. O’na ısmarlarım. zirâ Allahü teâlâ kullarını görücü, kullarının bütün hâllerini bilici ve herkesin ameline göre karşılığını vericidir.” ( gafir( mü’min) sûresi 38-44)

O mü’min zat, Fir’avn ve yânındakilere böyle söyleyip, onları îmâna, putlara ibâdeti terk etmeye davet edince, onlar onu öldürmeye kastettiler. O da onlardan ayrılıp, süratle uzaklaştı. Fir’avn onu yâkalamak için nice kimseleri vazifelendirip gönderdi. “ Tefsir -i Mevakıb “ da bildirildiğine göre, o zat bir dağa çıkıp orada ibâdetle meşgul olmaya başladı. Vazifeliler oraya geldiklerinde onun nâmaz kılmakta olduğunu ve etrafını birçok vahşi hayvanın kuşattığını gördüler. Vahşi hayvanlar ibâdetle meşgul olan mü’min zata herhangi bir zarar vermezlerdi fakat, oraya gelenleride, katî yen ona yâklaştırmazlardı. Nitekim yine mü”min sûresinin 45. Âyeti kerîmesinde meâlen; “ Allahü teâlâ, onu, Fir’avn’ın ve adamlarının hîlesinden, onun hakkında düşündükleri kötülüklerden muhâfaza edip korudu...” buyruldu.

Bu arada Mûsâ aleyhisselâm tebliğ vazifesine devam ediyor, hiçbir şekilde vazifesinden geri durmuyordu. İsrâiloğullarının ona bağlılıkları, Fir’avn ve kavmimin endişeleri, bunlardan çekinmeleri daha da artıyordu. Beni isrâil den Hz. Mûsâ gibi büyük bir peygamberin çıkması, İsrailoğullarının, hemen onun etrafında toplanıvermeleri, Kıbtîleri elbette rahatsız ediyordu. Bu hâlden en çok müteessir olup kaygılanan da Fir’avn idi. Onlar kuvvetlenip, Kıptilere galip olacak hâle gelince korkuları daha da arttı.

Fir’avn, Nil nehrinin kenarında husûsi bir çardak ( oturma yeri) hazırlattı. Orada oturuyor, gelip geçen İsrâiloğullarını, Mûsâ aleyhisselâma tâbi olmaktan vazgeçmeye çağırıyor, onları kendi dînine davet ediyordu. Tatlı ve okşayıcı sözlerle onların muhabbetlerini cezbetmeye çalışıyordu. Onun, insanları aldatmak muhabbetlerini kazanmak için söylediği sözlerden bâzıları, Kur’an-ı Kerim de şöyle bildirilmektedir:

“Fir’avn ( kavmin ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplulukta); ey eşraf! Ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum dedi.” ( Kasâs sûresi : 38)

“Fir’avn, kavmi içinde nida edip dedi ki: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değilmidir. Bu ( Nil nehrini meydana getiren ) nehirler ( ki dört tâne olup isimleri; Mülk, Tûlûn, Dimyât ve Tenîs dir. Bunların hepsi toplanıp Nil nehri olarak) benim köşklerim ve bahçelerim arasında akmıyormu? ( bunların hepsi, benim, Mûsâdan daha efdal olduğumu göstermiyor mu? ) eftaliyetimi, üstünlüğümü görmüyormusunuz? ” ( Zuhruf sûresi : 51)

“(Fir’avn; kavmine karşı kendini gâyet büyük ve üstün, Hz. Mûsâyı ise pek küçük ve hakir göstermek için; ) “ Yoksa ben neredeyse meramını anlatamayacak kadar hakir ve zayıf durumda olan bu Mûsâdan daha hayırlı değilmiyim. ( Zannediyorsunuz? Elbette ben ondan üstünüm) dedi.” ( Zuhruf sûresi : 52)

“( O zamanda bir kimseyi reisliğe, başkanlığa seçmek isteseler, onun kollarına altından bilezikler ve boynunada altından gerdanlıklar takılır, bunlar o kimsenin başa getirilmiş olduğuna alamet sayılırdı. Fir’avn bunuda ileri sürerek kavmini kandırmak istedi ve;) eğer o dâvâsında sadık olsa, hakîkaten peygamber olsa Rabbi katından ona altından bilezikler verilir yâhut onunla berâber onun peygamberliğini tasdîk edici ve peygamberlik dâvâsında ona yârdım edici melekler gelirdi. ( görünürde bunlardan hiçbirisi yoktur. Şu hâlde dâvâsı doğru değildir. ) dedi.

Böylece Fir’avn kavmini tahfif etti, küçümsedi. Onlar da ona itâat ettiler. Gerçekten onlar, Allahü teâlâya taadten ayrılmış fasık bir kavim idiler.” ( Zuhruf sûresi: 53-54)

Fir’avn iki sene müddetle, Nil nehri kenarında yaptırdığı çardakta oturup, bu ve benzeri sözleri söylemeye devam etti. Kendi noksan ve bozuk düşüncesine göre İsrâiloğullarını Hz. Mûsâya tâbi olmaktan ayıracak, böylece Hz. Mûsâ yâlnız ve kimsesiz kalacak; yâlnız kalınca da Fir’avn onu öldürecekti. Bunun için gayret sarfediyordu. Fakat bu müddet zarfında İsrailoğullarından hiç biri ona iltifat etmedi. Sözlerine kulak asân çıkmadı.

Kıbtîlerin ileri gelenleri, Mûsâ ile başa çıkamadı, onu yok edemedi diye Fir’avn’a serzenişte bulunmaya, onu ayıplamaya başladılar. Bu husûsta A’raf sûresinin 127. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “ Fir’avn’ın kavminden ileri gelenler, Fir’avn’a dediler ki: Sen Mûsâyı ve kavmini, insanları sana muhâlefete (yâni bildirdiği hak dîne) davet edip böylece yeryüzende ( Mısır’da) fesâd çıkarsınlar ve sana ve ilâhlarına ibâdeti terk etsinler diye mi bu yerde bırakacaksın? ( Bunun için mi böyle serbest bırakacaksın? İşte bak, sihirbazlara gâlib geldiler de onlar, hep birden ona îmân etti. Böyle giderse bütün insanların azar azar ona tâbi olmalarından endişe ediyoruz. Hâl böyle olunca onlar çoğalır, Mûsâ’ya (a.s.) yârdım ederler. Yeryüzünde fesâd çıkarırlar. Mısır memleketinde seni dînlemeyip, yâni kendi dînlerini hâkim kılıp, seni kendi dîninle başbaşa bırakırlar. yâlnız başına kalırsın. Onların bu sözlerine karşı) Fir’avn şöyle söyledi: biz de ( daha evvel, yaptığımız gibi) İsrailoğullarının çocuklarını öldürürüz, kadınlarını sağ bırakırız. Elbette bizim onlar üzerine kahredici bir gâlibiyetimiz vardır.”

“Tefsir-i Hazin” de bildirildiğine göre Fir’avn, kavmi için birçok ilâhlar edinmişti. Kavminden olanlara o putlara ibâdet etmelerini emreder ve onlara; “ Bunlar sizin ilâhlarınızdır. Ben ise, o ilâhlarınızla birlikte sizin rabbinizim” derdi. Bu husûsta değişik rivâyetlerde bildirilmiştir.

Bu âyet-i kerîmenin tefsirinde bildiriliyor ki : Kavmin ileri gelenlerinin, Mûsâ aleyhisselâmı ve ona tâbi olanları böyle serbest bırakmamak, bir hâl çâresi düşünmek için Fir’avn’a ikazda bulunmalarına, Fir’avn şöyle cevap vermişti: Bundan sonra onları oldukları hâl üzere terk etmeyiz. Ne icap ediyorsa onu yaparız. yapacağımız şey onların nesillerini kesmektir. Fakat, şimdi onların hepsini birden bir defâda katledersek yanlış anlaşılır. Onlara karşı dîni bakımdan aciz kalıp, zulme yöneldiğimiz zannedilir. Bu ise kavmimizin bizim hakkımızda yanlış düşünmesine sebep olabilir. O hâlde yapacağımız şey, bunu, zaman içinde yâvaş yâvaş yâni belli etmeden hâlletmektir. Bundan sonra onların yeni doğan çocuklarından erkek olanları öldürür, kız çocuklarına dokunmayız. Kızlarını kendi kavmimizden olanlarla evlendiririz. Oğulları olmayınca kızlarını da kavmimizden olanlarla evlendirince artık nesilleri devam etmez...”

Fir’avn böyle söylemekle hem kavminin ileri gelenlerini yâtıştırmış hem de maksadını açıklamış oldu.

“Tefsir-i Hazin” de bildirildiğine göre, Fir’avn, Hz. Mûsâyı öldürmeye, dövmeye ve hapsetmeye cesâret edemezdi. Çünkü ona bir zarar vermekten aciz olduğunu bilirdi. Fakat etrafına hâlini belli etmemek, kuvvetli görünmek ve elinden bir şey gelmediğini sezdirmemek için böyle sözler söylüyordu. Kavmi ise onu anlayamıyor hakîkaten güçlü kuvvetli zannediyor Hz. Mûsâya niçin bir şey yapamadığına bir mânâ veremiyordu.

Mûsâ aleyhisselâm ve İsrâiloğulları, Kıptilerin sıkıntı vermelerinden iyice bizar oluyorlar, bunlardan kurtulmak husûsunda Allahü teâlâdan vahiy gelmesini bekliyorlardı. Nihâyet Allahü teâlâ Hz. Mûsâya, İsrâiloğulları ile birlikte Mısır’dan çıkıp Kudüs’e mukaddes topraklarına gideceklerini vahyedip : “ Fir’avn ve kavminin elinde bulunan para ve ziynet eşyâlarını İsrâiloğullarına bırakırım. Mukaddes toprağa kadar onların ihtiyaçlarında ve hizmetlerinde işe yârar...” diye buyurunca Mûsâ aleyhisselâm bildirilen şekilde yaptı. Tespit ettikleri bir günü sevinç ve bayram günü ilan ettiler. Bu bayram gününde kullanmak üzere, Fir’avn ve ailesinden ziynet eşyâlarını emanet olarak istediler. Allahü teâlâ bu ziynet eşyâlarını, Mûsâ aleyhisselâma ve İsrâiloğullarına vermeyi dilediğinden, onlara, o sırada Fir’avn’ın ve yâkınlarının kalplerine Hz. Mûsâya ve kavmine karşı bir rağbet verdi. Böyle olunca, onlar, üzerlerinde ve hazînelerinde bulunan bütün ziynet eşyâlarını Hz. Mûsâya verdiler.

Rivâyete göre Fir’avn’ın ve adamlarının dünyalık olarak, altın, gümüş, yâkut, inci, mücevher gibi benzeri süs ve ziynet eşyâlarının haddi hesabı yoktu. Bütün bu altın ve diğer kıymetli eşyâlar, İsrâiloğullarının eline geçince, yolculukları (hicretleri) sırasında kendilerine lâzım olacak nakit de bulunmuş oldu. Zaten bu para ve ziynetler İsrâiloğullarının idi. Fir’avn ve kavmi onlardan zorla almışlardı.

Hz. Mûsâ Allahü teâlâya yâlvarıp, duâsı kabûl edilince, Fir’avn’ın ve kavmimin ellerinde bulunan bütün eşyâ, un eledikleri elekler ve hattâ una varıncaya kadar herşeyleri taş oldu. Fir’avn’ın ve kavminin eşyâlarının taş ve böylece mallarının mahvolması husûsunda âlimlerden çeşitli nakiller ve rivâyetler gelmiştir.

Muhammed bin Ka’b el-Kurazi ( r.aleyh) der ki: “ Ömer bin Abdül’aziz (r.aleyh) bana, Allahü teâlânın Fir’avn ve kavmine gösterdiği dokuz âyetten ( alametten) suâl edince; Tufan, çekirge, bit, kurbağa, kan, asâ, beyaz el, malları mahv ve denizin yârılmasıdır” diye cevap verdim. Ömer; “ilim böyle olur” dedi. Sonra Abdül-aziz bin Mervan’a ulaşmış bir torba getirdi. Bir de ne göreyim içinde Fir’avn’ın eşyâsından kalanlar vardı. İkiye bölünmüş bir yumurta çıkardı, taş olmuştu. yârılmış bir ceviz çıkardı, o da taşlaşmıştı. Aynı şekilde nohut ve mercimekte vardı. Bunlarında hepsi taşlaşmış idi.”

Muhammed bin İshak, Mısır’da bulunan Şamlı bir kimseden naklederek şöyle anlatır: “Yıkılmış bir hurma ağacı gördüm. Taşlaşmıştı.İsrâiloğullarının elinde bulunan zînet, mücevherât ve benzeri süs eşyâsı dışında, Fır’avn ve kavminin ellerinde  olanların hepsini Allahü teâlâ taş etmişti.

Musâ aleyhisselâmın, İsrâiloğulları ile berâber Mısır’dan ayrılması: Mûsâ aleyhisselâm tebliğ vazifesine; Fır’avn ise insanların imân etmelerine mâni olmaya devâm ederken, yukarıda zikredildiği gibi zaman zaman onlara çeşitli musibetler geldi. Buna rağmen onlar imân etmeyip her defâsında karşı çıktılar.Nihâyet onlarda cild hastalıkları ve üç gün süren karanlık oldu. Fır’avn bunları ve mallarının helâk olduğunu görünce korktu. Hazret-i Mûsâ’nın, İsrâiloğulları ile birlikte Mısır’dan gitmesine izin verdi. Hazret-i Mûsâ da bütün İsrâiloğullarına haber verdi. Mısır’dan çıkacaklarını ve hazırlıklı olmalarını bildirdi.

Âlimler dediler ki: Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmı ve İsrâiloğullarını, Fir’avn’ın şerrinden, zarar vermesinden kurtarmak ve onlara galip getirmek dileyince ve bunun vakti gelince, Hazreti Mûsâ’ya vahyedip, İsrâiloğullarından dört evin ferdlerini bir evde toplamasını, her toplanan evde birer kuzu kesip kanının kapılara sürülmesini vahyetti ve buyurdu ki: “Düşmanlarınıza azap göndereceğim bunun için melekler gelecek. Kapısında kan olan eve girmeyecekler. Taze ekmek pişirin. Bu sizin için kolaylıktır. Sonra kullarımı gece yola çıkar. Onları denize kadar götür. Orada emrim sana ulaşır.” Mûsâ aleyhisselâm,bunları kavmine söyledi ve bildirdiği gibi yaptılar. Böylece İsrâiloğullarına âit olan bütün evlerin kapıları kanla işâretlendi. Kıptiler, İsrâil oğullarına; “ Niçin kapılarınıza bu kanı sürersiniz?” diye sordular .Onlar da;”Allahü teâlâ size azap gönderecek,  biz kurtulacağız,siz helâk olacaksınız.”cevabını verdiler. Kıptiler, “Rabbiniz size yâlnız bu alameti mi bildirdi.” deyince; “Peygamberimiz bize böyle emretti” dediler.

Sabah olunca gördüler ki, Fır’avn ailesindeki (avanesindeki ) bütün kızlar tâun hastalığına yâkalanıp, bir gecede ölmüşler. Kıptiler onların defni ve gelen musibetin üzüntüsü ile meşgul oldular . Mûsâ Aleyisselam ve kavmi, işte o zaman, denize, yâni Süveyş’e doğru geceleyin hareket ettiler.

Bu husûsta Şuâra sûresinin 52. Âyeti-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki :”Biz Mûsâ’ya (aleyhisselâm ) vahyettik ki, kulların (İsrâiloğuları )ile gece Mısır’dan çık, git!(Fir’ avn ve askeri, çıkmanıza mâni olmak için ardınıza düşecek) sizi tâkib edeceklerdir.”

Tâhâ sûresinin 77 ve 78. Âyet-i kerîmelerinde de meâlen buyruldu ki, ” Biz Mûsâ’ya (aleyhisselâm) vahyettik ki, kullarım  (Beni İsrâil) ile gece Mısır’dan  çık git! (Asânı denize vurmakla ) denizde kullarımın geçmeleri için kuru yol aç . ( Asânı denize vurunca bizim kudretimizle denizde kuru yol açılır) böylece, Fir’avn’ın size yetişmesinden ve denizde boğulmaktan korkunuz kalmasın, diye vahyettik.

Hemen, Fır’avn ordularıyla onları tâkib ettti. Derken (Mûsâ aleyhisselâm ve kavmi için açılmış olan yollara onlar da girip ilerlediler.Sonra hak teâlânınn emriyle ) duran su onların üzerlerine yıkılıvedi. Su onları kaplayıverdi.Hepsi boğulup helâk oldular.. Mûsâ da (a.s .) kavmiyle berâber kurtuldu.”

Musâ aleyhisselâmın, yânındakilerle birlikte çıkıp gittikleri gece kıptilerin her birinin evlerinde çeşitli hâdiseler oldu. Kızları öldü. Yâni Allahü teâlâ onların her birine  çeşitli musibetler ve sıkıntılar verdi. Herkes başının  derdine düşüp hiç kimse İsrâiloğullarının ayrılıp gitmelerini farkedemedi. Kıptiler o gece vefât eden kızlarını  defnetme işlerini bitirdikten sonra ortalarda İsrailoğullarından hiç kimsenin görünmemesi ile vaziyeti anladılar. Gittikleri belli olunca, daha evvel izin vermiş olmasına rağmen, “Fır’avn çok pişmân oldu. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, askerini toplayıp onları tâkib etmeye arkalarına düşmeye  karar verdi. Kızgınlığı son haddinde idi. Üstelik kızlarının ölümüne de onların sebep olduklarını iddia ediyordu. “Bunu Mûsâ ve kavmi yaptı. Kızlarımızı öldürdü. Sonra da çıkıp gitti . Hem de sâdece kendilerinin gitmesine râzı olmayıp, bizim mallarımızı eşyâlarıımızı da yânlarında götürdüler. “ dedi. Ve hemen kavminin toplanmasını,emretti. İsrâiloğullarının gitmelerine müsaade etmeyeceklerini ve onlarla harbedeceklerini söyledi.

Bu sırada İsrailogulları, önlerinde Hârûn ve arkalarında Mûsâ (aleyhisselâm) olmak üzere yollarını devam ediyorlardı. Kaynaklarda bildirildiğine göre, yetmiş yaşından büyükleri ve yirmi yaşından küçükleri hesaba katılmamak  üzere yâni hepsi harbedebilecek şekilde olanların sayısı oldukça yüksekti. .Fakat harbedecek silâh ve malzemeleri yoktu.

Fır’avn, her tarafa adamlar gönderip, memleketin dört bir köşesinde bulunan askerinin toplanmasını emretti. “Tefsir -i Tıbyan” da diyor ki:”O zamanda Mısır’da bin şehir ve on iki bin de köy vardı. Bütün  bunlarda bulunan askerleri toplanıp geldi.Bu husûsta Şuarâ sûresinin 53- 56 âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyruldu: “(Askerlerini toplayıp, İsrailoğullarının arkalarına düşebilmek için ) Fır’avn derhâl şehirlerine vazifeliler gönderdi.,(toplanan askerlere dedi ki ) İşte firâr eden Beni İsrail bize nisbetle sayıları  daha az olan bir cemâattir. Fakat böyle yapıp bize muhâlefet  etmekle bizi darıltıp, gadaba getirdiler. Fakat biz hasmımızın zararından sakınan, ihtiyatlı bulunan (harb aletlerini iyi kullanan ), bir topluluğuz.”

Âyet-i kerîmelerde de bildirdiği gibi, Fir’avn, İsrâiloğullarının gizlice ayrılıp gitmelerine fenâ hâlde kızdı. Derhâl adamlarını ve askerlerini toplayarak onların moralini kuvvetlendimek için çeşitli sözler söyledi. Onlara, dedi ki: “Firâr edip (kaçıp) gidenler, bize nisbetle az bir topluluktur. Yâni kuvvet bakımından bize karşı koyacak hâlde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir, geri döneriz.Gerçi tâkib etmesek, nereye giderlerse gitsinler desek de olur. Fakat, onlar bize muhâlefet etmekle, görüşümüzü almadan kendi başlarına çekip gitmekte bizi gadaplandırdılar.” Fır’avn böylece kavmine yâlan söylemiş oluyordu. Çünkü Mûsâ aleyhisselâma, kavmini alıp gitmek üzere izin vermişti.

Fır’avn sözlerine devamla; “Eğer bize muhâlefet edenleri, ırklarını, nesillerini kesmek sûretiyle cezâlandırmazsak hâkimiyetimize gölge düşer.Hâlbuki biz kuvvetli bir cemiyetiz. Bunlar gibi muhâliflerimize  karşı dâimâ ihtiyatlı bulunuruz ve zararlarından sakınırız “diyerek,  askerini ve ileri gelen adamlarını cesâretlendirmeye çalıştı.

Fir’avn, adamları ve askerleri bundan sonra; bahçelerini, bostanlarını, bahçelerinde bulunan çeşmelerini (akarsularını), İsrâiloğullarına daha önce verdiklerinin hâricindeki hazînelerini, oturdukları debdebeli makamlarını, hâsılı her şeylerini terkederek yola çıktılar. Onların bu şekilde İsrailoğullarının ardından gelmeleri husûsunda Şuarâ sûresinin 57-61.âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuldu ki:”Böylece, Fır’avn ve kavmini Mısır’ın (Nil nehri sahillerine yâyılmış olan, geniş), güzel bahçelerinden, bahçelein içinde kaynayan, akan pınarlarından , hazînelerinden (bu bahçelerde saklı bulundurdukları altın ve gümüş defînelerinden ) ve yüksek menzillerinden(güzel yapılmış saraylarından ) çıkardık. (Hepsi bütün rahatlarını ve mal varlıklarını terkederek, İsrâiloğulllarını tâkib için yola çıktılar.)

İşte onları Mısır’dan  çıkarışımız böyle oldu ve onlara Beni İsail’i mîrasçı kıldık. (Bildirilen bahçeler,pınarlar, hazîneler ve yüksek menziller, güzel saraylar kısaca Fır’avn ve kavminin terk ettiği bu kıymetli varlıklar, daha  sonra İsrâiloğullarının eline geçti. Süleyman aleyhisselâm zamanındâ  İsrailoğulları Mısır’ın tamamına hâkim oldular.)Vakta ki Fır’avn ve ordusu güneş doğarken, İsrâiloğullarına yâklaştı. İki ordu(İsrailoğulları  ile Fır’avn ve kavmi birbirlerini görcek kadar yâkına geldiler. İsrâiloğulları, (önlerinde Kızıldeniz’i, arkalarında Fır’avn ve kavmini görünce endişeye kapılıp,) (Musâ’ya (aleyhisselâm); “Fır’avn askeri bize yetişti. (Herhâlde biz şimdi onların elinde esir ve helâk olacağız ) dediler.”

İsrâiloğulları,Kıbtîlerin sayıca ve silâh bakımından kendilerinden çok ileride olduklarını, dolayısıyla onlarla muhârebe edemeyeceklerini, bir taraftan deniz olduğundan kaçmak ihtimâllerinin de bulunmadığını düşünerek endişeye kapıldılar. Fır’avn ve kavminden çok eziyet, zulüm gördüklerinden, onların te’siri altında kalmışlar, çok korkmuşlardı.Bu defâ da yine onlardan bir takım cezâlar göreceklerini, onların elinde helâk olacaklarını zannettiler. “Fır’avn ve askeri bize ulaşmak üzere, artık bizim için yaşamak ümîdi kalmadı” dediler.

Fakat hazret-i Mûsâ onları teselli etti. Fır’avn ve askerinin kendilerine hiçbir zarar yapamayacağı hakkında te’minât verdi. Çünkü Allahü teâlâ onları kurtaracağını vâd etmişti. Mûsâ aleyhisselâm da, Allahü teâlâ nın vâdinin hak olduğunu biliyor ve O’na güveniyordu.. İsrâiloğularına dedi ki:”Aslâ, hayır içinde bulunduğumuz hâlin hakîkati sizin zannettiğiniz gibi değildir. O mel’unlar size yetişemeyecekler ve bir zarar yapamayacaklardır.

Çünkü Rabbimin yârdım ve muhâfazası benimle berâberdir. Bana kurtuluşumuzu vâd etti. O’nun vâdinde yanlışlık olamaz. O, vâdinden aslâ dönmez. O, beni ve sizi düşmanlarımıza karşı elbette himâye buyuracaktır. Korkmaya, endişelenmeye lüzum yok.”Orada bulunanlardan biri,”nereye gideceğiz ki, önümüz deniz , arkamız ise düşmandır” dedi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm duâ etti. Bu duâyı Abdullah ibn-i Abbâs ( r.ânhüma), Peygamber efendimizden (s.a.v.) naklederek şöyle bildirmiştir.

“Arais-ül-mecalis” kitabında, Süleyman bin Mihran el-A’meş’in(r.aleyh), Abdullah ibni Abbas’danh (r.anhümâ ) şöyle rivâyet ettiği bildirilmektedir. : Resûllullah efendimiz (s.a.v.) “Musâ’nın (as) İsrâiloğulları ile denizi geçerken söylediği kelimeleri  size bildireyim mi?” buyurdu. “Evet, buyurun yâ Resullulah” dedik. Bunun üzerine;”Allahümme leke’l-Hamdü ve ileykelmüşteka, ve entel-müste’an, ve aleykettüklan, velha havle vela kuvvete, illabillahil-aliyyil azim” buyurdu. İbn-i Abbas (r. Anhümâ ); “Resûllullah’dan (sav) bunları işittikten sonra, hiç dilimden düşürmedim”demiştir.

Nitekim bu husûsta Şuarâ sûresinin 62. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki“Musâ (aleyhisselâm yânında bulananlara ); “Hayır, onlar bize yetişemez.Rabbimin yârdım ve muhâfazası benimle berâberdir. O, tez vakitte bana kurtuluş yolunu gösterir, kurtuluş verir”dedi.

Allahü teâlâ; Fır’avn’ın askeriyle birlikte Mısır’dan  çıkıp, deniz kenarında bulunan İsrâiloğullarına yâklaştığını, iki taraf askerinin birbirini gördüğünü; önlerinde deniz, arkalarında düşman ordusu olduğundan, İsrâiloğullarının endişeye kapıldıkların, Hz. Mûsâ’nın kurtulacaklarına dâir onara te’minât verdiğini beyan ettikten sonra, İsrailoğullarının kurtulduklarını haber vermiştir.

Abdullah ibni Selâm’dan  (r.anh) rivâyet edilerek bildirildiğine göre, Hz. Mûsâ denizin kenarına vardığında;”Ey her şeyden evvel var olan, her şeyi var eden, ezelî ve ebedî olan Rabbim! Bana bir çıkış yolu göster”diye duâ etti. Allahü teâlâ ona; “Asânı denize vur! “ diye vahyetti. Nitekim âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:

“Biz Mûsâ’ya (aleyhisselâm); asân ile denize vur diye vahyettik. O da vurunca, deniz parçalara (on iki parçaya ) ayrılıp yollar (on ki yol )meydana geldi. Her yolun iki yânı( yolların arası, semâya yükselen) büyük bir dağ gibi sularla kaplı, açılan yollar ise kupkuru idi. (Yolların etrâfındaki yüksek sular, Allahü teâlânın kudretiyle, hareket etmeden o şekilde duruyordu. On iki fırka olan İsrailoğullarından her fırka bir yoldan girip, selâmetle karşıya geçtiler.) Fir’avn ve kavminide İsrailoğullarına yâklaştırdık.( onlarda açılan yollardan denize girdiler. Mûsâ (a.s.) ve berâberinde bulunan İsrâiloğullarını boğulmaktan kurtardık. Sonra Fır’avn ve kavmini denize garkettik.

İşte bunda (denizin yârılıp Mûsâ aleyhisselâmın ve berâberinde olanların kurtulmalarında, Fır’avn ve kavminin boğulmasında );Allahü teâlânın kudretine, Mûsâ’nın (aleyhisselâm) dâvâsının doğruluğuna delâlet ve bir ibret vardır.Lâkin Fir’avn kavminin ekserisi onu tasdîk etmediler. (Denildi ki, Fır’avn kavminden Hz  Mûsâ’ya îmân etmiş olanlar, sihirbazların dışında sâdece şunlardır. Âsiye binti Muzahim, Hazkîl ve hanımı, Maşıta Hatun ile Meryem binti nâmûsâ isimli bir kadın.)

(Ya Muhammed aleyhisselâm ) senin Rabbin, Fır’avn gibi düşmanlarına gâlib ve Mûsâ (aleyhisselâm) gibi dostlarına merhamet sâhibidir.”Şuarâ sûresi 63-68

Rivâyete göre, Mûsâ aleyhisselâm ve yânında bulunanlar Allahü teâlânın kudretiyle denizde açılan yollara girip ilerlemeye başladılar. On iki tâne ayrı yol vardı. Her iki yol arası dağ gibi su idi.

İsrailoğulları denizde ilerlerken, bir yolda bulunan başka yoldakini bilmez ve görmezdi. Çünkü arada dağ misâli su kümeleri donmuş hâlde duruyordu.

Hz. Mûsâ’nın yânında olanlar, ona, “Ya Mûsâ (aleyhisselâm)! Biz bu yolda gidiyoruz. Fakat diğer yollara girmiş olan akrabâlarımızın hâlinin  nice olduğunu bilmiyoruz.Onlar da bizim gibi sağ ve selâmetle yollarına devam ediyorlar mı? Yoksa denizin içinde boğulup helâk mi oldular? “dediler.

Hz. Mûsâ hemen duâ etti. Allahü teâlânın kudretiyle, yollar arasında bulunan dağ gibi sular içiinde pencere açıldı.Böylece, denizden geçmekte olan İsrâiloğulları birbirlerini görerek sevindiler.Gönülleri rahatladı.

Kolaylıkla denizi geçip karşı kıyıya çıktıkları zaman, geri tarafta Fır’avn ve ordusunun önü de denize dayanmıştı. Denizde açılmış yolları ve İsrâiloğullarının selâmetle karşıya geçtiklerini görünce hayrette kaldılar. Denizde açılmış yollar, önünde apaçık duruyordu.Fakat asker, girmeye cesâret edemedi. Fır’avn askerini cesâretlendirmek için;   “Denize bakın! Düşmanlarıma benden önde yürümüş, gitmiş olan kölelerime yetişmem için, heybetinden nasıl da yârıldı. Onları yâkalayıp hepsini öldüreceğim.Yürüyün,haydi denize”diye böbürlendi.

Asker içinde, kimse denizde bulunan yollara girmeye cesâret edemedi. Hattâ Fir’avn’ın veziri olan Haman bile atını sürüp girmek isteyen Fır’avn’a mâni oldu ve;”Ben buraya çok geldim. Burada böyle bir yol yoktu. Ben korkuyorum.Bu hâlin, o adamın (Hz. Mûsâ’nın) bir hîlesi olduğunu zannediyorum.Bizim ve adamlarımızın helâk olmasından endişe ediyorum”dedi. Fır’avn onun sözlerine kulak asmadı ve denize girmek için acele ile atını ileri sürdü. At gitmek istemedi ve diretti. Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm beyaz renkli at üzerinde bir insan sûretinde oraya  geldi ve ileri atıldı. Fır’avn’ın atı, onu görünce, kişneyerek ardından denize (denizde açılmış yola ) girdi. Bundan sonra bütün ordu denize girip, ilerlemeye başladı.Aslında Fır’avn’ın kendisi de denize girmeye korkuyor, çekiniyor, fakat cesâreli imiş gibi görünmekten de geri kalmıyordu.

Fir’avn dahil orada bulunan herkes, insan şeklinde görünüp, denize giren Cebrâil aleyhisselâm kendilerinden biri zannetmişler ve bundan sonra denize girmeye cesâret göstermişlerdi. Bu sırada Cebrâil beyaz ata binmiş bir insan şeklinde önde giderken Mikâil aleyhisselâm da yine ata binmiş bir insan sûretinde Fir’avn’nın ordusunun arkasından gelerek;”Haydiçabuk olun!Önceki arkadaşlarınıza yetişin,geride kalmayın diyerek onları da ileri sürdü. Nihâyet, Fir’avn’ın askerinin ön kısmı karşı sâhile yâklaştığında arkada olanların hepsi denize gimişler, dışarda onlardan hiç kimse kalmamıştı. Yâni Fır’avn ile ordusunun ön tarafı, İsrâiloğullarının çıktıkları kıyıya, arka kısmı ise geri taraftaki sahîle yâkın idi.

Bu hâlde iken Allahü teâlâ denize, kapanarak batırmasını emretti. Hak teâlânın bu emri ile bütün yollar kapanıverdi.Fır’avn ve askerlerinin hepsi boğulup gitti. Hz. Mûsâ ve berâberindekilerin, denizi selâmetle geçtikleri;, Fır’avnile ordusunun helâk olduğu o gün, Muharrem ayının onu, yâni Aşüre günü idi. Mûsâ aleyhisselâm ve yânındakiler, bu nîmete, şükür olarak, o gün oruç tuttular.

İsrâiloğulları, karşı tarafta sahilde yüksekçe bir yere çıkmışlardı. Denizde açılmış yolların kapanması ve dalgaların çarpışmasıyla çıkan müthiş gürültüyü ve hengâmeyi duyup:”Bu sesler nedir?”diye söylenirlerken, Mûsâ aleyhisselâm onlara; “Allahü teâlâ, Fir’avn’ı ve berâberindekilerin hepsini denizde boğup helâk etti”dedi.

Bunun üzerine İsrailoğulları da bulundukları yüksekçe yerden, Fır’avn ve kavminin helâk oluşlarını seyrederek hâdiseyi gözleriyle gördüler. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki:

Ey Beni İsrail!Hatırlayın şu zamanı ki biz, o zamanda sizin deryâya girmeniz sebebiyle denizi (on iki ayrı yola ayırıp sizi kurtardık.Fır’avn ve takımını da denizde garkettik ve siz de onların nasıl boğulup helâk olduklarını sâhilden seyrediyor, onlara bakıyordunuz. “!(Bakara sûresi 50)

Rivâyete göre Fır’avn boğulacağını tam anlayınca;”Benî İsrâil’in îmân ettiği Allahü teâlâ dan başka ilâh olmadığına îmân ettim. Ben şimdi müslümanlardanım”dedi.

Bilindiği gibi, Fır’avn ve kavmine daha evvel, Allahü teâlâ nın varlığına, birliğine inanıp, îmân etmeleri, gafletten uyanmaları için O’nun kudretine alamet ve işâret olmak üzere bâzı musibetler gelmişti. Her musibet geldiğinde, Fır’avn ve kavmi Hz. Mûsâ’ya yâlvarıp “Rabbinin sana verdiği ahd(peygamberlik, duânı kabül etmek hürmetine O’na duâ et. O senin duânı elbette kabül eder. Bu musibeti bizden kaldırsın. Eğer kaldırılırsa artık biz elbette sana îmân edeceğiz. İsrailoğulları ile gitmene müsaade edeceğiz ve kat’i olarak, kesin bir şekilde söz veriyoruz ki, bir daha eski hâlimize dönmeyeceğiz. “diyorlardı. O da duâ edip musibet kaldırılınca onlar verdikleri sözü tutmayıp, yine eski hâlleri üzere devam ediyorlardı.

Âlimlerin bildirdiklerine göre Fır’avn her ne kadar boğulurken îmân ettiğini söyledi ise de bu hakîkî bir îmân, tasdîk değildi. Böyle söylemekle, kurtulacağını sandı. Kurtulsaydı küfür ve zulmüne devam edecekti.

Ayrıca bu îmân kalpden  olsa bile yeis ve ümidsizlik hâlinde olduğundan,makbul ve müteber değildir. Artık can hulkûna( boğaza geldikten sonra rûhunun çıkmak üzere olduğu sırada, insana âhiret hâlleri keşfolup hakîkatı gördüğünde, bu anda îmân etmesi de makbul ve müteber değildir. Yâni îmânın gaybi olması, insanın görmeden inanması lâzımdır.

Tefsir âlimlerinin beyanlarına göre, Fır’avn’ın îmânı sahih ve makbul değildir.

Musâ aleyhisselâm ile birlikte İsrâiloğullarının denizden selamele geçip kurtulmaları, Fır’avn ve kavminin topluca denizde boğulmaları husûsunda, başka âyet-i kerîmelerde de meâlen buyruldu ki:

Celâlim hakkı için, muhakkak ki biz, Kureyş kavminden evvel, Fır’avn kavmini de (mühlet ve çok mal vermekle )imtihan etmiştik. Kendilerine, tarafımızdan şerefli bir peygamber geldi. (ki Mûsâ aleyhisselâmdir. ) O, onlara şöyle dedi:Allah’ın kullarını(Beni İsrâil’i) bana verin.( Onları benimle gönderin. yâkalarını serbest bırakın, kendilerine azâb etmeyin) muhakkak ki, ben, Allahü teâlâ tarafından size vahiyle gönderilmiş emin bir peygamberim. Allahü teâlâya karşı tekebbür etmeyin. zirâ ben size dâvâmın doğru olduğunu açıklayan delil ile, açık mûcize ile geldim. Biliniz ki ben, beni taşlamanızdan, öldümenizden, benim ve sizin Rabbiniz olan Allahü teâlâ’ya sığınıyorum ki, O beni muhâfaza eder.

Eğer beni tasdîk ve îmân etmezseniz, beni kendi hâlime bırakınız. “(Ben hayrınızdan geçtim şerriniz bari dokunmasın. Onlar îmân etmedikleri, kendisini yâlanladıkları gibi, bilakis bir takım eza ve cefaya başlayınca ) Mûsâ (aleyhisselâm)Allahü teâlâ yâ duâ edip;”Ya Rabbi!Bunlar küfür  üzere ısrar eden bir kavimdir” dedi. Allahü teâlâ Mûsâ’ya (a.s.) vahyedip buyurdu ki, kullarım(Beni İsrâil) ile gece (Mısır’dan) çıkıp git!Fır’avn ve takımı sizin çıktığınızı haber aldıklarında ardınızdan gelirler. (Onlar mutlaka sizi tâkib edeceklerdir. )” (Duhan sûresi:17-23)

“... Biz de Fır’avn’ı ve berâberinde bulunanları, toptan denizde boğuverdik. “(İsra sûresi;103)

Fır’avn ve kavmi küfür üzere ısrar edip, âyetlerimizi yâlanladıkları ve onlara kulak asmayıp gâfil bulundukları için, biz de kendilerinden intikam almak diledik ve hepsini denizde boğduk. . (A’rafsûresi; 136)

Vakta ki Fır’avn ve kavmi, inadla ve isyânda haddi aşmakla bizi gadaplandırdı. Biz de onlardan intikam aldık. Hepsini deryâda boğup helâk ettik. Bunları sonra gelip böyle inad edecek olan kavimlere öncü bir kavim ve yine onları gelecek nesillere bir misâl ve ibret yapdık. (Zuhrül sûresi,55-56)

Musâ aleyhisselâm İsrâiloğulları ile birlikte denizi geçince Allahü teâlâ Hz. Mûsâ’ya buyurdu ki) Kavminle denizi geçtikten sonra onu olduğu gibi bırak.(Asânı tekrar vurup açılmış olan yolları kapatma . Açık bırak. ) zirâ Fır’avn ve askeri o yollara girip garkolacaklar, boğulacaklardır. (Duhan sûresi;24)

Şüphesiz biz, Beni İsrai’i, Fır’avn’ın ihanet edici azâbından (onları köle gibi kullanmalarından oğlanlarını öldürüp kız evlâdlarını bırakmalarından aşağılık işlerde çalıştırmalarından ve bunlar gibi ihanet ve hakaretlerinden) kurtardık. Şüphesiz ki, Fır’avn, İsrâiloğullarına gâlib olmakla şerde haddi aşanlardan idi. (Duhan sûresi,30-31)

Ey İsrâiloğulları!hatırlayın şu zamanı ki, o zamanda biz sizi (atalarınızı ) Fır’avn’ın ve kavminin zulüm ve haksızlıklarından kurtarmıştık. Onlar size azâbın şiddetlisini yüklerler, çirkin olanını tattırırlardı. (Bir kısmınıza yapı yaptırır.,bâzınıza çift sürdürür, kiminize ekin ektirir, bir çoğunuzu kendilerine hizmet ettirir. kalanlarınıza ise iş yaptırmaz fakat vergi alırlardı. )Hattâ kuvvetinizi, üstünlüğünüzü kırmak için, doğan evlâdınızdan erkek olanları öldürürler,, kızları ise sağ bırakırlardı. İşte bu beyan olunan azâbda, Rabbiniz tarafından sizin için büyük bir imtihân vardı. (Bakara sûresi 49. A’raf sûresi 141)

Muhakkak biz, Mûsâ ve Hârûn’a (aleyhisselâm ) nîmetler verdik. (kendilerini, peygamberlik, dîni ve dünyevi menfaatler vermekle nimelendirdik. ) o ikisini ve onlara tâbi olup îmân edenleri (İsrâiloğullarını, Fır’avn’ın kendilerine gâlib olması ve denizde boğulmak gibi) büyük mihnet ve sıkıntıdan kurtardık. Onlara (o ikisine ve Beni İsrâil’e )yardım ettik de, Fır’avn ve kavmi üzerine gâlib oldular. (Saffat sûresi,114-116)

Karun, Fır’avn ve Haman’ı da helâk ettik. Mûsâ (aleyhisselâm) onlara mûcize ve açık alametlerle gelmişti. Onlar ise çok kibirlenip, yeryüzünde (Mısır memleketinde ) fesâd çıkarmışlar, îmân etmemişlerdi. Böyle olunca azâbımız onlara erişti. Hiç biri azâbdan kurtulamadılar. (Ankebût sûresi: 39)

Biz İsrâiloğullarını denizden (Kızıldeniz’den, Süveyş körfezinden ) geçirdik. Fır’avn ve askeri ise zulüm ve saldırganlıkla onların ardına düşüp denize geldiler. (Hâlbuki, deniz Mûsâ aleyhisselâm ve kavmi için yârılmıştı ve onlar selâmetle karşıya geçmişlerdi. Fır’avn ve kavmi, denizi o hâlde görünce girdiler. )Denizin ortasında bulundukları bir sırada, yolların etrafında bulunan sular kapanıverdi. Fır’avn’ın askeri boğuluyordu. Fir’avn da sular arasında kalıp, yaşamasından ümit kesip, boğulacağını anlayınca, “Beni İsrâil’in îmân ettiği Allah’dan başka ilah olmadığını tasdîk ve O’na îmân ettim. Ben de Müslümanlardanım”dedi.

(Ona) ,  Önceleri Mûsâ’yı ( aleyhisselâm ) dînlemeyip, isyân ve fesâdda bulunduğun hâlde, şimdi elinden her şey gidince ve nefsinden ,  kendinden ümit kalmayınca mı îmân ediyorsun? (denildi. Bu sözün, Allahü teâlâ  tarafından veya O’nun emriyle Cebrâil aleyhisselâm tarafından Fırn’avn’a söylendiği bildirilmiştir. )

(Ey Fır’avn ) Bu gün senin cesedini denizden çıkarıp bir yüksek mahâlle bırakırız ki, senden sonra gelenlere ibret olasın. Fakat, insanların çoğu, bizim alamet ve âyetlerimizden gâfil lerdir. Tefekkür etmezler ve ibret almazlar. (Yunus sûresi 90-92)

Rivâyete göre Hz. Mûsâ’nın Fır’avn dahil kıbtî ordusunda bulunanların hepsinin denizde boğularak helâk olduklarını bildirmesi üzerine, İsrâilooğulları, sahilden, karşıda uzak ve yüksek bir yerden onların boğulmalarını seyrettiler. Fakat sonra bunlardan bâzısı Fır’avn’ın suda boğulup helâk olmasını iyice anlayadılar. Daha önceki bildiklerine göre Fır’avn insanların ihtiyaç duyduğu bir çok şeylere muhtaç değildi. Bu bilgilerine göre, deniz suyunun kapanmasının ona zarar veremeyeceğini, yine sağ kalıp zulüm ve haksızlığa devam edeceğini zannettiler. Bu endişelerini Hz. Mûsâ’ya arzettiler. Bunun üzerine, Allahü teâlâ denize emretti. Bir dalga, Fır’avn’ın cesedini arazide yüksekçe bir tümseğin üzerine attı. Zırhı üzerinde idi. İsrâiloğulları onun cansız bedenini görüp, öldüğünü anladılar. Nitekim Allahü teâlâ, yukarıda zikredilen Yunus sûresi 92. Âyet-i kerîmesinde bunu bildirmiştir. Denildi ki, onun cesedi böyle çıkarılmasâydı, bâzı kimseler, onun ölüp ölmemesinde şüpheye düşüp helâk olmamıştır zannederlerdi.

Böylece Allahü teâlâ, İsrâiloğullarını hattâ bütün insanlığı Fır’avn gibi bir zâlimin şerrinden kurtardı. Netîcede, Mûsâ aleyhisselâm gibi büyük bir peygambere karşı gelmenin cezâsını, kavmi ile birlikte gördü.

Allahü teâlâ nın, insanları ebedî saâdete kavuşturmak için gönderdiği peygamberlere her asırda karşı çıkan ve insanların hidâyete kavuşmasını engellemek isteyen zâlimler, olmuştur. Fakat bu zâlimlerden hiçbiri, îmânı yok edememiş, Allahü teâlâ nın dîninin, dünyanın dört bir tarafına yâyılmasına mâni olamamıştır. Kendileri kahr olmuş, çok acı ve perişan hâlde saltanatlarından ayrılmışlar, zevklerine doyamadan ölümün pençesine düşmüşlerdir. İsimleri lânet ile anılmış veya unutulmuş nâmları ve nişanları kalmamıştır. Âhirette Cehennem azâbında sonsuz kalacakları gibi, dünyada zulüm ve azgınlıklarıyla insanlığa zararlı olmuşlardı. Kendileri rahat ve huzurun yânında, gönül saâdetini de bulamamışlar, mülk ve saltanatları ne kadar muhteşem görünsede devamlı rahatsız olmuşlardır. Zâlimlerin ölüp gitmeleri ile, hem memleketler, hem de insanlar rahata, huzura kavuşur. Şu beyt, Fır’avn’ın hâlini çok güzel ifâde etmektedir.

 

Ne kendi etti rahat, ne alem etti huzur,

Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr

 

Fır’avn’ın azıp ilâhlık iddia etmesine, sonunda da helâk olmasına sebep, cebbarlık yapmasıdır. Allahü teâlâ yâ âsî olan, hakkı kabûl etmemekte ısrar eden, haddi aşan kibir sâhibi zorba ve isyânkar insana, cebbâr denir.

Şu işleri yapan kişi cebbârlara benzemiş olur. Sâdece kendisini ve kendi faydasına olan şeyleri düşünmek . yâlnız kendi görüş ve hareketlerini beğenmek. Mesela, kendisini beğenerek yürümek, kasılmak kibrinden, hakir ve aşağı gördüğü için, insanlardan tarafa bakmaya tenezzül etmemek. Meclislerde, toplantı yerlerinde herkesin önüne geçmek, kendisini temize çıkarıp başkasını kötülemek gibi

İnsanların azalarında ve zahirlerinde görülen bütün bu tecebbür (büyüklenme ) ve tekebbür hareketleri, kalbin inanmamasından ve kibirli olmasından doğmaktadır. Böyle hâllerin insanda ve azalarında görünmesini tecebbür, böyle kimseye de cebbar denir. Yeryüzünde tecebbür ve tekebbür edenlerin önde gelenlerinden ve ileri gidenlerinden biri de Fır’avn idi.

Arais-ül - mecalis kitabında, Cebrâil aleyhisselâmın, Resullullah efendimize (sallallahü aleyh ve sellem) şöyle söylediği bildirilmektedir. İki kimseye kızdığım kadar hiç kimseye kızmadım. Bunlardan biri, cinlerden iblîs olup Hz. Adem’e secde etmediği zaman diğeri de insanlardan Fır’avn olup;”Ben sizin en yüce Rabbinizim “(Nâziaât Sûresi: 24) dediği zaman (En çok böyle yaptıklarında bunlara kızdım. )”

“Keşşaf tefsir’inde yukarıda meâli verilen Yunus sûresinin 92. Âyet-i kerîmesinin tefsirinde diyor ki : “... seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini, tam noksansız ve bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.”

Fır’avn’ın cesedi bir İngiliz araştırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenarında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürülmüştür. Hâdisenin olmasından bu güne kadar üç bin sene kadar çok uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Fır’avn’ın vücudu bozulmamış elleri dökülmemiş, tüyleri kaybolmamıştır.Bu hâliyle ve secde eder vaziyette, Londra daki meşhur British Müzesi’nde teşhir edilmektedir.

İşte bu hâl, Kur’an-ı kerimin fesahat ve belagatının, tam bir mûcize olduğunu açıkca  gösteren delillerden sâdece bir tânesidir.

İsrailoğullarının yolda öküze tapanlara rastlamaları:Musâ aleyhisselâm, İsrâiloğullarını, denizden geçirip, Fır’avn ve kavminin denizde helâkini de görüp seyrettikten sonra yollarına devam edip giderlerken, yaptıkları öküz şeklindeki putlara tapmakta olan bir takım insanlar gördüler. İçlerinden cahilleri, “Biz de böyle tanrı isteriz. “dediler.Musâ aleyhisselâm da, “Allahü teâlâ dan başka ilâh yoktur. Sizi O kurtardı” buyurdu . Bu husûsta, A’raf sûresinin 138-140. Âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyruldu:

“Biz, Beni İsrâil’e hâlas verip selâmetle denizi geçirdik. (Yollarına devam edip giderlerken, öküz şeklinde yaptıkları)putlara ibâdet eden bir kavme uğradılar. Onları görünce, Beni İsrâil’in cahilleri, Mûsâ’ya (aleyhisselâm), “Ya Mûsâ !O kavmin kendilerine mahsus putları olduğu gibi, bizim için de bir mabûd yap ki, biz de ona ibâdet edelim. “ dediler.

Musâ (aleyhisselâm) da onlara dedi ki:”Siz, Allahü teâlâ nın azametini, O’ndan başkasına ibâdet etmenin bâtıl olduğunu bilmeyen, cahillik eden bir kavimsiniz. Şüphesiz ki, şu putlara ibâdet edenlerin, dîn kabûl ederek içinde bulundukları hâl, kendilerin helâk edici ve işledikleri ameller de bâtıldır. “(Yaptıklarında hayır yoktur. Akıbetleri, ikab yâni şiddetli azâbdır. Mûsâ aleyhisselâm devam ederek buyurdu ki:”Yâni ) size Allahü teâlâdan gayrı bir mabûd mu taleb edeyim. Hâlbuki  O sizi, zamanınız insanları üzerine tafdil etti. Sizi faziletli kıldı. Başkalarına vermediği nîmetleri sizlere ihsân etti. “

Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, Mûsâ aleyhisselâm, kavminden cahil olanların çok çirkin ve pek yersiz olan böyle bir teklifte bulunmalarına çok üzüldü. Onlara; “Siz o kadar cahilsiniz ki, apaçık mûcize ve alametleri, görmeniz, bile size yetmiyor . Putlara tapanlara gıpta ediyor,imreniyorsunuz. Hâlbuki onların hâlleri, gıpta olunacak bir şey değildir. Çünkü o gördüğümüz kimselerin, gittikleri yol, dînleri ve yapdıkları amelleri hep bâtıldır”dedi.

İsrailoğullarının, Fır’avn’ın zulüm ve şerrinden yeni kurtulmuş olmakla, böyle bir söz söylememeleri hattâ bunu hatıra bile getirmemeleri icab ederdi. Hâl böyle iken, cahil olanları bunu söylediler.Bu olacak şey değildir. Nitekim; “ İnsanlar hiç düşünmeksizin bazan öyle sözler söylerler ki, o söze, divaneler bile şaşar”denmiştir.

Mûsâ aleyhisselâm, yine kavmindeki cahillerin uyanmaları ve bu sözlerinde ısrar üzere bulunmamaları için nasîhat verdi. Allahü teâlâ nın onları diğer insanlardan faziletli kıldığını hatırlatarak, buyurdu ki:”Hak teâlânın, sizi, Fır’avn kavminin şerrinden kurtardığını, selâmet verdiğini düşünün. Hani onlar size şiddetli sıkıntılar, meşakkatli işler vererek azâb ediyorlardı. Hattâ erkek çocuklarınızı öldürüp, kız çocuklarınızı hizmetkar olarak kullanıyorlardı. Bunlar sizin için büyük bir bela ve sıkıntı değil miydi?Allahü teâlânın, düşmanlarınızı helâk edip, sizleri kurtarması da, sizin için büyük bir nîmet değil midir? O hâlde edebe riâyet edin. O’nun nîmetlerine şükredin. Nankörlük etmeyin. O’nu bırakıp başkasına tapmayı istemeniz, pek büyük bir hata ve en büyük kabahattir.”

Allahü teâlâ, Fır’avn ve avanesini boğup, Mûsâ aleyhisselâm ve yânındakileri kurtarınca, Mûsâ aleyhisselâm, on ikişer bin kişilik iki orduyu, Fır’avn’ın şehirlerine gönderdi. Şehirler boş gibi idi. Allahü teâlâ; Kıpti kavminin ileri gelenlerini, reislerini, önderlerini askerlerini, kumandanlarını helâk etmiş; geride kadın çocuk hasta ve yâşlılarından başka kimse kalmamıştı. Ordunun birine Yûşa bin Nûn (aleyhisselâm), diğerine ise Kâlib bin Yûkna kumandanlık ediyordu. Ordular, Fır’avn’ın şehirlerine girdiler. Mal ve hazîne olarak ne varsa hepsini ganîmet olarak topladılar. Taşınabilecek olanları alıp götürdüler. Taşınamaycakları ise başkalarına sattılar.

Bu ganîmetlerin neler oldukları husûsunda, Duhan sûresinin 25-29. Âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki:”(Fır’avn ve kavmi, o denizde boğuduklarında), Mısır’da, ne çok bağlar, bahçeler, akar pınarlar, etrafında ekinler, güzel konaklar, (oturacak saraylar, yüksek köşkler, ) ülfet ettikleri, sevdikleri daha nice meyve ve nîmetlerini terk ettiler ki, onlarla nîmetlenmişlerdi. İşte biz, isyân edenlere böyle yaparız.

Biz o bağ ve bahçelere ve sair nîmetlere, kendileri ile aralarında yâkınlık ve münasebetleri olmayan, bir kavmi (beni İsrâil’i ) varis kıldık.

Küfür ve şirkleri sebebiyle helâk olmalarına, yer ve gök ağlamadı ve onlara azâb vakti geldiğinde, bir diğer vakte geciktirilmedi, kendilerine mühlet verilmedi.”

Şuarâ sûresinin 57-59. Âyet-i kerîmelerinde de meâlen buyruldu ki:”Böylece Fır’avn ve kavmi, (Mısır’ın Nil nehri sahillerine yâyılmış olan, geniş) güzel bahçelerinden, bahçelerin içinde kaynayan, akan pınarlarından , hazînelerinden (bu bahçelerde saklı bulundurdukları defînelerinden ve yüksek menzillerinden (güzel yapılmış saraylarından )çıkardık. (Bütün rahatlarını ve mal varlıklarını terkederek, İsrâiloğullarını tâkib için yola çıktılar. )

İşte onları Mısır’dan çıkarışımız böyle oldu ve onlara Beni İsrail’i mîrâsçı kıldık. (Bildirilen bahçeler pınarlar, hazîneler ve yüksek menziller, güzel saraylar daha sonra İsrailoğullarına kaldı. Bütün bu servete onlar varis oldular. )”

İsrâiloğulları Tih sahrasında : İsrailoğulları her ne kadar Fır’avn’ın zulmünden kurtulup hürriyetlerine kavuşmuşlar ise de ne garibdir ki, bir şüphe, tereddüt, itâatsizlik ve disiplinsizlik içinde idiler. Kendisine tâbi oldukları Hz Mûsâya itâatte, sözlerine uymakta gevşek davranıyorlarıdı.

İsrâiloğulları aralarında başta Mûsâ aleyhisselâm olmak üzere, Hârûn ve Yûşa’ (aleyhisselâm )gibi peygamberler bulunduğu için; çok rahmet, bol nîmetlere, rahata huzur ve saâdete kavuşuyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, nankörlük ve edebe riâyetsizlik hâlleri devam ediyordu. İsrâiloğullarının bu garib hâli unutulmamış, asırlarca insanlara ders ve ibret olarak söylenip anlatılmıştır.

Kaynak eserlerde bildirildiğine göre, İsrâiloğulları Mısır’dan kurtulduktan sonra, Tih sahrasına düştüler. Burada hoşnutsuzlukları devam eden İsrâiloğulları, Mısır’da gördükelri zulmü unutmuş gibi, Hz. Mûsâya dediler ki:”Bizi şehirlerden, mamur yerlerden çıkarıp, gölge ve örtülü olmayan bir sahraya getirdin.” Bunun üzerine Allahü teâlâ onların üzerlerine, yâğmur bulutlarına benzemeyen, beyaz, hafif bir bulut gönderdi. Bu bulut yâğmur bulutundan daha açık, hafif, hoş ve serin olup onlara gölgelik yapar, hareket ettiklerinde başlarının üzerinde birlikte giderdi. Kondukları (konakladıkları) zaman başları üzerinde dönüp durur, onları çölün hararetinden korurdu.

İsrâiloğullarına ihsân edilen nîmetlerden biri de, gökyüzünde ay görülmediği zaman, geceleri onları aydınlatan bir ışık sütunudur. Bunun üzerine İsrâiloğulları;”Gölge ve ışık tamam, ama yiyecek yok “dediler. Hz. Mûsâ’nın duâsı bereketiyle Allahü teâlâ onlara men (kudret helvası) indirdi. Kudret helvasının ne olduğunda âlimlerden muhtelif rivâyetler gelmiştir.

Demişlerdir ki, Allahü teâlâ bu menden (kudret helvasından )her gece yapraklar üzerine, her kişi için yetecek kadar bir miktarda yâğdırırdı.

İsrâiloğulları; "Ey Mûsâ, tatlı yemekten usandık. Allahü teâlâya duâ et de bize yiyecek et versin “ dediler. Mûsâ aleyhisselâm duâ etti. Allahü teâlâ onlara selvâ (bıldırcın eti) indirdi.Âlimler selvânını ne olduğunda da ihtilaf ettiler. İbn-i Abbas (r. anh ) ve birçok âlimler, bıldırcına benzeyen bir kuştur dediler. İkrime (r. anh), Hındistan’da bulunan, serçeden büyük bir kuştur dedi.       

Böylece Allahü teâlâ onlara devamlı men ve selvâ indirdi. Her kişi, bir gece ve gündüzde yiyeceği kadar alırdı.İsrâiloğulları bunun da kıymetini bilmediler ve Mûsâ aleyhisselâma;”Helva ile etten bıktık. Bakla soğan gibi şeyler isteriz” diyerek nîmete şükretmediler. Allahü teâlânın İsrâiloğullarına verdiği nîmetlerden biri de şudur: Sahrada susadıkları zaman;”Ey Mûsâ, nereden su içeceğiz?” dediler. Mûsâ aleyhisselâm onlar için su istedi. Bakara sûresinin 60. âyet-i kerîmesinde bildirildiğine göre; Allahü teâlâ, ona, “Asân ile taşa vur” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, taşlık bir yerde asâ ile bir taşa vurdu. Her bir boy için, yâni on iki sıbt için on iki pınar kaynayıp aktı ve her boy kendi suyundan içti.

Mûsâ aleyhisselâmın, asâsını vurduğu ve on iki pınarın çıktğı yer, Süveyş şehrinin doğusunda “Uyun-ü Mûsâ” ismiyle meşhurdur. Bu gün bu pınarların suyu kurumuş, bâzılarının ise suyu azalmıştır. Bu su, hurma yetiştirilmesinde çok kullanılmıştır. Mûsâ aleyhisselâmın asâsını taşa vurması birkaç defâ vukû bulmuştu.

İsrâiloğullarına verilen nîmetlerden biri de; sahrada iken, “Ey Mûsâ! Biz nereden giyecek bulacağız.”dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ elbiselerini devamlı eyledi. Elbiseleri zamanla eskiyecek yerde yenilenir, güzelleşir, eskimez, dökülmez ve çürümezdi. Uzun zaman bu hâl üzere kaldılar.

Bu husûslarla alakalı olan âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:

“Biz Tih sahrasında sizin üzerinde bulutla gölge yaptık. Size men ve selvâ gönderdik ve dedik ki: “Size rızık olarak verdiğimiz bu helâl, güzel şeylerden yiyin. (Fakat sonrası için biriktirmeyin” dedik. Buna rağmen biriktirmeye kalktılar. Biriktirdikleri ise kurtlandı, yiyemediler. Böyle yaparak itâatsizlikte bulunmakta) onlar bize zarar vermediler, bize zulmetmediler. Bilakis kendi nefislerine zulmettiler.” (Bakara sûresi. 57)

“Ey İsrâiloğulları ! biz size düşmanınız olan Fır’avn ve kavminden kurtuluş verdik ve size Tûr’un sağ tarafını vâdettik. Tûr dağının, Mısır’dan Şam’a gidecek kimselere göre, sağ tarafta bulunan mevkini Hz. Mûsâ için bir münâcât mahâlli ve Tevrât’ın nâzil olması için bir mekan olarak tayin eyledik.) (Tih sahrasında size men ve selvâ indirdik ve; “Size pak ve helâl olarak verdiğiniz rızkı yiyin. Siz verdiğiniz şeyde birbirinize taşkınlık etmeyin. (Onu biriktirmek ve küfran-ı nîmette bulunmakla haddinizi aşmayın. Şâyet böyle yaparsanız) gadabın üzerinize lâzım olur, iner. Her kime ki, azâbın lâzım olmuştur o kimse muhakkak helâk olmuştur ve uçuruma yuvarlanmıştır.

Bununla berâber, şüphesiz ki, şirkden tövbe ve îmân eden (tasdîk edilmesi icabeden her şeyi tasdîk eden), sâlih ameller işleyen (emredilen ibâdetleri yapan ), sonra da hidâyet üzere olan (Ehl-i sünnet yolunu tutan ve bu doğru yolda sebât gösterip, ölünceye kadar ayrılmayan ) kimse için ben çok mağfiret ediciyim. “ (Tâhâ sûresi 80-82)

“Biz İsrâiloğullarını on iki kabîleye, o kadar ümmete ayırdık. Tih sahrasında, susayan kavmi kendisinden su istediği zaman, Mûsâ’ya (a.s.); “Asânı taşa vur!” diye vahyettik. Assasını taşa vurunca, o taştan hemen on iki pınar kaynayıp akmaya başladı. Her kabîle su alacağı yeri bildi ve belledi. Bulutu da üzerlerine gölgelik yaptık. Kendilerine men ve selvâ indirdik. Onlara;       “Size pak ve helâl olarak verdiğimiz rızkı yiyin”dedik. ( Fakat onlar nîmete nankörlük ettiler. Böyle yapmakla ) onlar bize zarar vermediler, bize zulmetmediler. Bilakis kendi nefislerine zulmettiler.” (A’raf sûresi:160)

Tevrât-ı şerifin nâzil olmasının yâklaşması: Rivâyete göre Mûsâ aleyhisselâm, Mısır’da iken İsrâiloğullarına söz vermiş, Mısır’dan çıktıkları ve düşmanları helâk olduğu zaman kendilerine bir kitap getireceğini söylemişti. Bu kitapta, daha evvel gelmiş olan dînlerdeki bâzı hükümler, Fir’avn ve kavminin, bozup değiştirdikleri bâzı kaidelerin asılları bulunacaktı.

Allahü teâlâ, Fır’avn ve kavmini helâk ederek, İsrâiloğullarını onların ellerinden kurtarıp, düşmanlarından emin etti. İsrâiloğullarının baş vuracakları bir kitap ve şeriatleri olmadığından, Hz. Mûsâya müracaat ederek; “Ey Mûsâ ! Söz verdiğin kitabı bize getir” dediler. O da bunu, Rabb-ül-âlemine arz etti. Allahü teâlâ da ona, Tûr dağına varmasını, ağız ve bedeninin ari, tertemiz, pak olması için orada otuz gün oruç tutmasını, daha sonra kendisiyle mükamele edeceğini (konuşacağını),Tevrât-ı şêrif kitabını inzâl edeceğini ve ona yeni bir dîn vereceğini vâdetti.

Mûsâ aleyhisselâm kardeşi Hârûn aleyhisselâm, kendi yerine, İsrâiloğullarının başına vekil tayin ederek; “Sen, bunların yanlış işlerini ıslâh eyle”dedi.

İsrailoğullarına da, Allahü teâlânın vahyini bildirip; “Ben, Allahü teâlânın emri ile Tûr dağına gidiyorum. Orada otuz gün oruç tutacağım. Allahü teâlâ tarafından nâzil olacak bir kitap ve yeni bir dîn getireceğim” buyurdu.

İsrâiloğulları o kadar zulüm ve işkenceden kurtuldukları, selâmete erdikleri hâlde; kendisine inanıp tâbi oldukları peygamberin sözüne itâatte, hemen kabûl ve tasdîk etmekte gevşek davranıyorlar, onu üzüyorlardı. Bu hâllerinin, Hz. Mûsâyı gücendireceğini, Allahü teâlâyı gadablandıracağını bir Tûrlü anlıyamıyorlardı. Kavuşulan nîmetlere nankörlük etmek hâli vardı. Ne kadar garip ve şaşılacak hâldir ki, tarih boyunca insanoğlu içinde, kavuştuğu nîmete hakkıyla şükredebilen pek az olmuş, nankörlük eden daha çok çıkmıştır. Fakat, İsrâiloğullarının hâlleri daha garip, hareket ve davranışları daha  değişik, nîmete nankörlükleri pek fazla peygamberlerine itâatsizlikleri çok hayret edilecek şekildedir. Diğer ümmetler ve peygamberlerin zamanlarında, insanlar; inananlar ve inkar edenler diye iki gruba ayrılmışlar. İnananlar, cân-ü gönülden o peygambere tâbi olup hiçbir emrine karşı gelmemişler; inanmıyanlar ise, o peygambere ve ona inananlara karşı çıkıp düşman olmuşlar, hattâ harbetmişlerdir.

Fakat İsrâiloğullarının durumları çok daha değişiktir. Bunların ekserisi hem Hz. Mûsâ’ya  inanıp tâbi olmuşlar,  hem de itâatte gevşek davranmışlar, bildirdiklerine ve haber verdiklerine şüphe ve tereddüt gözüyle bakmışlardır.

Nitekim, Mûsâ aleyhisselâm peygamber olarak gelmeden evvel, Fir’avn ve kavmi onlara zulmederlerdi. Onun peygaberliğinden sonra, Fır’avn ve yâkınlarının İsrâiloğullarına olan baskı ve zulümleri daha da artmıştı. İsrâiloğulları, hem Hz. Mûsâ’ya inanıp kabûl etmişler, hem de; “Sen bize peygamber olarak gönderilmezden evvel biz eziyet görürdük. Sonra da daha fazlasıyla görüyoruz.”demişlerdi. Yâni; “Senin peygamberliğinin ne faydasını gördük ki...” der gibi serzenişte bulunmuşlardı.

Ayrıca; berâberce yola çıkıp deniz kenarına geldiklerinde arkalarından Fır’avn ile ordusunun geldiğini görünce, Hz. Mûsâ’nın Allahü teâlânını kendilerini  kurtarcağını vâdettiğini bildirmesine, bu husûsta endişe etmemeleri icabettiği husûsunda kendilerine te’minât vermesine rağmen onlar; “Sana da nereden tâbi olduk ki…”der gibi; “Sen peygamber olarak gelmeden evvel eziyet görürürdük. Sonra daha çok gördük. Şimdi ise Fır’avn askeri elinde helâk olacağız” demişlerdi.

Allahü teâlânın emri ile, denizde, onların her bir kısmı için ayrı yollar açılınca,  bu yollara, girip selâmetle giderken; “Acaba diğer yollardaki akrabâlarımız da bizim gibi böyle selâmetle geçiyorlar mı ki?” diye sormuşlardı da Hz. Mûsâ duâ edip yollar arasında bulunan dağ gibi deniz suları arasında pencereler açılıp, birbirlerini görerek, konuşarak geçmişlerdi.

Daha sonra, hazret-i Mûsâ onlarla, Fir’avn ve kavminin denizde helâk olduklarını haber vermiş, onlar da, uzaktan bu korkunç ve dehşetli hâli seyretmişlerdi. Buna rağmen; “Biz, Fir’avn’ın öldüğünü gözümüzle görmedikçe, helâk olduğundan emin olamayız diyerek, edebe riâyetsizlik etmişlerdi. Buna rağmen Hak teâlâ hazretleri denize emredip, bir büyükdalga, Fir’avn’ ın cesedini yüksekçe biryere atmıştı da, İsrâiloğulları onun cansız bedenini görmekle ancak kalpleri rahata kavuşmuştu.

Yollarına devam ederlerken öküze tapanları görünce, içlerinden câhil olanlar hemen onları heves etmişler; “Biz de böyle, elimizle tutup, gözümüzle görebildiğimiz tanrı, isteriz.”demişlerdi. Mûsâ aleyhisselâmın onları azarlaması, bu bozuk düşüncelerden şiddetle men etmesi ve nasîhatte bulunmasıyla, onlar bu isteklerinden vazgeçip tövbe etmişlerdi.

Tih sahrasında Allahü teâlâ kendilerine semâdan rızık indirdi. Buna da nankörlük yapdılar.

Nihâyet burada da, Mûsâ aleyhisselâm onlara Allahü teâlânınn vahyini tebliğ edip, Allahü teâlânın inzâl edeceği, göndereceği kitabı almak üzere Tûr-i Sînâ’ya gideceğini bildirdiği zaman, onların yukarıdaki hâlleri yine aynı şekilde devam etti. Edebe riâyetsizlikte daha da ileri gittiler. “Sen gideceksin. Bunu bana, Allahü teâlâ nâzil etti diye bir kitap getireceksin ve yine, bunu bana Allahü teâlâ vahyetti diyerek bir şeyler söyleyeceksin. Biz hakîkaten bunların Allah kelamı olduğunu nereden bileceğiz. Bizim buna inanmamızı istersen bizim yâşlılarımızdan, ileri gelenlerimizden bâzılarını seçerek yânına al götür. Hak teâlânın kelamını onlar da duysunlar, bize haber versinler ki, gönlümüzde şüphe kalmasın”dediler.

İçlerinden biri bunları duyunca, onların fikirlerine katılmadı. Böyle düşünmelerinin yanlış olduğunu bildirdi. “Siz ne tuhaf bir tâifesiniz. Ne inandığınız belli, ne inanmadığınız! hiç, Hak teâlânın kelamına şâhid istenir mi? Bu ne cür’ettir? Gidecek adamlarınızın sözleri, peygamberinizin sözlerinden, haber vermesinden daha mı kavîdir ki, sizler böyle söyleyebiliyorsunuz?” dedi.

Buna rağmen Hz. Mûsâ, tekliflerini, kabûl edip; “Kimi seçerseniz, onlar benimle gelsinler” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm,  İsrâiloğullarından seçilen yetmiş kişiyi de alarak Tûr dağına gitti. Tûr dağının eteğine geldiklerinde, Hak teâlânın emriyle otuz gün oruç tuttular. (Oraya gelmeleri, Zilkâde ayının başı idi. O ayın hepsini oruçla geçirdiler.)

Bundan sonra Hz. Mûsâ onları orada bırakıp, kendisi dağın üst kısmına (tepesine) doğru çıkarken, kendi ağız kokusunu beğenmedi. Bunu gidermek için, keçiboynuzu ağacının dalı ile dişlerini misvakladı. Başına bir rivâyette ağaç kabuğu alıp emdi. Melekler “Biz senin ağzından misk kokusu duyuyorduk. Şimdi sen o kokuyu değiştirdin” dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona, on gün daha oruç tutmasın bildirdi ve “Sen bilmez misin ki, oruç tutanın ağzının kokusu, benim katımda misk kokusundan daha temizdir.” buyurdu.

Mûsâ aleyhisselâm on gün daha oruç tuttu. Sonra dağın yükseğine çıktı. Hak teâlânın emri ile, Mûsâ aleyhisselâmın bulunduğu yerin etrafında geniş bir çevreden, yazıcı melekler dâhil, ne kadar canlı mahlük varsa Cebrâil aleyhisselâm hâriç, hepsi uzaklaştırıldı. Orada, Mûsâ aleyhisselâm, zamansız ve cihetsiz olarak Allahü teâlâ ile konuştu. Allahü teâlâ onun gözünden perdeleri kaldırınca, Mûsâ aleyhisselâm açık ve net bir şekilde Arş-ı a’lâyı gördü. Levh-il mahfûz’a yazılan yâzan, mâhiyetini Allahü teâlânın bildiği kalemin sesini duydu.

Allahü teâlâ ile konuşması, nasıl olduğu anlaşılamayan bir şekilde zamansız ve cihetsiz olarak oldu. Orada Cebrâil aleyhisselâm bulunduğu hâlde ne konuşulduğunu işitmedi. Allahü teâlâ böylece; Hz Mûsânın makam ve mertebesini daha da yükseltti.

Mûsâ aleyhisselâmın Allahü teâlâyı görmek istemesi: Hz. Mûsâ, Allahü teâlâ ile konuşma nîmetinin şevkinden onun lezzetiyle kendinden geçtiğinden, tam bir arzu ve iştiyak ile münâcâtta bulunup,”Ya rabbi! Bana kenidi göster. Sana bakayım. Cemalini göreyim”dedi. Allahü teâlâ; “Beni dünyada göremezsin . Yâni insan, dünyada bana bakmaya, beni görmeye takat getiremez. Dünya buna, müsâit değildir. Dünyada bana bakan, beni gören ölür. ..”buyurdu.

Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kelamını mekansız, cihetsiz nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde işitince, arzu ve iştiyakı çok arttı, kendinden geçti ve böyle söyledi. Allahü teâlânın kelamını işitince, kendinin dünyada olduğunu unutup, bir anda, âhiret ve Cennet hayatına kavuştuğunu zannetti.

Allahü teâlânın nûrunun, azametinin dağa tecelli etmesi: Hz. Mûsâ, Allahü teâlânın kelamını duymak lezzetini tattığı ve cemalini görmek nîmetinin çok daha fazla lezzetli olacağını da bildiği için, iştiyaki pek fazla artıp;” yâ Rabbi! Kelamını işittim. Bunun için  seni görmek istedim. Seni görüp ölmek, bana görmeyip, yaşamaktan daha sevgilidir.”dedi. Allahü teâlâ ona; “Dağa bak” buyurdu. Bu Medyen diyarında Zübeyr denilen en büyük dağ idi. Allahü teâlâ tecelliyi ona mahsus kıldı. Eğer o yerinde durursa, sen de beni görürsün” buyurup, o dağa tecelli eyledi.

Âlimler, tecellinin tarifinde değişik şeyler bildirdiler. İbn-i Abbas(r. anhümâ); “ Allahü teâlânın nûru, dağa tecelli etti. “ dedi. Abdullah bin Selâm ve Kâb-ül- Ahbâr ( r. anhümâ ) ise; “ Allahü teâlânın azametinden dağa tecelli eden, iğne deliği kadardı. O’nun azametinin bu kadarı, dağı yerle bir etti. “ dediler..

Bu husûsta Enes bin malik (r. anh), peygamber efendimizden (s.a.v.) şöyle rivâyet etmiştir. Resullulah efendimiz(s.a.v .) Allahü teâlânın, azamet nûrunun dağa tecelli ettiğini bildiren âyet-i kerîmeyi okudu.Bu tecellide, Allahü teâlânın nûrunun çok az bir kısmının tecelli ettiğini işâret ederek; “Şöyle” buyurdular ve baş parmaklarını işâret parmaklarının üst boğumu üzerine koydular.”

Bâzı âlimler şöyle bildirmişlerdir.” Allahü teâlâ, yetmiş bin perde arkasından dirhem kadar bir nûr gösterdi. Bu nûr, dağı yerle bir etti. O anda bütün sular tatlı oldu, bütün deliler akıllandı, bütün hastalar iyileşti, ağaçlardaki dikenler döküldü, yeryüzü yeşillendi ve çiçeklendi, mecusilerin ateşi söndü, putlar yüzükoyun yere yıkıldı.”

Dağa tecelli olunmasıyla dağın hâlinin nice olduğu husûsunda da âlimlerden değişik rivâyetler bildirilmiştir: Bâzı âlimler, tecelli sebebiyle, dağın parça parça olup her parçasının bir yere gittiğini, bâzıları, dağın toprak olduğunu bâzıları, dağın eriyip yere geçtiğini; bâzıları da yıkılıp denize düştüğünü bildirmişlerdir.

Allahü teâlâyı mü’minler Cennet’te görecektir. Fakat, nasıl olduğu bilinmeyen bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmiyeni anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Belki gören de, nasıl olduğu bilinmeyen bir hâl alır ve öyle görür. Bu, bir muamma, bir bilmecedir ki, bu dünyada, evliyanın büyüklerinden seçilmişlere, bildirilmiştir. Bu derin, güç mes’ele herkese gizli iken, bunlara hakîkat olmuştur. Bunu, Ehl-i sünnetten başka, ne mü’minlerin fırkaları, ne de kâfirlerin bir ferdi anlayamamıştır. Bu büyüklerden başkası Allahü teâlâ görülemez, demiştir. Bunlar bilmedikleri şeyleri gördükleri şeylere benzeterek düşündükleri için, yânılmıştır. Böyle benzetmelerin, ölçmelerin, bozuk netîce vereceği meydandadır. Bu gibi derin mes’elelerde îmân şerefine kavuşmak ancak Muhammed aleyhisselâmın sünnetine yâni, yoluna uymak ışığı ile nasib olur. Allahü teâlâyı, Cennet’te görmeğe inanmak şerefinden mahrûm olanlar, bu saâdete kavuşmakla nasıl şereflenebilir ki, “ İnkar eden, mahrûm kalır” sözü meşhurdur. Cennet’te olup da görmemekte uygun değildir. Çünkü, dînimiz Cennet’te olanların hepsi görecektir diyor. Bir kısmı görecek, bir kımı görmeyecek demiyor.

Cennet de, herşey gibi, Allahü teâlânın mahlûkudur. Allahü teâlâ, mahlûklarının hiç birisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahlûklarının bâzısında O’nun nûrları zuhûr eder. Bâzısında ise, O kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleril zuhûr ediyor. Taşda, toprakda ise etmiyor. Allahü teâlâ, her mahlûkuna aynı nisbetde ise de, mahlûklar birbirlerinin aynı değildir.Allahü teâlâ dünyada görülemez . Bu alem, O’nu görmek nîmetine ku-avuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen yâlancıdır, iftiracıdır. Doğruyu anlıya mamıştır. Bu dünyada, bu nîmet nasib olsaydı, herkesden önce, Mûsâ alehisselam görürdü. Peygamberimiz ( s.a.v.) miracta, bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Cennet’e girdi. Oradan gördü. Yâni, âhirette görmüş oldu. Dünyada görmedi. Dünyada iken, dünyadan çıkdı, âhirete karışdı ve gördü.

Allahü teâlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünkü Allahü teâlânın işleri akıl ile anlaşılmaz. Dünya işlerine benzemez. (Fizik ve kimya bilgileri ile ölçülemez) Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ, madde değildir. Cisim değildir. ( Element değildir. Karışım, bileşik değildir. ) sayılı değildir. Ölçülemez hesab edilmez. O’nda değişiklik olmaz. Mekanlı değildir. Bir yerde değildir. Zamanlı değildir. Önceki sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı O’nun hiçbir şeyini anlıyamaz. O’nun nasıl görüleceğini de kavrayamaz.

Mûsâ aleyhisselâmın  Tûr-i Sînâ’ya gelmesi, otuz gün ve sonra on gün daha oruç tutması, Allahü teâlâ ile mukalemesi, konuşması ve Allahü teâlâyı görmek dilemesi bunun dünyada mümkün olmadığının bildirilmesi, Allahü teâlânın dağa tecelli etmesi husûslarında âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki;

“Biz, Mûsâya otuz gece (oruç tutmasına karşılık kendisine Tevrât’ı vereceğimizi yâhut  kendisiye konuşacağımızı) vâdettik. (Otuz gün Zilkâde ayını, oruçlu olarak geçirdi. ) Sonra ona on gün daha ilâve ettik.( Zilhicce’nin ilk on gününü de oruçlu geçirdi.)Böylece ibâdet için Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceye tamamlandı.( Bu âyet-i kerimede Hz. Mûsâya vâd ve emredilen zamanın gece olarak bildirilmesi husûsunda, âlimler demişlerdir ki; Hz. Mûsâya oruç tutulması emredildiğinden, oruç, hilâli görmekle, orucun başlama ve bitmesi gece ile alâkalı  olduğundan, âyet-i kerîmede gece lafzı kullanılmıştır. ) Mûsâ(a.s.) kardeşi Hârûn’a, “ Kavminin arasında benim hâlifem olarak bulun, İşlerinde düzeltilmesi icabedenleri ıslâh eyle. Bozgunculuk edenlerin yoluna tâbi olma. !” dedi.

Vaktâ ki Mûsâ, bizim tayin ettiğimiz vakitte, Tûr-i Sinâ’ya geldi. Allahü teâlâ ona, vasıtasız olarak kelâmını (sözünü ) işittirdi. ( Cebrâil aleyhisselâm Hz. Mûsânın yânında iken, Hak teâlânın ona ne söylediğini işitmedi. Hz. Mûsâ Allahü teâlânın  bizzat kelamına muhatap olmanın lezzetinin şiddetinden, O’ nu görmek de diledi. Bu iştiyakını Allahü teâlâya arzedip); “ Yâ Rabbî! Bana kendini göster, sana nazar edeyim” dedi. Allahü teâlâ; “ Sen beni ( dünyada göremezsin” buyurdu. ( Âlimler burada buyuruyorlar ki: Buradan Allahü teâlânın görülmesi caiz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, peygamberlerin mümkün olmayan bir istekte bulunması muhâldir, düşünülemez. Nitekim Allahü teâlâ; “Ben görülmem” veya; “ Bana nazar edemezsin, bakamazsın” buyurmadı. “ Hiçbir beşerin, bana  dünyâda nazar etmeye, beni görmeye tâkatı yoktur. Her kim dünyâda bana nazar edecek, beni görecek olsa, o anda ölür” buyurdu. Hz.Mûsâ, “ yâ Rabbî! Seni görüp ölmem, seni görmeden yaşamaktan bana daha sevgilidir” diye arzedince, Allahü teâlâ); “ Fakat şu dağa nazar eyle. Eğer o dağ yerinde durabilirse, sen de beni görmeye takat getirebilirsin buyurdu. Allahü teâlânın azametinden ve nûrundan çok az bir parçası dağa tecelli ettiğinde, o azamet ve nûr, dağa zâhir olduğunda, dağ parça parça oluverdi. Mûsâ da (a.s.) dağın parçalanmasının dehşetiyle düşüp bayıldı. Kendine gelip ayıldığında, Rabbini tazim ederek; “ yâ Rabbî! Seni her ayıb ve kusurdan tenzih ederim.( Senin emrin ve iznin olmadan bu şekilde  bir istekde bulunduğum için, ) sana tövbe ettim. ( Senin dünyada görülemeyeceğini anladım. ) Ben mü’minlerin, îmân edenlerin evveliyim dedi. (Çünkü bir kavme peygamber olan zâtın îmânı, o kavimde bulunan mü’minlerin îmânlarının hepsinden evveldir. ( Araf sûresi; 142-143)

“ Hak teâlâ, Mûsâ’ya (a.s.) buyurdu ki: “ yâ Mûsâ! Ben, seni peygamber göndermemle ve vasıtasız olarak seninle konuşmamla, zamanındaki bütün insanlara seni mümtâz kıldım. Seni seçtim. O hâlde sen, benim sana ihsân ettiğim, peygamberlik ve diğer nîmetlerimi al ve  nîmetlerime şükredenlerden ol” ( Araf sûresi; 144)

Tevrât’ın nâzil olması: Hz. Mûsânın, Allahü teâlâ ile olan mükâlemesinden ve dağın yârılıp parçalanmasından sonra, orada, Tevrât-ı şerîf levhâlar hâlinde nâzil oldu.

Tefsîr âlimlerinden bâzılarının bildirdiklerine göre; Tevrât’ın nâzil olması, Zihicce ayının onunda yâni Kurban bayramı günü olup, o gün Cuma idi.

Tevrat’ın yedi veya on levha hâlinde nâzil olduğu bildirilmiştir.Tevrât-ı şêrif, kırk cüz idi.Tevrât’ın ve İncil’in sonradan bozulduklarını, Kur’an-ı kerim haber vermektedir.

Tevrat nâzil olurken, başlarında Cebrâil aleyhisselâm olmak üzere, her harf için bir melek vazifelendirilmişti . Bu melekler, Tûr dağının başında, Tevrât’ı Hz. Mûsâya takdim ettiler.Tevrât’ın içindeki hükümlerin mes’uliyeti, Allahü teâlânın emirlerinin ehemmiyeti sebebiyle, Tûr dağı korktu ve çatladı.

Nitekim bizim kitabımız olan Kur’ân-ı Kerîm için de, Haşr sûresinin 21. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki. “ Eğer biz bu Kur’an-ı bir dağ üzerine inzâl etseydik ( ve o dağa anlayış ve idrak verseydik ) sen o dağı, Allahü teâlânın korkusundan baş eğmiş, dağılıp parça parça olmuş görürdün. İşte şu misâlleri biz insanlara beyan ederiz ki, insanlar kendi hâllerini düşünüp, ibret alsınlar, uyansınlar da Hak teâlâya muhâlefet etmesinler.”

Hazret-i Mûsânın Tûr dağındaki münâcâtları: Mûsâ aleyhisselâm, Tûr dağındaki münâcâtında, Allahü teâlâya; “ yâ Rabbi! Hangi kulların sana sevgilidir?” dedi. Allahü teâlâ da;” beni zikr edip, unutmayan kullarım” buyurdu. “ Hangi kulların en iyi hüküm verir?” dedi. “ Hak ile hükmedip, nefsine uymayanlar buyurdu.”Hangi kulların daha büyük âlimlerdir?” dedi. “ bildiğini insanlara öğreten, doğruya götüren sözü dînleyen, kötü sözden kaçınan” buyurdu. “ yâ Rabbi! Hangi kulunun ameli daha hayılıdır?” dedi.m “Dili yâlan konuşmayan kalbi günah ile meşgûl olmayan ve zinâ yapmayan” buyurdu.

Abdullah İbni Mes’ud (r. anh) buyurdu ki: Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i sînâda gözünden perdeler kaldırılıp, Arş-ı a’lâya kadar her şeyi görünce arşın gölgesinde bir kulun oturduğunu gördü ve; “Ya Rabbi, bu kimdir? dedi. Allahü teâlâ da; “Rabbinin ihsânı ile insanlara verdiğine hased etmeyen ana-babasına iyilik eden koğuculuk yapıp dolaşmayan bir kuldur” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm “ yâ rabbi! Vâkî olan hatamı ve senin bildiğin kusurlarımı mağfiret eyle. Nefsimin vesvesesinden ve kötü amelimden sana sığınırım.” dedi. Hak teâlâ, “Bu sana yeter” buyurdu. “ yâ Rabbi” yapacağım amellerden sence en sevgilisi hangisidir?” dedi. “Beni hatırlayıp, unutmaman” buyurdu. “ Amel bakımından hangi kulun iyidir?” dedi. “ Dili yâlan söylemeyen, kalbi fâcir olmayan, ferci zina etmiyen, güzel ahlaklı mümin buyurdu. “ En kötü amel işleyen kulların, hangileridir? dedi.” kötü ahlaklı fâcir ( âşikâre ve devamlı günah işleyen ), gece ölü gibi hareketsiz gündüz ise tembel olan “ buyurdu.

Sâmirî’nin, buzağı heykeli yapması hâdisesi: İsrailoğulları içinde Sâmirî isminde biri vardı ki, bunun, İsrailoğullanın Sâmirîler, adlı kabîlesinden olduğu, Kirmân beldesinden sığıra tapan bir kabîleden gelip, Mısır’a yerleştiği rivâyet edilmiştir.

Sâmirî hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Yukarıda anlatıldığı üzere, Mûsâ aleyhisselâm, İsrâiloğulları ile birlikte Kızıldeniz’i geçtikten sonra, sığırın başı şeklinde yaptıkları putlara tapmakta olan bir kavme rastlamışlardı da, içlerinden cahil olanlar, hz. Mûsâ’ya; “Bize de böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim” demişlerdi. O da, onları, bundan şiddetle men etmiş bunun şirk olduğunu, çok çirkin ve en büyük günah olduğunu bildirmişti. Böylece onlar, bu isteklerinden vazgeçerek tövbe etmişlerdi.

Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlânın emri üzerine, yerine kardeşi Hârûn’u (a.s.) vekil bırakarak, Allahü telaya münâcâtta bulunmak, zamansız, mekansız ve cihetsiz olarak, O’nunla konuşmak üzere Tûr dağına gitti. O zamana kadar İsrailoğullarının arasında hatırı sayılır kimselerden kabûl edilen, nifakını ( îmânsızlığını) gizleyen, gizli gizli, Mûsâ aleyhisselâmda noksanlıklar bulmaya çalışan Sâmirî, Hz. Mûsâ’nın bulunmayışını  fırsat bilerek, nifak ve fitne tohumlarını ekmeye başladı. Daha önce İsrâiloğullarının,  Mûsâ’ya (a.s.); “ Bize bir mâbud yap!” dediklerini fırsat bildi. Haince ve şeytanca plânını hazırlayıp uygulamaya karar verdi.

Yine yukarıda anlatıldığı gibi, Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i sînâ’da kalma müddeti evvela otuz gün olup, sonra kırk güne tamamlanmıştı. İşte Sâmirî’nin fitnesi de, ilave edilen bu, on gün içinde oldu. Sâmirî, iğrenç ve çirkin planını tatbik etmeye yâklaşıyor, fakat bunu, sezdirmeden ve belli etmeden yapmaya çalışıyordu. Îmânsızlığı , hak dîne düşmanlığı gizli olduğu gibi bu husûsta yaptığı hain faaliyeti de çok gizli idi.

Mûsâ aleyhisselâm, onlara bildirdiği otuz günün sonunda yânlarına dönmeyince, Sâmirî, gizliden gizliye, İsrâiloğulları içinde dolaşıp konuşma imkânı bulduklarından herbirine şunları anlatıyordu: “Mûsâ aleyhisselâmın gelmemesinin sebebi, bizim yânımızda bulunan, Mısır’da kıbtîlerden, ödünç diyerek alıp, sonra da iâde etmediğimiz ve getirdiğimiz zînet eşyâlarının haram olmasıdır. Yâni belli ki, bu zînet eşyâlarını sahiplerine iâde etmemesinin karşılığı olarak, rabbi Mûsâyı muâheze etti, cezâlandırdı. Bu cezânın bize de gelmemesi için, en iyisi biz bir çukur kazıp, yânımızda bulunan bütün zînet eşyâlarını oraya atalım ve ateş yâkıp eritelim.” dedi. bu sinsice planıyla, onları saptırmaya başladı. Onun bu sözü üzerine, İsrâiloğulları yânlarında bulunan mücevherâtı getirip, çukura attılar. Mesleğinde mâhir olan bir kuyumcu vardı. Sâmirî ateş yâkıp, zînet eşyâlarını ona eritirdi. Bir buzağı heykeli yaptı. Kendisi kuyumcu olup, bu işi bizzat kendisinin yaptığı da bildirilmiştir. Bu husûs, Kur’an-ı kerimde A’râf sûresi 148. Âyetinde meâlen şöyle bildirildi:

“Mûsâ (a.s.) Tûr-i Sînâ’ya gittikten sonra, İsrâiloğulları, zînet eşyâlarından yaptıkları, rûhu (canı) olmayan, cesed şeklinde bir buzağı heykelini ilâh edindiler ki, o cesedin sığır sesi gibi böğürmesi de vardı. Sâmirî’nin aldatıcı sözleriyle, İsrâiloğulları o heykeli ilâh, edindiler. Onlar, buzağının kendileriyle konuşamayacağını ve onlara hayırlı bir yol gösteremiyeceğini görmediler mi ve bilmediler mi de, onu mâbud edindiler ve böylece kendi nefslerine zulmeden zâlimlerden oldular!”

Yine A’râf sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Muhakkak ki, buzağı heykelini mabûd edinenlere, âhirette rablerinden bir gadab ve dünya hayatında da bir zillet (horluk) vardır. (İşte biz, Allahü teâlâya iftirâ edenler böyle cezâlandırırız.)

Tâhâ sûresi 88. âyet-i kerîmesinde de meâlen buyruldu ki: “... Sâmirî ve ona tâbi olanlar, İsrâiloğullarına dediler ki: “İş bu buzağı sizin ve Mûsâ’nın mabûdudur. Fakat (Mûsâ, mabûdunun burada olduğunu) unuttu (da, onu istemek, arayıp bulmak için Tûr’a gitti. Arıyor bulamıyor.)”

Sâmirî’nin alçakça bir plan tatbik ederek “ Bu, sizin de, Mûsâ’nın  da ilâhıdır. Mûsâ ilâhının burada olduğunu unuttu da, onu aramak için gitti. Hattâ bunun için Tûr-i Sînâ’ya  vardı.  Oralarda arıyor, fakat yerini unuttu bulamıyor...” diyerek insanları, o heykele ibâdet etmeye zorladı, tahrik etti. Üstelik heykel çok ustalıklı şekilde yapılmıştı. Heykelde boru gibi delikler bırakmıştı. Bu deliklerden hava girince, ses hâsıl oluyordu. Böyle olunca da heykel ses çıkarıyor diye insanlar aldatıyordu.

Sâmirî’nin yaptığı buzağı heykelinin altına, görünmeyecek şekilde, insanları aldatmak için, hakîkî, canlı bir buzağı veya bir insan yerleştirdiği, canlının çıkardığı sesin, heykelden geliyormuş gibi anlaşıldığı da rivâyet olunmuştur.

Hârûn aleyhisselâm bu yaptıklarının, kat’iyyen uygun olmadığı bu sapıklıktan ve taşkınlıktan hemen vazgeçmelerini söyledi ise de, buna rağmen İsrâiloğullarından bir çoğu, buzağı heykeline tapmağa, ona ibâdet etmeğe başladılar. Bu heykele secde ettiler ve; “Bu bizim mabûdumuzdur” dediler.

Hz. Hârûn, onların bu hâllerine pekçok üzülüyor, yaptıklarının çok yanlış ve pek bozuk bir amel olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Rivâyete göre Hârûn aleyhisselâmın nasîhatlerine uyarak, diğerlerinin azgınlığına kapılmayanların adedi, on iki bin kişi idi. Diğerleri hep buzağı heykeline secde ediyorlardı. Hz. Hârûn, onlara çok nasîhat edip, yâlvardı ise de kabûl etmediler. Bu husûssta Tâhâ sûresinin 90. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyruldu: “Hâlbuki, Mûsâ’nın (aleyhisselâm )  Tûr’dan dönmesinden evvel Hârûn (aleyhisselâm) İsrâiloğullarına dedi ki: “Ey kavmim! Siz, buzağı şeklindeki heykele ibtilâ (imtihan) olundunuz. (Sakın ona tapmayın!) Sizin Rabbiniz, (nîmetleri bütün mahlûkata şâmil), Rahmet sâhibi olan Allahü teâlâdır. Hak dîn üzere sâbit olmakta, bana tâbi olan ve benim emrime itâat edin.”

Hârûn aleyhisselâm kavmine bu şekilde nasîhatıyla şu husûsları anlatmaya çalışmıştır: Birincisi; “Siz, buzağı şeklindeki heykelle imtihân olundunuz” buyurmakta onları bâtıldan celb edilmesinden daha evlâdır.

İkincisi; marifet-i ilâhîyyeye davet etti ve buyurdu ki: “Sizin rabbiniz Rahmet sâhibi olan Allahü teâlâdır.” Çünkü Allahü teâlâyı tanımak, îmândandır. Bu sebeple diğer ibâdetleden evlâdır.

Üçünçüsü; ümmmetin, peygambere tâbi olmasının vacib olduğuna işâret ederek; “Bana tâbi olun” dedi.

Dördüncüsü; kavmini, Allahü teâlâ ibâdet etmye ve dînin diğer emirlerine uymaya dâvet etti.

İsrâiloğullarının şirke düşenleri, Hârûn aleyhisselâmın bu nasîhat ve tavsiyelerini reddettiler. Bu husûsta, Tâhâ sûresinin 91. Âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki:

“Bunun üzerine onlar; “Biz Mûsâ (aleyhisselâm) bize geri dönünceye kadar buzağı heykeline ibâdeti terk etmeyiz.” (Zira Sâmirî, o heykel için bize; “Bu, Mûsânın ve sizin ilâhınız “ demişti. Bakalım Mûsâ aleyhisselâm gelince, hakîkaten o da bunu ilâh kabûl eder mi? O da bizim gibi buna -haşa- tapar, ibâdet eder mi? Dediler.”

Bu sırada, Allahü teâlâ, Tûr-i Sînâ’da bulunan Mûsâ aleyhisselâma; kavminden Sâmirî isminde birisinin insanları delâlete sevkettiğini, bir buzağı heykeli yaparak herkesi buna tapmaya teşvik ettiğini bildirdi. Bu husûs, Tâhâ sûresinin 85. Âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirilmişdir: “Allahü teâlâ, Mûsâ’ya (aleyhisselâm) buyurdu ki: YaMûsâ! Senden (Tur-i Sînâ’ya gelmek üzere kavminden ayrlıdıktan) sonra biz onları fitneye düşürdük.(Buzağı şeklindeki bir heykele tapmakla onları imtihân ettik. ) Sâmirî, (buzağı heykelini ilâh edinmekle ve insanları ona ibâdete sevketmekle) onları dalalete düşürdü. “

Mûsâ aleyhisselâm kendisine nâzil olanTevrât-ı şêrifi alıp, kavminin yaptıklarından dolayı çok üzülmüş bir şekilde, yânında berâber gittikleri yetmiş kişilik hey’etle kavmine döndü. Sâmirî’nin ve ona tâbi olanların yaptıklarına pek çok üzülmüş ve gadablanmış idi.

Rivâyete göre, Mûsâ aleyhisselâm, Tûr-i Sînâ’dan dönerken, yânında bulunan yetmiş kişilik hey’ete, kavmin dalalete düştüğü hakkında Allahü teâlânın verdiği haberi bildirmedi. İsrâiloğullarının yânlarına geldiklerinde; dalalete düşmüş kimseler, ilâh edindikleri buzağı heykelinin etrafında dönüyor, bir takım sesler çıkarıyorlardı.

Hey’ette bulunanlar bu hengâmeyi görünce, kavga ve zannettiler. Hz. Mûsâ, onlara; “Hayır bunlar fitne gürültüsüdür. Kavmim, bizim aramızdan Allah’dan başkasına tapınmakla fitneye düştü.” buyurdu.

İnsanları böyle bâtıl bir yola sevkettiği için Sâmirî’yi, ona tâbi oldukları için buzağı putuna tapanları tekdîr etti, azarladı. Kardeşi Hârûn aleyhisselâmın yânına gelerek, sakalından tutup darıldı. Hârûn aleyhisselâm da; kavminin kendisini küçümseyerek sözünü dînlemediğini, hattâ öldürmeye kalkıştığını bildirdi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, kendisi ve kardeşi için Allahü teâlâdan af diledi. Bu husûsta âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:

“Vakta ki Mûsâ ( aleyhisselâm ) Tûr-i Sînâ’dan, kavminin, yaptıklarından dolayı gadablanmış ve çok üzülmüş olarak döndü. Onlara dedi ki: Benim ayrılığımdan sonra, benim yerime kâim olduğunuzda, size bıraktığım Şu makâmımda ne çirkin işler yapmışsınız. Rabbinizin emriyle, benim size dönmeme kadar sabretmeyip acele mi ettiniz?

Mûsâ ( aleyhisselâm ) gadabının şiddetinden, dolayı, elinde bulunan tevrât levhâlarını yere bırkatı. (O gadabla, bunların buzağı heykeline ibâdete başlanmalarına niçin mâni olmadın mânâsına) kardeşi Hârûn’un (aleyhsisselam) saçından tutup kendine çekti. Hârûn (aleyhisselâm ondan üç yâş büyüktü. Onu rikkate getirmek gadabını teskin etmek, böylece kavmin hâlini rahatça anlatabilmek için yumuşak bir ifâdeyle) şöyle söyledi.Ey annenin oğlu! ( O söze böyle başladı. Hâlbuki ikisi ana-baba bir kardeş idiler. O, Hz. Mûsâ’yı teskin etmek için, anne şefkatiyle yumuşatmak için, ey kardeşim diye değil, ey annenin oğlu diye söze böyle başladı. Sonra devâm ederek;) Ben onları bu çirkin fiilden men etmede bir kusur etmedim. Onları bu işten el çektirmek için bütün gücümü sarfettim. Fakat onlar benim sözümü dînlemedilier. Beni zayıf bulup. Bana galebe ettiler. Hattâ beni katletmeye öldürmeye kastettiler. O hâlde sen, beni tekdîr etmekle, azarlamakla düşmanları sevindirme! Onları bize güldürme! Beni, buzağı heykeline ibâdet eden zâlimlerden sayma! (Sen yokken, ben onları bu işten men etmeye çalıştıysam da onlara söz geçiremedim. Şimdi ise, kabahatli imişim gibi, senden azarlama görürsem, onlar sevindirilmiş olur bana gülerler. Onlara karşı gülünç duruma düşeriz. O hâlde sen beni o zâlimlerle bir tutma!” Ondan bunları dînleyip, bu husûsta Hz.Hârûn’un bir kusur ve ihmalinin bulunmadığını, bu hâle mâni olmaya çok çalıştı ise de faydalı olamadığını böylece anlayan), Mûsâ (a.s.), ona karşı sâkinleşti ve  Allahü teâlâ teâlâya duâ edeerek “Ya Rabbi! Beni ve kardeşim Hârûn’a mağfiret eyle. zirâ sen, merhamet edicilerin en merhametlisisin. (Sen bize, kendimizden daha ziyâde merhametlisin.)” dedi.” (A’ râf sûresi; 150, 151)

“ Mûsâ ( aleyhisselâm ) , gadablı ve çok üzülmüş bir şekilde kavminin yânına döndü. Onalara dedi ki : Ey kavmmim ! Rabbiniz size güzel bir vâdde bulunmadı mı? ( SizeTevrât’ı  vereceğini, tövbe ettiğinizi takdirde geçmiş günahlarınızı bağışlayacağını ve sizi düşmanlarınız üzerine galip kılacağını bildirmedi  mi ? Yoksa, benim sizden ayrılığım, size vâd ettiğim maddetten uzun mu oldu.? yâhut siz, Rabbinizin gadabını arzu ettiniz de îmânda benimle sâbit ve benim emrimde kalacağınıza dâir verdiğiniz vâdinizden vazmı geçtiniz? (Allahü teâlâ nın birliğine inanıp, O’ndan başkasına ibâdet etmeyeceğinize dâir taahhüdünüzü neden bozdunuz.? )

(Buzağı heykeline tapmak delâletine düşmüş olanlar, Mûsâ (aleyhisselâma) dediler ki: Biz, sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Mısır’dan çıkarken (kıbtîlerden) aldığımız altın, gümüş gibi zînet eşyâlarını, (Sâmirî’nin emriyle) ateşe attık. Sâmirî de, elinde, bulunan zînet eşyâlarını , (Sâmirî’nin emriyle) ateşe attık. Sâmirî de, elinde bulununan zînet eşyâlarını bizim gibi ateşe bıraktı. (Sonra erimiş zînet eşyâlarından buzağı şeklinde bir sûret, heykel yaptı. O ve ona tâbi olanlar, işte bu sizin ve Mûsâ’nın ilâhıdır dediler.) (Tâhâ sûresi : 86-87)

“Musâ (aleyhisselâm) kardeşi Hârûn’a (a.s.) dedi ki: “Ey Hârûn! Seni engelleyen ne oldu ki, Beni İsrâil’in şirk ve dalalete düştüklerini  gördüğün zaman, benim emir ve vasiyetine tâbi olmadın. (Onlarla muhârebe etmedin. Her hâl-ü kârde bilirsin ki, ben onlar arasında bulunsam, böyle bir hâlde kendileri ile muhârebe eder savaşırdım. Benim yerimde vekil olarak sen kaldığın hâlde, niçin onlarla çarpışmadın. Ben sana bunların işlerini ıslâh etmeyi emretmemiş miydim.?) Yoksa benim emrime âsî mi oldun, isyân mı ettin?” ( Tâhâ sûresi :92-93)

(Musâ (aleyhisselêm), gadabının ve üzüntüsünün çokluğundan, bunları söylerken Hz. Hârûn’u tutmuştu. Rivâyete göre, sağ eliyle onun saçından, sol eliyle sakalından yapışmıştı.) Hârûn (aleyhisselâm) da (yumuşaklıkla ve teskin etmek için) ona dedi ki: “Ey annenin oğlu! Benim sakalıma ve başıma (saçıma) yapışma! Muhakkak ki ben, (yapabileceğim şekilde onlara nasîhatimi yaptım. Çok gayret gösterdim. Lâkin cüz’i bir kısımına ( on iki bin kişiye ) söz geçirebildim. Diğerleri ise beni dînlemediler. Çünkü ben, onlarla harbetsem veya aralarından ayrılsaydım, onlar grub grub olur, birbirleriyle muhârebe ederlerdi. Böyle olunca, ben onlarla muhârebe etmekten  çekindim. Çünkü) senin bana, “Beni İsrail’in arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın, Aralarını ıslâh et şeklindeki emrime uymadın” diyeceğinden korktum. (Hz. Hârûn’un özrü böylece meydana çıkınca, Hz. Hârûn’un özrü böylece meydana çıkınca, Hz. Mûsâ ona karşı sâkinleşti. )” ( Tâhâ sûresi) : 94)

“(Musâ, Hârûn ile (aleyhisselâm) konuştukları ve onun  bu husûsta herhangi bir kusuru ve ihmali bulnmadığını anladıkları sonra, bu fitne ve fesâdın esas mes’ulü olan Sâmirî’ye yöneldi.) “ yâ, senin zorun ne idi ey Sâmirî! (Seni bu böyle işi yapmaya, insanları dalalete düşürmeye sevkeden nedir? Bu işten maksadın nedir?)dedi. Sâmirî: “( yâ Mûsâ !)  Ben ( İsrâiloğullarının ) görmediklerini gördüm. (Onların bilmediklerini bildim. Yâni senin dîninin hak olmadığına kail oldum zâten) O resûlün (Musâ aleyhisselêmın) izinden bir avuç aldım da (sünnetinden dîninin emirlerinden bir kısmını almıştım. Onu da) attım. (Yâni onu terk ettim. ) Böylece sana anlattığım  bu işi, nefsim bana hoş gösterdi. Ben de böyle yaptım. “ ( Tâhâ sûresi 95-96)

Böylece, Sâmirî küfürünü itiraf etmiş oldu. Mûsâ ( aleyhisselêm), Sâmirî’nin yaptığı bu hain ve çirkin işten dolayı pek çok üzülmüş ve gadablanmış idi. Ona lânet etti. Benim yânımdan, git. Gözüm seni görmesin. Zirâ senin için, hayatın boyunca; “Aman bana kimse dokunmasın.  Kim bana dokunursa, ona humma ileti( hastalığı ) bulaşır” denen vardır. İşlediğin cinâyet, seni, bir kimsenin yânına varmaktan bir kimseye dokunmaktan  mahrûm etmiştir. Hayatı ve hissi olmayan bir heykele, hayatı varmış, canlı imiş gibi gösterip ilâh diye tapındığın ve bununla da kalmayarak birçok insanları da ona taptırmak sûretiyle dalalate sürüklediğin için, hayatın boyunca idrak ve şuurdan mahrûm bir taş gibi, heykel gibi gezeceksin. Bir kimsenin sana dokunmasından çok korkacak ve devamlı karşılaştıklarına; “ Lâ misâs( bana yâkın olma! )  Aman bana dokunma “ diye bağıracaksın. Herkes de sana yâkın olmaktan ve dokunmaktan korkacak .

Ey Sâmirî! Dünyadaki  cezân bu olduğu, yâni hayatın vahşi hayvanlar misâli geçeceği  gibi, âhirette de Cehennem azâbından kat’iyyen kendini koruyamazsın ve ebedî olarak da, kat’i  yyen o Cehennem azâbından ayrılamazsın...

Hem biz, senin kendi elinle yaptığın, sonra da ona ilâh diye taptığın o buzağı heykelini de yâkacağız. Sonra da küllerini denize savunacağız. Sen onun, yânmaktan kendini koruyamayan cansız birk şekil olduğunu, ilâh olmakla hiçbir alakası da bulunmadığını iyice anlayacaksın...”

Bu husûsta âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki: “Musâ ( aleyhisselêm, Sâmirî’nin yaptıklarını öğrendikten ve onun söylediklerini dînledikten sonra ona ) dedi ki: Aramızdan defolup git. Sen hayatta oldukça, ne kimse sana, ne de sen bir kimseye dokun. Senin için dünyâ ve âhirette vâdedilmiş ( bildirilmiş) bir azâb vardır ki, o azâb elbette seni bulacak ve sen aslâ o azâbdan kurtulamıycaksın. (Ey Sâmirî) ibâdet edip durduğun şu ilâhına bir bak. Şüphesiz ki, biz onu yâkıp, sonra külünü denize savuracağız. ( Böylece, bir heykel ilâh edinmenin bâtıl ve bozuk olduğunu sana göstermiş olacağız.)” (Tâhâ sûresi : 97-98)

Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, insanlardan ayrı ve uzak, vahşi bir şekilde vakitlerini geçirmeye başlayan Sâmirî, başkalarına yâklaşamadığı gibi, başkaları da ona yâklaşıp dokunamıyordu. İnsanların arasından ayrı, dağ başlarında ve vahşi hayvanlar arasında geziyor, sesi çıktığı kadar: “Bana kimse dokunmasın” diye bağıra bağıra ömrünü bitiriyordu. Hattâ, Sâmirî bir kimseye veya bir kimse Sâmirî’ye dokunsa, her ikisi de salgın humma hastalığına tutulduklarından; herkes Sâmirî’de, Sâmirî’de herkesten kaçınıyordu. Bu hâlde bulunan Sâmirî, bir sahrada perişan bir hâlde helâk oldu.

Musâ aleyhisselâmın sözleri karşısında, gaflete ve münafıkların hîlesine düştüklerini anlayan İsrâiloğulları, yaptıklarına çok pişmân oldular. Bu husûsta, A’raf sûresinin 149.âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Vakta ki, buzağı heykeline tapınmalarına çok pişmân oldular. Onu ilâh edinmekle dalalete düştüklerini görüp anladılar. “ Eğer Rabbiniz bize rahmet etmezse ve günahımızı mağfiret etmezse; muhakkak ki biz hüsrâna düşenlerden, en büyük zarara uğrayanlardan olacağız” bekara sûresi 54.âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: “Vaktaki, Mûsâ ( aleyhisselâm buzağı heykeline tapan) kavmine dedi ki: Ey kavmim! Muhakkak ki siz, buzağı heykeline tapınmakla, onu ilâh edinmekle, nefsinize zulmettiniz. (Onlar buna çâre nedir? Siz onu bildirin biz de yapalım dediler . Mûsâ(a.s.) buyurdu ki) Rabbinize dönün. Tam bir alçak gönüllülükle, yâlvararak ve tam bir nedamet ve pişmânlık ile O’na tövbe edin. (Onlar dediler ki: O’na nasıl tövbe ve rücû ederiz?  Mûsâ (a.s.) da buyurdu ki. ) Nefslerinizi katledin. ( Veya buzağı heykeline tapmayanlarınız, tapanlarımızı öldürsün.) Böyle yapmanız Rabbiniz katında sizin için hayırlıdır. (Böyle yapmanız, şirkden temizlenmeye ve âhirette sonsuz hayata saâdete sebeptir. ) ...”

Âlimler bildirdiler ki, Mûsâ (aleyhisselâmın bildirdiği dînde, mürted olan yâni îmândan ayrılıp küfre, îmânsızlığa ayrılıp küfre, îmânsızlığa düşen bir kimse, sonra bu hâline tövbe etmek, tekrar mü’min olmak dilerse, tövbe etmekle berâber öldürülmesi lâzım gelirdi. Yâni onun öldürülmesi, tövbesinin tamamlayıcısı idi. Bizim dînimizde ise, mürted olan ve buna tövbe etmeyen kimse, katlolunur, öldürülür, îmândan ayrılmasına, sebep olan lsöz ve fiiline tövbe ederek îmânını tazelerse, yine mü’min olur ve öldürülmesi îcâbetmez.

İşte Mûsâ (aleyhisselâm) da, kendisi Tûr  dağında iken, Sâmirî isimli münâfığın aldatmasıyla buzağı heykeline (puta) tapanlara, şerî’atinin (bildirdiği dînin) hükümlerini tatbik etmiş Mûsâ (aleyhisselâm), puta tapmayanlar,  tapanları öldürmeye hazırlanmışlardı.

Hz. Mûsâ onlara, bu lçirkin işi yapmakta nefslerine çok zulmettiklerini, bunun  için Hak teâlâya tövbe etmelerini, bunun tövbesinin şartının ise çok pişmân olmak ve ölüm olduğunu, bildirdi. Bunun üzerine onlar; “Allahü teâlâ nın emrine sabrederiz.” deyip, hükme boyun eğdiler. Dizlerini göğüslerine yapıştıracak şekilde ellerini dizlerinin altına bağlayarak bir meydanda oturrdular. Başlarında ise tepeden tırnağa  silâhlı kılıçlı ve hançerli adamlar durdu. Öldürüleceklerle, öldürmek için   vazifelendirilenler; birbirlerinin kardeşi, oğlu, babası akrabâsı ve komşusu gibi yâkınları idi. Buna rağmen öldürecek olan da, öldürülecek olan da Hak teâlânın emrini îfâ etmekten başka bir şey düşünmüyordu.

Musâ ve Hârûn (aleyhimesselâm), peygamberlik şefkatlerinden dolayı bu hâle dayanamadılar. Ağlayarak Allahü teâlâya duâ ettiler. Duâları kabûl olunup kimseyi öldürmemeleri emridildi. Allahü teâlâ, İsrâiloğullarının mağfiret olunmaları, affedilmeleri için yaptıkları tövbenin de kabûl olunduğunu bildirdi. Yukarıdaki ayet-i kerîmenin sonunda, Hz. Mûsâ’nın onlara; “Hak teâlânın emrini yerine getirdiniz. Tövbeniz kabûl oldu. Muhakkak ki, Allahü teâlâ tövbe eden kullarını çok mağfiret ve onlara çok rahmet edicidir.”  buyurduğu bildirilmektedir.

Bâzı âlimler bu âyet-i kerîmedeki “Nefslerinizi öldürün” emrinin, “ Nefslerinizi ıslah edin” meâlinde olduğunu söylemişler ise de, bunun zayıf bir kavil olduğu bildirilmiştir.

Yine Bekara sûresinin 52. Âyet-i kerîmesinde İsrâiloğullarına hitâben; “Buzağı heykeline ibâdet etmenizden sonra, tövbe ettiğiniz için günahınızı affettik. Tâ ki, af nîmetine şükredesiniz.” buyruldu.

Musâ (aleyhisselâm) buzağı heykelini yâkıp toz hâline getirerek, külünü denize serpti. Bunu ne şekilde yaptığı husûsundaki rivâyetler muhteliftir. Normalde altın madeni yâkılınca kül hâline gelmeyeceğinden böyle olması Hz. Mûsâ’nın bir mûcizesidir.

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, İsrâiloğullarının seçkinlerinden yetmişini, getirip, kavminin buzağıya tapındıklarından dolayı özür ve af dilemelerini emretti. Mûsâ aleyhisselâm da kavminden yetmiş kişi seçti.

Rivâyet olunur ki, Mûsâ (aleyhisselâm) bu yetmiş kişiyi tesbit ederken, her sıbtan, yâni İsrailoğullarının her bir kolundan altışar kişi seçti. Bilindiği gibi, İsrailoğulları, yâkup aleyhisselâmın neslinden gelenlerdir. Hz. yâ’kub’un on iki oğlu vardı. Lakabı İsrâil olan Hz. yâ’kub’un bu on iki oğlundan meydana gelen nesle, Benî, İsrâil (İsrâiloğulları) denir. Hz. yâkub’un oğullarına her biri İsrâiloğullarından her bir sülâlenin atasıdır. Yâni İsrâiloğulları o zaman on iki ayrı sulâleden meydana gelirdi ve bunların her birine de torun mânâsına sıht, hepsine birden ise, torunlar mânâsına esbât denirdi.

Mûsâ aleyhisselâm her sıbtan altışar kişi toplayınca, yetmiş iki kişi oldular. Hz. Mûsâ “ Ben, yetmiş kişi götürmekle emrolundum. İki kişi ayrılıp , yetmiş kişi kalsın” buyurdu.Yetmiş iki kimseden hiç biri geri kalmak istemedi. Mûsâ (aleyhisselâm); “Kalan da, çıkan (bizimle gelen) kadar sevâba kavuşacaktır”  buyurdu. Yûşa‘ bin Nuh ve Kalib bin Yukna ( aleyhisselâm ) kaldılar.

Mûsâ aleyhisselâm, o yetmiş kişiye oruç tutmalarını, beden ve elbiselerinin çok temiz olmasını emretti. Sonra Tûr dağına çıktı. Nitekim Allahü teâlâ, A’râf sûresinin 155 ve 156 . âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruyor ki: “Musâ (aleyhisselâm) kendisine vâdettiğimiz belli bir vakitte (buzağı heykeline tapınanlar için istiğfâr etmek, onlar nâmına bizden özür dilemeye) gelmek üzere, kavminden (buzağıya ibâdet etmemiş olanlar arasından yetmiş kişi seçti. (Tûr-i Sînâ’ya yâklaştıklarında bir sis bulutu, Mûsâ (aleyhisselâm) ı kaplayıp, Hz. Mûsâ sisin içinde kaldı.Bu hâli görünce onlar secdeye kapandılar. Onlar bu durumda iken, Allahü teâlânın izni ve kudretiyle Hak Teâlânın Mûsâ (aleyhisselâm) bildidiği emir ve nehyettiği husûsları işittiler. Sonra sis dağıldı. Hz. Mûsâ (aleyhisselâm)’ı gördüler. Ona; “Allahü teâlâyı bize âşikâre olarak göstermezsen, seni tasdîk etmeyiz”dediler. Bu husûsta Âyet-i kerîmede buyruldu ki:

“Hatırlayın şu vakti ki, Mûsâ’ya (a.s.) “Ya Mûsâ! Biz, Allahü teâlâyı hicâbsız, örtüsüz, perdesiz bir şekilde âşikâre olarak  görmedikçe, aslâ sana inanmayız.“ demiştiniz de, o sebepten o anda, sizi, gökten gelen yâkıcı bir ateş (yıldırım) yâkalayıvermişti. Siz de, bu musîbeti bizzat gözlerinizle görmüştünüz.”  (Bekara sûresi : 53) Âyet-i kerîmede “Sa’ıka” kelimesi ile ifâde buyrulan bu musibetin mâhiyeti, nasıl olduğu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır. Onlar, bu “Sa’ıka”  te’siriyle helâk olup öldüler. Her biri, kendilerine gelen bu musibet sebebiyle diğerlerinin gözü önünde öldü. Yâni her biri ölürken, kalanlar onun nasıl öldüğünü seyrediyor, bizzat görüyordu. Onların başına bu hâl gelince, Hz. Mûsâ (aleyhisselâm) çok üzülüp ağlamaya başladı. Tam bir sığınma ile Allahü teâlâ yâ yâlvarıyordu. )

“... Dedi ki: “Ey Rabbim! Dileseydin, daha önce beni ve onları yok ederdin. Aramızdaki beyinsizlerden ötürü bizi yok eder misin! Bu  senin imtihânından saptırır, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sokarsın, Sen bizim yârdımcımız, koruyup gözetleyicimizsin. Bizim, yârdımcımız, koruyup gözetleyicimizsin. Bizi mağfiret et ve bize rahmet eyle . zirâ sen, mağfiret edicilerin en hayırlısısın.”  (Musâ (aleyhisselâm) Allahü teâlâ yâ çok yâlvardı. Nihâyet Hak teâlâ o kimseleri teker teker diriltti. Bu yetmiş kişi, biraz evvel biri ölürken, kalanların seyrettiği gibi, şimdi de biri dirilirken, ondan önce dirilen, onun nasıl dirildiğini görürdü. Bekara sûresi; 56. Âyetinde meâlen buyruldu ki: “Sonra, sizi  tekrar dirilttim ki, bu tekrar dirilme, hayat nîmetine şükredesiniz.” Bu dünyada ve âhirette bizim için güzel olanları yâz, takdir eyle. (Bu dünyada bize, yârdım eyle, ibâdet, tâat, nîmet ve âfiyetle güzel yaşamak ihsân eyle . Âhirette ise mağfiret ve rahmetini,. Cennet’i ve cemâlini görmemizi nasîb eyle.) Şüphesiz ki biz sana yöneldik, tövbe edip, sana döndük. “ (Onun bu ilticâsına mukâbil Allahü teâlâ buyurdu ki: “Azabıma, kullarımdan dilediğim kimseyi uğratırım. Rahmetim her şeyi kaplamıştır, (Rahmetim, bu dünyada mü’min, kâfir, mükellef ve çocuk herkese şâmildir. ) lâkin kıyamet gününde, hasseten Allahü teâlâ yâ karşı gelmekten sakınanlara , zekâtlarını edâ edenlere ve âyetlerimize îmân edenlerdir.

Rivâyet edilir ki, Allahü teâlâ; “ Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” buyurunca, iblîs mel’ûnu; “Ben de bir şeyim. O hâlde ben de rahmete kavuşurum…” dedi. Fakat Allahü teâlâ; “ ...hâsseten Allah’a karşı gelmekten sakınanlara...” buyurunca, iblîsin ümîdi kalmadı.

Hazret-i Mûsâ ve berâberindeki hey’etin İsrâiloğullarına dönmesi: Kavminden yetmiş kişi ile birlikte Allahü teâlâya münâcâtta bulunmak ve kavminden buzağıya tapma dalâletine düşenler nâmına istiğfâr da bulunup, Hak teâlâdan af ve özürdilemek için Tûr-i Sînâ’ya gelen Hz. Mûsâ, Allahü teâlânın kelâmını duyup, kavminin tövbesini kabûl ettiğini de anladıktan sonra, yânında bulunanlarla berâber kavminin yânına döndü. Bu mühim ve müthiş hâdisenin te’siriyle biraz kendine gelen İsrâiloğulları, bir müddet itâat içinde yaşadılar. Daha sonra, kendilerinde bulunan nîmete nankörlük ve çabuk unutma…gibi hasletlerinden dolayı yine söz dinlemeye başladılar. Zaman ilerledikçe nasîhatlerin te’siri azalıyordu. Geçmişte yaşadıkları mühim hâdiseleri unutarak gaflete dalıp, Tevrât’ın hükümlerine aykırı hareketler etmeye başladılar. Hattâ öyle oldu ki,Tevrât’ta bildirilen, emredilen hükümlerin çok zor ve pek ağır olduğunu, bu hükümlerin icâblarını yerine getiremeyeceklerine söylediler. Bu hükümleri Hz.Mûsâ’ya bildirenin  Allahü teâlâ olduğunu dolayısıyla bunlara itâatsizlik ve riâyetsizlik etmenin, doğrudan Hak Teâlâya isyân olacağını düşünemediler.

Tevrat’ın hükümlerine mutlaka tâbi olacaklarına ve Mûsâ (aleyhisselâm)’a kat’î olarak itâat edeceklerine dâir verdikleri te’minâtı unutmuşlardı. Allahü teâlâ onların, mütenebbih olmaları yâni gafletten uyanmaları için Tûr dağını kaldırıp onların üzerine getirdi. Dağ, Allahü teâlânın izni ve kudretiyle gelerek, İsrâiloğullarının üstünde, başları hizâsının az yükseğinde durdu. Onlar, dağın hemen üzerlerine, çöküvereceğini zannettiler. Hep birden Hak teâlâya secdeye kapanıp, çok korktular. Öyle ki, secdede sol kaşlarını yere koyup, sağ gözleri ile ha çöktü ha çökecek diye dağa bakarlardı.

Bu hâdiseden kalma bir âdet olarak, yahudiler, yüzlerinin yârısı üzerine secde ederler ve bunu azâbdan kurtulmaya vesîle sayarlar.

Bu husûsta, âyet-i kerîmelerde İsrâiloğullarına hitâben buyruldu ki: “ Hani sizden, ( Mûsâ aleyhisselâma îmân edeceğinize, ona tam uyacağınıza ve Tevrât’ın hükümleri ile amel edeceğinize dâir ) mîsâk, ahd, kuvvetli söz almıştık. ( Siz kitabın emirlerinin, hükümlerinin ağır olduğunu söyleyerek, kabûl etmekten ve tâbi olmaktan imtinâ etmiş kaçınmıştınız. ) Tûr dağını sizin üzerinize kaldırmıştık.Size verdiğimizi (Tevrât kitabını ) tam bir ciddiyeti ve kuvvetle alıp, sımsıkı sarılın. (Kabûl etmekten imtinâ etmeyin. ) İçinde bulunanı (sevâb ve cezâyı ) gereği gibi yâd edin, hatırlayın! Böylece (dünyâda helâkdan, âhirette azâbdan ) kurtulasınız. Bu mîsak alındıktan sonra, onu yerine getirmekten yüz çevirdiniz. Uzaklaştınız.Şâyet Allahü teâlânın size ( mühlet vermek, azâbını te’hir etmek sûretiyle ) rahmeti olmasaydı, (dünya ve âhirette) elbette hüsrâna uğrayanlardan olurdunuz.” (Bekara sûresi 63-64)

“Hatırlayın şunu ki, sizden ahd, mîsâk (kuvvetli söz ) almıştık. Tûr dağını üzerinize kaldırmıştık ve; “Size verdiğimiz (Tevrât’ı ) tam bir ciddiyet ve gayretle alıp sımsıkı sarılın. Ondaki emirleri dinleyin ve icablarıyla amel edin.” demiştik...” (Bekara sûresi : 93)

“( yâ Muhammed aleyhisselâm!) Ehl-i kitâb olanlar, senden, kendilerine gökten kitap indirmeni istiyorlar. Bunlar Mûsâ’dan (aleyhisselâm ) bundan daha büyüğünü istemişler; “ Allahü teâlâyı bize âşikâre alarak göster.” demişlerdi. Hâsıl olması mümkün olmayan şeyi istemeleri ve inâdla nefslerine zulmetmeleri sebebiyle, gökten ateş ( yıldırım) gelip onları yâkalamış ve yâkıvermişti.

Mûsâ (aleyhisselâm), peygamber olduğunu delâlet eden açık mûcizelerle gelmişken, (Hz. Mûsânın Tûr dağında olduğu, yânlarında bulunmadığı sırada) buzağı heykelini ilâh edinmişlerdi de, ona ibâdete başlamışlardı. Buna tövbe etmeleri sebebiyle, kendilerini affetmiştik ve Mûsâya (aleyhisselam) açık bir hâkimi­yet, saltanat vermiştik." (Nisa sûresi: 153)

İsrâiloğullarının sözlerinden dönme­leri: (Rivâyete göre, İsrâiloğulları, başların­daki dağın, önlerindeki ateşin ve arkalarındaki denizin kaldırılması mukâbilinde kabûl ettik­leri şartlara, söz verdikleri esaslâra riâyet etmediler, içlerinden pek azı hâriç, hiç biri söz­lerinde durmadı.

Mûsâ aleyhisselâm bu azgınlara; eskiden Kıbtîler elinde çektikleri eziyetleri, Fir'avn'ın zulümlerini, Allahü teâlânın, kendilerini onlar­dan kurtarıp daha nice nîmetler ihsân ettiğini, denizde yollar açıp geçirdiğini, selâmet ve rahata kavuştuklarını hatırlatıyor, onlar ise bir türlü isyânlarından vaz geçmiyorlardı.

Mûsâ aleyhisselâmın, kavmine, Allahü teâlânın nîmetlerini hatırlatarak nasîhat etmesi ve bu nasîhatlerinden, söylediği sözlerden bâzı­ları, âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle bildiril­mektedir: "... (Ey İsrâiloğullan!) Allahü teâlânın size olan nîmetlerini hatırla­yın. O sizi, Fir'avn ve kavminden kurtardı ki, Fir'avn ve kavmi size, azâbın şiddet­lisini revâ görüyorlardı. Oğullarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı da, hizmetçi olarak kullanmak üzere alıkoyuyorlar, dokunmuyorlar, onları boğazlamıyor­lardı. O şiddet ve sıkıntıda, Allahü teâlâdan size büyük bir imtihân vardı.

Yine hatırlayınız ki, Allahü teâlâ size şöyle bildiriyor: Nîmetlerimin kıy­metini bilir, emrettiğim gibi kullanırsa­nız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim.

Yine Mûsâ (a.s.) dedi ki; "Ey kavmim! Eğer siz ve yeryüzünde bulunan insan ve cinnîlerin hepsi, Allahü teâlânın nîmetlerine nankörlük etseniz ve nîmetlerine şükretmezseniz, hiç şüphe yok ki, Allahü teâlâ sizin şükrünüzden ganîdir. (Yâni şükrünüze ihtiyâcı yoktur.) Çünkü, O, zâtında gereği üzere hamde lâyıktır (ve bütün mahlûklar, lisân ile veya hâl ile hep O'nu zikretmektedirler. O hâlde, sizin nîmetlere nankörlük etmenizin zararı yine kendinizedir. Zîrâ nankörlük etmekle, nîmetlerin artmasından kendinizi mahrûm etmiş, hem de azâbın şiddetlisine uğramış olursunuz)" (İbrâhim sûresi: 6-8)

İsrâiloğulları, olmadık suâller sorarak ve olmayacak şeyler isteyerek, her söylenilene çeşitli lâflarla îtirâz ederek, Mûsâ aleyhisselâmı çok üzüyorlardı. O ise sabrediyor, kavmi­nin ıslâhına çalışıyordu. Kendini üzmemeleri ve itâat etmeleri husûsunda onlara îkâzda bulunuyor, dikkatli davranmalarına çalışıyor­du.

Nitekim Sâd sûresi 5. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: "Mûsâ (aleyhisselâm) kavmine dedi ki: "Ey kavmim! Benim, Allahü teâlâ tarafından size gönde­rilmiş bir peygamber olduğumu bildiği­niz ve bu bilmeniz, bana hürmetsizlik­ten, bana sıkıntı vermekten sakınma­nızı îcâbettirdiği hâlde, bana niye ezi­yet ediyorsunuz."

Mûsâ aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâmın buluşmaları: "Arâis-ül-mecâlis" kitabında, Abdullah ibni Abbâs (r.anhümâ) hazretlerinden rivâyet olunarak şöyle nakledil­mektedir: Bir zaman Hz. Mûsâ; "Yâ Rabbî! Kul­larından hangisi sana daha sevgilidir?" diye suâl etti. Allahü teâlâ; "Beni zikredip, unutmayandır" buyurdu. "Yâ Rabbî, kazada (hüküm vermede) en sevgili kulun kimdir?" dedi. "Doğru hüküm verip, nefsinin arzularına uymayandır" buyurdu. "Yâ Rabbî, en âlim kulun hangisidir?" dedi. "İlmi, insanlarca çok istenendir. Onun bir sözü benim hidâyetime, men'i de benim men'ime delâlet eder" buyurdu. "Yâ Rabbî! Yeryüzünde benden daha âlim birisi var mı?" dedi. "Evet" buyurdu. "O kimdir, yâ Rabbî" dedi. "Hızır'dır" buyurdu, "Onu nerede bulurum?" dedi. "Sahilde, balığın suya daldığı kayanın yânında" buyurdu. Böylece balığı, ona işâret ve delil eyledi, ve; "Bu balık dirilince, arkada­şını orada bulursun" buyurdu.

Bir rivâyette de geldi ki: Hz. Mûsâ, bir defâ­sında İsrâiloğullarına gâyet belîğ ve pek te'sirli bir vâz ve nasîhat yaptı. Bunu dinleyenler âdetâ kendilerinden geçip; "Yeryüzünde sen­den daha âlim bir kimse bilir misin? Böyle biri var mı?" dediler. O da; "Böyle bir kimseyi bilmiyorum" dedi. Allahü teâlâ ona vahyederek buyurdu ki: "İki denizin birleştiği yerde kullarımdan biri vardır. O senden daha âlimdir." Allahü teâlânın işâret buyurduğu bu zât, Hızır aleyhisselâm idi.

Mûsâ aleyhisselâm, Hak teâlâya yalvarıp; "Onu nasıl bulurum?" diye suâl edince, cenâb-ı Hak ona; zenbil içine tuzlanmış bir balık koy­masını, o balığı kaybettiği yerde (balığın canlanıp denize atladığı yerde) o zâtı bulaca­ğını bildirdi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisse­lâm, Yûşa' aleyhisselâmı da yanına alıp, zenbil içine tuzlanmış bir balık koyarak yola çıktı. Hızır aleyhisselâmı buluncaya kadar yol yürü­meye karar verip, azmetti. Böylece yolculuğa başladılar ve bir müddet yürüdüler. Yûşa' aleyhisselâma; "Balığın canlanıp, denize gittiği yerde bana haber ver" dedi. Nihâyet iki denizin birleştiği yerde bir kayanın yanına varınca, dinlenmek üzere konakladılar. Başlarını yere koyup uzandılar. Bu sırada zenbil içindeki tuz­lanmış ölü balık, canlanıp denize akıverdi. Deniz içinde bir yol tutup gitti. Tuzlu balığın canlanıp, iki denizin birleştiği yerde denize akmasını, Yûşa' aleyhisselâm gördü. O anda Mûsâ aleyhisselâm uyuyordu. Fakat Yûşaaleyhisselâm uyanık idi. Bir rivâyete göre de abdest alıyordu. Abdest suyundan, zenbil için­deki tuzlu balığın üzerine damlamış ve balık hemen canlanıp, denize gitmişti. Yûşa' aley­hisselâm bu hâdiseye hayret edip, Mûsâ aleyhisselâma anlatmayı düşündü. Fakat unuttu. Konakladıkları bu yerde bir müddet uyuduktan sonra, gecenin sonuna doğru yola çıkıp, bir gün bir gece ve bir kuşluk vaktine kadar daha yürüdüler. Kuşluk vakti Mûsâ aleyhisse­lâm, hizmetinde bulunan Yûşa' aleyhisselâma; "Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuz­dan yorgunluk duymaya başladık" dedi. Bu sırada ilk konakladıkları yer olan iki denizin birleştiği bölgeden epey uzaklaşmışlar ve oraya kadar hiç yorulmamışlardı. Orayı geçip gittikten sonra, yorgunluk duymaya başla­dılar. Mûsâ aleyhisselâm yiyeceği İsteyince, Yûşa' aleyhisselâm balığın, daha önce konak­ladıkları yerde denize gittiğini hatırladı. Bunu daha önce söylemeye karar verdiği hâlde unutmuştu. Bu unutmasına şaşarak; "Biz taşın dibinde dinlendiğimiz zaman, tuzlu balık denize gitti. Bunu size haber vermeyi unuttum" dedi. Hâdiseyi şöyle anlattı: "Siz istirahat için uzandığınızda, ben abdest alıyordum. Abdest suyumdan sıçrayan damlalar, balığın üzerine düşünce, balık canlanıp zenbilden sıçradı ve denize gitti. Denize gittiği yer, kendine göre bir yol oldu. Bu hâdiseyi size haber vermeyi unuttum." Yûşa' aleyhisselâm bu hâdiseyi, Mûsâ aleyhisselâma anlatınca; "Ey Yûşa' (a.s.)!İşte senin gördüğün garib hâdise, bizim aradığımız şeydir. Yolculuğumuzun sebebi de, bu hâdisenin vuku bulduğu yere ulaşmak­tır. Çünkü aradığımız zâtı, (Hızır aleyhisse­lâmı) orada bulacağız" buyurdu. Büyük bir neş'e ve sürûr içinde geri döndüler. İzlerine baka baka, dinlenmek için ilk oturdukları ve tuzlu balığın canlanıp denize gittiği yere tekrar geldiler. Yanında dinlendikleri kayaya yaklaş­tıklarında, bir de baktılar ki, orada hırkasına bürünmüş, mübârek bir zât oturmaktadır. Bu zât, Hızır aleyhisselâm idi. Böylece, Mûsâ aley­hisselâm ona kavuşmuş oldu. Bir rivâyete göre de, oraya vardıklarında, Hızır aleyhisselâm deniz üzerine yeşil bir seccâde sermiş, namaz kılıyor fakat seccâde batmıyordu.

Sonra Mûsâ aleyhisselâm, ona yaklaşıp selâm verince, selâmına cevap verip; "Burada selâm veren bulunur mu? Sen kimsin?" dedi, "Ben Mûsâyım" deyince; "Benî İsrâil'in Mûsâ’sı mı?" diye sordu. O da "Evet" cevâbını verdi.

"El-lsâbe" adlı eserde ise, bu husûsda söyle rivâyet edilmiştir: "Mûsâ aleyhisselâm, Hızır aleyhisselâm ile buluşunca; "Esselâ'mü aleyke yâ Hızır" dedi. O da; "Ve aleykesselâm yâ Mûsâ!" buyurdu. Bunun üzerine "Benim, Mûsâ olduğumu nasıl bildin? Sana kim haber verdi" dedi. O da; "Beni sana gösteren, seni de bana haber verdi. (Yâni Allahü teâlâ bildirdi)" dedi.

Bu tanışmadan sonra, Mûsâ aleyhisselâm, Hızır aleyhisselâma asıl maksadı anlatmak üzere şöyle buyurdu: "Allahü teâlânın sana ihsân edip, bildirdiği ilimden, biraz öğretmen üzere sana tâbi olayım mı?" Bunun üzerine Hızır aleyhisselâm; "Yâ Mûsâ! Bende, Allahü teâlânın ihsân edip verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allahü teâlâ­nın sana verdiği öyle bir ilim vardır ki, ben de onu bilemem. (Sen benimle berâber olamaz­sın ve bende bulunup, sende olmayan ilmim ile yaptığım işlere sabredemezsin)” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm; "Beni inşâalah sabırlı bulursun. Senin hiç bir işine müdâhale etmem" dedi. Hızır aleyhisselâm ona; "Ben sana hik­metini ve sebebini îzâh edinceye kadar, yaptığım işler hakkında bana suâl sormamak şartıyla, benimle berâber olabilirsin" dedi. Mûsâ aleyhisselâm, oraya kadar berâber gel­dikleri Yûşa' aleyhisselâmı, İsrâiloğullarının yanına gönderdi. Bundan sonra Hızır aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm, sâhil boyunca bir müddet yürüdüler.

Bu arada meydana gelen garîb hâdi­seler: Mûsâ ile Hızır (aleyhimesselâm) berâber giderlerken, bir gemiye bindiler. Hz. Hızır gemiyi deldi. Sonra giderken yolda karşılaştık­ları bir çocuğu tutup boğazladı. Daha sonra da yıkılmak üzere olan bir duvarı tâmir etti. Bunla­rın hepsi ilk bakışta çok garîb ve olmayacak şeylerdi. Daha sonra bunların hepsinin hik­metleri anlaşıldı. Onların bu berâberlikleri, Kur'ân-ı kerîmde Kehf sûresinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir. Hz. Hızır'ın gemiyi del­mesi, rastladıkları bir çocuğu boğazlaması ve yıkılmak üzere olan bir duvarı tamir edip düzeltmesinin hikmetleri ve bu menkıbenin tafsîlâtı, İslâm âlimleri tarafından geniş olarak yazılmış olup, Hızır aleyhisselâm maddesinde anlatılmıştır. (Bkz. Hızır aleyhisselâm)

Büyük İslâm âlimlerinin bildirdiklerine ve kitaplarında yazdıklarına göre, Hz. Mûsâ’dan farklı olarak Hz. Hızır'a ihsân edilen ilim, Ledünnî ilim olup, bu ilim, kimsenin bileme­yeceği, ancak Allahü teâlânın bildirdiklerinin bilebileceği bâzı gaybî ilimlerdir. Ledünnî ilim vehbî olup, çalışmak ve çok gayret etmekle ele geçmez, yâni kesbî değildir. Yalnız Allahü teâlânın ihsânı ile elde edilebilir. Ancak ihsân edi­len kimselerde bulunur. Herkese şâmil değildir.

Peygamberlere (aleyhimüsselâm) bildiri­len, vahyedilen ilimler ise, umûma şâmil olan, herkesi alâkadar eden ilimlerdir ve ümmetle­rine bildirmeleri için onlara bildirilir. Zâten peygamberler de bunun için vazifelidirler.

Bu sebepledir ki, peygamberlerin ilmi, İlm-i Ledünnî'den üstündür. Buna rağmen Hz. Mûsâ’nın Hızır aleyhisselâm ile görüşmek isteyip, onun bildiği Ledünnî ilimden bir mikdâr öğrenmek istemesinde, ilim için çalış­maya, bir teşvik vardır.

Hz. Hızır'ın Ledünnî ilmi bilmesi, onun, şerîat sâhibi ülü'l-azm bir peygamber olan Hz. Mûsâdan daha yüksek olduğunu göstermez. Mûsâ aleyhisselâm elbette daha yüksek ve pek üstündür.

Bununla berâber, Hz. Hızır'ın kendisine ihsân olunan ledünnî ilim ile yaptığı ve zâhiren tuhaf görünen işler de, Allahü teâlânın bildir­mesi ve emri ile ve bir hikmete binâen yapılmış olduğundan, yanlış değildir ve onun mes'ûliyeti yoktur.

İnek kurban edilmesi hâdisesi: Rivâyet edildiğine göre İsrâiloğullarından Âmîl isminde çok zengin birisi, bir zaman öldürül­müş olarak bulundu. Öldürenin kim olduğu bilinmiyordu. Âlimler, öldürenin kim oldu­ğunda ve ne için öldürdüğünde ihtilâf ettiler. Bâzıları dediler ki: İsrâiloğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun fakir bir amcaoğlu vardı ve bundan başka da vârisi yoktu. Zengin çok yaşayınca, amcaoğlu, malına konmak için onu öldürdü. Bâzıları da dediler ki: Âmîl, amcasının kızı ile evli idi. İsrâiloğulları içinde bu kadın gibi hüsnü cemâl sâhibi, yâni güzel bir kadın yok idi. Bu kadınla evlenmek için, kadının bir diğer amcazâdesi, Âmîl'i öldürdü. Bulunduğu köyden bir başka köye taşıyıp, orada bıraktı.

Hazret-i İkrime dedi ki: "İsrâiloğullarının bir mescidi vardı. On iki sıbt (kol) için mescidin on iki kapısı vardı. Öldürülen şahsın cesedi bir kapıda bulundu ve bir başka kapıya sürüklenip çekildi. Bu yüzden şeytan aralarına husûmet (düşmanlık) soktu." İbn-i Sîrîn dedi ki: "Kâtil onu öldürdü. Sonra taşıyıp, yine kendilerinden birinin kapısına bıraktı. Sabah olunca da, inti­kâmının ve kanının alınması için dâvâda bulundu."

Başka bir rivâyette kâtil, onun ölüsünü iki köy arasına bıraktı ve bu iki köy halkı birbirle­rine düşman oldular.  Ölünün yakın akrabâları, Mûsâ aleyhisselâma gelip, bir takım kimseler getirerek bunlardan dâvâcı oldular ve kısas yâni ölenin yerine bunların öldürülmelerini istediler. Mûsâ aleyhisselâm onlart muhâkeme etti. Fakat dâvâ edenler delil ve şâhid getire­mediler. Mûsâ aleyhisselâm tereddüdde kaldı.

Öldürülen ile katîl zanlılarının taraflarının arasında, çatışma ve kavga baş gösterdi.. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâmdan, bu öldürülme işini açıklığa kavuşturması için, Allahü teâlâya duâ etmesini istediler. Mûsâ aleyhisselâm da Allahü teâlâdan bunu istedi.

Başka bir rivâyette de şöyle bildirilmiştir: “Öldürülen kimse malı çok, cimriliği ise daha çok olan biri idi. Oğlu ve kızı yoktu. Sâdece, kardeşinin iki oğlu yâni iki yeğeni vardı. Bu iki yeğen, pek garîb ve muhtaç oldukları hâlde amcaları bunlara hiç bakmazdı. Bu iki genç, amcalarının malına, mîrâsına kavuşmak için aralarında anlaşarak, bir gece evine vardılar. Bir bahane ile onu dışarı çıkarıp öldürdüler ve iki köy arasına bir yere bıraktılar.

Sabah olunca, amcalarının en yakınları olarak, görünüşte amcalarını müdâfâ etmeye, ağlayıp sızlamaya başladılar. Böyle bir davra­nışta bulunmaları, onlardan şüphelenilmesine de mâni oluyordu.

Cesedin bulunduğu yerdeki iki köyün ahâ­lisi birbirine girdi. Her iki taraf birbirine; kâtilin kendilerinden olmadığını, başka taraftan oldu­ğunu iddiâ ediyorlardı.

Diğer taraftan ölen kimsenin yeğenleri de; "Kâtil bulunup amcamıza kısas olarak onun da öldürülmesine kadar, amcamızın cenazesini defnetmeyiz...” diye tutturmuşlardı.

Isrâiloğulları, kâtilin bulunması husûsunda Hz. Mûsâya mürâcât ettiler. O da Hak teâlâya yalvarıp bunun için duâ etti.

Allahü teâlâ da onlara bir inek kesmelerini emretti. Hz. Mûsâ kavmine bunu bildirip; "Allahü teâlâ bir inek kesmenizi emrediyor..." buyurdu. Onlar, kâtilin bulunmasıyla inek kesilmesi arasındaki münâsebeti ve bununla emrolunmalarındaki hikmeti anlayamadıkları için; "Bizimle alay mı ediyorsun? Biz başka şey sorduk. Sen ise bize inek kesmemizi söylüyorsun" dediler. Hz. Mûsâ, bunun, Allahü teâlânın emri olduğunu bildirdi ve; "Ben mü'minlerle alay edici birisi olmaktan, Hak teâlâya sığınırım" buyurdu.

İsrâiloğulları, işin mâhiyetini kavrayıp, bu emrin Hak teâlâdan geldiğini iyice anladıkla­rında, emri yerine getirmek istediklerini bildirdiler.

İsrâiloğullarının garîblikleri, tuhaflıkları burada yine kendini gösteriyordu. Îtirâzvârî sözlerine burada da devam ettiler. Hz. Mûsâ’ya; "Rabbimizin kesmemizi emretiği sığır, hangi sığırdır? Ne sûrettedir? Duâ et de bunu da bize bildirsin" dediler.

Allahü teâlâdan vahiy gelerek, o sığırın, ne çok genç ne de çok yaşlı olacağı, orta yaşlı olduğu bildirildi. Bu sefer; "Rabbine duâ et de, kesmemizi emrettiği orta yaşlı sığırın rengini bildirsin" dediler. Allahü teâlâ, o sığırın, bakan­ların gönlünü çekecek renkte, sarı bir sığır olduğunu bildirdi.

“Hikmet ehli zâtlar demişlerdir ki, renkler içinde üç tânesi gönlü çeker. Bu renkler sarı, al ve yeşildir. Yeşil rengi, yerde olursa; al, giyecekte olursa ve sarı, dört ayaklılarda olursa daha güzel görünür.

Isrâiloğulları, böyle bir sığın aramaya koyuldular. Nihâyet bir yerde, ihtiyar bir kadı­nın bu tariflere tam uyan bir sığırı olduğunu öğrendiler. Bu kadının, yetim bir oğlu vardı ve başka kimsesi yoktu. Bunların tek geçim kay­nağı o ineğin, sütü ve yoğurdu idi.

Kadından bu ineği satın almak istediler. Kadın, başka şeyleri olmadığı için vermek iste­miyordu. Almaktan vazgeçmeleri için; "Bu ineği bin akçeye ancak veririm" dedi. Durumu Mûsâ aleyhisselâma haber verdiler. "Ne ücret isterse ödeyip sığırı alın, sâhibini kat'iyyen incitmeyin" buyurdu. Tekrar kadına gelip almak istediklerini nâzikçe söy­leyince, kadın bu sefer; "İki bin akçeye veririm" dedi. Isrâiloğulları tekrar Hz. Mûsâ’nın yanına gelerek, ücretin çok fazla olduğundan ve kadına da bir şey diyemediklerinden şikâyet ettiler. "Yâ Mûsâ! Hak teâlâdan dile ki, biz bu sığırı almayalım. Başka bir sığır bulalım. Zîrâ bu sığırı almamız bize çok müşkül oldu. Hak teâlâ keseceğimiz sığırı bize tekrar beyân etsin. Eğer o dilerse biz müşkülâttan kurtuluruz..." dediler.

Mûsâ aleyhisselâm duâ edince, Allahü teâlâ bildirdi ki, o sığır öyle bir sığırdır ki, ken­disiyle çift sürülmemiş ve ekin sulamak için koşulmamış olsun. Her maraz ve illetten de uzak olsun. Onlar, bunu haber alınca, bu sıfat­ların  hepsi, ancak bulduğumuz sığırda mevcut­tur. Târif edilen sığır ondan başkası değildir dediler ve hemen ihtiyar kadının yânına gele­rek sığırı almak istediklerini bildirdiler. Kadın; "On bin akçeden aşağıya kat'iyyen vermem" dedi. Onlar bu işten iyice darlandılar. Kadına hiç bir şey diyemiyorlardı. Îtirâzlarının sonucu böyle sıkıntı olmuştu. Hâlbuki, emir ilk geldiğinde herhangi bir sığırı boğazlasalardı, emir îfâ edilmiş olacaktı. Fakat üstüste sorularla, sanki bunu istemiyormuş gibi davranınca, mesele kendilerine ağırlaştırıldı.

Nihâyet kadın, şöyle bir teklifte bulundu: "Bu sığırı boğazlarsınız. Derisini tulum yapıp çıkarırsınız. Sonra o tulumun dolusu kadar altın vermeyi kabûl ederseniz, ben de sığırı size satmayı kabûl ederim. "İsrâiloğulları yine Hz. Mûsâ’ya mürâcât ettiler. O da; "Her ne paha­sına olursa olsun almak gerek" buyurdu.

Öldürülen zengin kimsenin diril­mesi: Netîcede Isrâiioğulları, daha sonra ücretini vermesek de olur. Şimdi kabûl etmiş görünüp, sığırı alalım. Boğazlarız. Emir yerine gelmiş olur. O zaman da, biz ücretini vermeyiz diye düşünerek kadından ineği aldılar.

Allahü teâlâ, sığır kesildikten sonra her­hangi bir parçasının, kimin öldürdüğünde ihti­lâf bulunan zengin kimseye vurulmasını (dokundurulmasını), böylece ölünün dirilece­ğini bildirdi.

İsrâiloğulları sığırı boğazladıktan sonra ücretini vermemek niyetlerinde devâm ediyor­lardı. Hz. Mûsâ; "Ücretini tam ödemezseniz, ölü dirilmez" buyurdu. Çâresiz ineğin derisini tulum olarak yüzüp çıkardılar. Aralarında altın toplayıp, tulumu doldurdular, kadına teslim ettiler.

Bundan sonra, kesilen ineğin dili alınarak öldürülen kimsenin bedenine dokunduruldu. Hâdisenin üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen, adam, Allahü teâlânın emri ile, öldü­rüldüğü bıçak yâralarından kanlar akarak kalkıverdi. Hemen; "Seni kim öldürdü?" dediler. Adam; "Beni, kardeşimin oğulları filan ve filan öldürdü" diyerek isimlerini söyledi. Bundan sonra yine düşüp can verdi. O anda yeğenleri de orada idi. Zengine kısas olarak o iki yeğen de orada öldürüldü.

Bu kıssa hakkında âlimlerin birçoğu buyu­ruyorlar ki: Bu hâdisede pekçok ibretler vardır. Öldürülen zengin kimsenin dirilmesi için sebep olarak bir sığır kesilmesi emrolundu ki, evvelden sığıra karşı olan meyilleri, gönülle­rinde ona karşı ilâh imiş gibi his kalmaya...

İsrâiloğulları, bu hâdisede de görüldüğü gibi, söz dinlemeyen, her emredileni hemen yapmakta, îfâ etmekte tereddüt eden, gevşek davranan, acâib îtirâzcı insanlardı. Böyle olunca, haddini bilmezliklerinin, bildirileni hemen yapmamanın cezâsı olarak, bildirilen bir sığırı bulup satın alıncaya kadar çok zah­metler çektiler.

Öldürülen kimse tenhâda öldürüldüğünden, hâdisenin şâhidi yoktu ve kâtiller bulunamı­yordu. Bulunamayınca da birçok ihtilâflar ve sürtüşmeler ortaya çıkmıştı. Böylece bu da giderilmiş oldu.

Âlimler bildirdiler ki, Allahü teâlâ dileseydi, böyle herhangi bir şey istemeden, Hz. Mûsâya, kâtillerin kim olduğunu bildiriverirdi. Fakat, bütün İsrâiloğullarının gözleri önünde böyle bir hâdisenin olmasını, yâni ölünün dirilmesini diledi. Böyle dilemesinin bir hikmeti de Isrâiloğulları içinde bâzıları vardı ki, kıyâmet hâlle­rine, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanırlar, fakat kalblerinden de tereddüt ederlerdi. Acaba bu nasıl olur derlerdi. Hak teâlâ böyle bir vesîle ile onlara, kullarını yeniden diriltmeye kâdir olduğunu gösterdi.

Zengin adamın öldürülmesinden sonra, kâtilinin bulunmasına çalışırlarken, Allahü teâ­lânın, bunun için bir sığır kesmelerini emret­mesi ve bundan sonraki durum hakında Bekara sûresi 67-75. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki: "Mûsâ (aleyhisselâm) bir zaman kavmine; "Muhakkak ki, Allahü teâlâ bir sığır boğazlamanızı (kesmenizi) emrediyor" demişti de, onlar; "Bizimle istihzâ mı ediyorsun, bizi alaya mı alıyorsun?" demişlerdi. Bunun üzerine Mûsâ (aleyhisselâm); "Mü'minleri alaya almakla câhillerden olmamdan Allahü teâlâya sığınırım" demişti.

İsrâiloğulları; "Bizim için Rabbine duâ et de o sığırın durumunu (yaşı­nı) açıkça bize bildirsin" dediler. Mûsâ (aleyhisselâm); "Allahü teâlâ buyu­ruyor ki: "O bir sığırdır ki, ne çok yaşlıdır, ne de pek gençtir, ikisinin ortası dinç bir sığırdır. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın" dedi.

“Yine kavmi, Mûsâya (aleyhisselâm); "Rabbinden dile ki, onun rengi nedir? Bize beyân etsin, açıklasın" dediler. O da; "Rabbim, o, bakanlara ferahlık veren hâlis sarı renkte bir sığırdır buyuruyor" dedi.

Onlar tekrar dediler ki: "Rabbinden niyâz eyle de, o nedir, bize apaçık anlat­sın. Zîrâ bize göre, o vasıfta (yukarıda bildirilen vasıflarda) sığır çok olup, hepsi birbirine benziyor. Bununla berâber, inşâallah, eğer Allahü teâlâ dilerse, kesilmesi istenen o sığırı elbette bul­maya muvaffak oluruz (veya hidâyete erdirilmiş oluruz.)" dediler. (Tefsîr-i Mevâkıb'da diyor ki: Rivâyet edilmiştir ki, Peygamber efendimiz (s.a.v.); "Eğer Benî İsrâil inşâ­allah dememiş olsalardı, o sığırı aslâ, hiç bir zaman bulamazlardı" buyurmuşlardır.)

Mûsâ (aleyhisselâm); "Rabbim buyu­ruyor  ki; "O öyle bir sığırdır ki, ne boyunduruğa koşulup arazi sürer, ne de ekin sulamak için koşulur. Salmadır. (Aybı kusuru yoktur. Kendi başına gezer.) Renginde hiç karışıklık yoktur, tam sarıdır” dedi. Onlar; İşte şimdi hakîkati getirdin. (İneğin vasıflarını doğru ve tastamam getirdin)" dediler.

Bunun üzerine emr olundukları sığırı bulup kestiler. Fakat, az kalsın bu işi yapamayacaklardı. (Hemen hemen kesmeyeceklerdi. Çünkü o kadar suâl ettiler, şüphe ve tereddüt gösterdiler ki; emredildikleri işi az kalsın işlemeyeceklerdi ve işlemeyecek bir hâle yaklaşmışlardı. Fakat çok suâlleri sebebiyle, o sığırın bütün şekli, vasıfları bildiri­lince, îtirâza mecâlleri kalmayıp mecbûren kestiler. Muhâlefet edemediler.) Hatırlayın şu vakti ki, hâmisiz bir adamı (Amîl'i) öldürmüştünüz de kâtilinin kim oldu­ğunda birbirinizle atışmışf suçu üstünüzden birbirinizin Üzerine atmıştınız. Hâlbuki, Allahü teâlâ sizin gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır.

İşte bunun için biz onlara; "Emrimizle boğazladığınız sığırın bir parça­sıyla, kâtili bilinmeyen ölüye vurun" dedik. (Bunu demekle, kâtili size bildirmeyi murâd ettik.) O sığırın bir âdâsını (dilini), ölüye dokundurdunuz da ölü dirildi ve kâtilini haber verdi. Bunun gibi, Allahü teâlâ ölüleri diriltir ve size, kudretinin kemâlde olduğuna delâlet eden âyetle­rini gösterir.

İşte böylece bilesiniz ki,  ölü bir kim­seyi diriltmeye kâdir olan Hak teâlâ, birçok ölüyü de diriltmeye elbette kâdirdir, gücü yeter. Umulur ki; akılla­nırsınız, tefekkür edersmiz.(Allahü teâlânın ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu anlarsınız.)

Bundan (ölünün dirilmesi ve kâtilini haber verip tekrar ölmesinden) sonra; sizin kalbiniz, taştan daha şiddetli ve katı oldu. Muhakkak ki taşın öylesi vardır ki, ondan ırmaklar kaynar; öylesi var­dır ki, yarılıp ondan su fışkırır. Öylesi de vardır ki, AllahÜ teâlâmn korkusuyla dağdan aşağı iner (yüksekten aşağı yuvarlanır.) Allahü teâlâ sizin işlediğiniz amellerden gâfil değildir.

Ey mü'minler! (Kendilerine haber verdi­ğimiz husûslarda yahudilerin) size inana­caklarını mı ümid ediyorsunuz? Hâlbuki, (Mûsâ aleyhisselâm zamanında) onlardan bir tâife vardı ki, onlar Hak t çalanın kelâmını (yâni Tevrât'ı) dinler­lerdi de, akılları aldıktan (anladıktan) sonra, bunu bile bile tahrif ederlerdi. (Tevrât'ta Hak teâlânın emrettiği hükümlerin hak olduğunu, kendilerinin yalancı olduklarını bildikleri hâlde, bile bile o hükümleri tağyîr eder, yâni değiştirirlerdi.)"

Mûsâ aleyhisselâm ile Kârûn: Kârûn, Hz. Mûsânın ümmetinden, akrabâlarından olup, amcası veya amcasının oğlu olduğu bil­dirilmiştir. Kârûn, önceleri fakir idi. Fakir iken güzel huylu idi. Tevrât'ı pek güzel okurdu. Hz. Mûsâ, buna duâ etti ve kimyâ ilmini öğretti.

Kârûn'un babası Yasher, onun babası Kâhis, onun babası Lâvi, onun babası da Yâ'kûb aleyhisselâm idi.

Kârûn, Hz. Mûsâya îmân etmeden önce İsrâiloğullarının başında Mısır Fir'avnı'nın tem­silcisi idi. İdâresi altında bulunanlara zulüm ve eziyet, ederdi. Mûsâ aleyhisselâma inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibâdete verdi. Ondan pekçok şeyler öğrendi. Hz. Mûsâ ve kardeşi Hz. Hârûn'dan sonra, İsrâiloğullarının en bilgi­lisi idi. Tevrât'ı ezberden ve çok güzel bir şekilde okurdu. Yüzünün güzelliği fevkalâde idi. Bu yüzden ona; "Nur yüzlü" derlerdi. Kırk sene bir dağ başında ibâdet etti. İblîs, insan kılığına girip onunla birlikte ibâdet etmeye başladı. Hatta ibâdette Kârûn'u geçti. Kârûn, iblîsin bu hâline imrenip, ona hürmet etmeye başladı. Bir gün iblîs; "Ey Kârûn! Böyle ibâdet yapmakla, iyi mi yapıyoruz sanki? Baksana, İsrâiloğullarının hastalarını yoklayamıyor, cenâzelerinde bulunamıyoruz" dedi. Bu bahâne ile onu, dağdan indirip, insanların yakınına getirdi. Burada ibâdet etmeye başla­dılar. Çevrede oturan kimseler, onlara yemek getiriyorlardı. Bu hâl, bir müddet böyle devâm etti. Sonra iblîs yine; "Ey Kârûn! Başkaları geti­rip biz yiyoruz. Sanki iyi mi yapıyoruz? Bu hâlimizle, İsrâiloğullarına zahmet veriyor, onlara yük oluyoruz" dedi. Bunun üzerine Kârûn; "Öyleyse ne yapmamız lâzım" diye sorunca, iblîs; "Sâdece Cuma günü çalışıp, diğer günler ibâdet edelim" dedi. Öyle yaptı­lar. Aradan bir müddet geçtikten sonra, iblîs tekrar; "Sanki böyle yapmakla iyi mi ediyoruz?" dedi. Kârûn; "Ne yapalım dersin?" dedi. iblîs; "Bir gün çalışıp, bir gün ibâdet ede­lim. Böylece, sadaka ve hayırda da bulunuruz" dedi. Kârûn şeytanın teşvîki ile, dünyâ malı toplamaya başladı ve gittikçe hırslandı. Daha çok mal toplamak gayretine düştü. Mûsâ aleyhisselâmdan kimyâ ilmini öğrenmiş ve hayır duâsına kavuşmuştu. Kavuştuğu bu nîmetle­rin kadr ve kıymetini takdir edemeyip, bildikle­rini dünyâ malı toplamaya harcetti. İnsanlara hizmet etmeyi hiç aklına getirmedi. Zenginliği ile dillere destân olup, darb-ı mesellere geçti. "Kârûn gibi zengin" sözü, onun sâhib olduğu mal sebebi ile ortaya çıktı. Mallarını hazînelere doldurdu. Hazînelerinin anahtarlarını, kırk katır taşırdı.

Kârûn zengin olunca, fakirliğindeki iyi, güzel hasletleri kaybetti. Azarak taşkınlık yaptı ve haddi ziyâdesi ile aştı. Böylece zulüm ve haksızlık yapmaya başladı. Zînetlerle süslü elbiselerle dışarı çıkar, göğsü ilerde, salınarak kibirle yürür ve elbiseleri yerlerde sürünürdü. Ni­tekim Kasâs sûresinin 79. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Kârûn, zînet ve ihtişâmı içinde kav­minin karşısına çıktı" buyrularak, onun bu hâli haber verildi. Sonradan gördüğü için, altın eyerli beyaz bir ata biner, iki yanına, süslü elbiseler ve zînetlerle donatılmış yüzlerce köle ve câriyeler alır, halka gösteriş yapardı. Bunun da ötesinde İsrâiloğullarına ve Mûsâ aleyhisselâma karşı kibirlenir, işlerine karışarak muvaffak olmalarına mâni olurdu. Fakirleri aşağı görür, mal ve mülkünün çok fazla olma­sına rağmen, cimriliğinden, kıyıp birâzını bile fakirlere veremezdi. Nasîhat edenleri, hiç dinlemezdi. Hattâ, duâsı ve öğrettiği ilim sâye­sinde, mal ve mülke kavuşmasına vesîle olan Hz. Mûsânın sözünün bile, İsrâiloğullart tara­fından dinlenmesine Tahammül edemez oldu. Hele Mûsânın (a.s.), kardeşi Hârûn'a (a.s.) kurban kesme vazifesi (hibirlik) vermesi karşı­sında artık dayanamadı. Mûsâya (a.s.) varıp; "Ey Mûsâ! Senin peygamberliğin, Hârûn'un hibirliği var. Benim ise böyle hiç birşeyim yok. Hâlbuki ben,Tevrât'ı gâyet iyi okumaktayım. Buna nasıl dayanırım?" dedi. Mûsâ aleyhisse­lâm cevâbında; "Vallahi, Hârûn'a bu vazife ve makamı, ben değil, Allahü teâlâ verdi" buyurdu. Kârûn; "Vallahi, bana bir beyân, bir alâmet göstermedikçe, seni bu husûsta tasdik etmem" dedi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, Isrâiloğullarının reislerini toplayıp; "Bas­tonlarınızı getirin. Sabahleyin kimin asâsı (bastonu) yeşillenmiş olursa, hibirliğe o lâyıktır" buyurdu. Bastonları toplayıp, getirdi­ler. Mûsâ aleyhisselâm herkesin ismini, basto­nunun üzerine yazdı. Hepsini alıp, Allahü teâlâya ibâdet ettikleri mâbedin içine bıraktı. Bastonlar, sabaha kadar orada dikili kaldı. Sabah olduğunda, Hârûn aleyhisselâmın bas­tonu kımıldadı ve yeşil yapraklar açtı. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm; "Ey Kârûn! Bunu ben mi yaptım?" buyurdu. Kârûn; "Vallahi, bu, sihirbazlarınkinden daha acâib bir şey değildir" dedi ve kızarak çıkıp gitti. Mûsâ aley­hisselâm da, inananlar ile birlikte oradan ayrıldı. Mûsâ aleyhisselâm, aralarındaki yakın­lıktan dolayı ona müdârâ (yâni onu idâre) ederdi. Buna karşılık Kârûn, her zaman Mûsâ aleyhisselâma eziyetten, sıkıntı vermekten geri kalmazdı. Günden güne düşmanlığının şidde­tini ve muhâlefetini daha da arttırdı.

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, kav­mine, elbiselerinin dört bir tarafına gökmâvisi renginde bir şerit takmalarını emretmesini bil­dirdi. Mûsâ aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Bütün elbiselerinin, bu renkte olmasını emir buyur­maz mısın? Çünkü Isrâiloğulları, bu şeritleri beğenmezler" dedi. Hak teâlâ; "Ey Mûsâ! Benim emirlerimin küçüğü olmaz" bu­yurdu. Bunun üzerine Mûsâ afeyhisselâm, İsrâiloğullarını çağırdı ve onlara; "Allahü teâlâ, gördüğünüz zaman kendisini hatırlamanız için, elbiselerinize gök renginde şeritler tak­manızı emrediyor" dedi. Isrâiloğulları, emrolunduğu şekilde yaptılar. Kârûn böbürlenip, bu emre itâat etmedi. Üstelik; "Bu işi, başkala­rından ayırmak için efendiler kölelerine yapar" dedi.

Karun'un yaptıkları ve müslümanların ona nasîhatleri, Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle beyân buyruldu: "Karun, Mûsânın (a.s.) kavmindendi. Fakat o, onlara (İsrâiloğullanna karşı, mal sebebi ile zulüm ve kötü­lükte bulunup, Hz. Mûsâya muhâlefet ederek ona) karşı azgınlık etmişti. Biz ona, anahtarlarını taşımak bile, güçlü kuv­vetli bir  cemâate ağır gelen hazîneler verdik. O vakit kavmi  (nden müslüman olanlar) ona şöyle dediler: "(Ey Kârûn!)

Dünyâ malı ile şımarma! Çünkü Allahü teâlâ dünyâ malı ile şımaranları sevmez." (Kasâs sûresi: 76)

Dünyâ malı ile şımarmak ve dünyâya gönül bağlamak, ona sımsıkı sarılmak, insanı âhiretten alıkoyar. Dünyâ malı ile şımarmak,  ve dünyâya gönül bağlamak ona sımsıkısarılmak insanı âhiretten alıkoyar. Dünyâ malı ile şımarmak dün­yâya muhabbet beslemenin netîcesidir. Hâlbuki dünyâ lezzetleri ve zevkleri geçici olup, kısa zamanda elden çıkarak yok olur. Büyüklerden biri şöyle buyurdu: "Dünyâya meyledenden başkası, onunla şımarmaz. Fakat, dünyâdan çok kısa zamanda ayrılaca­ğını bilen kimse, dünyâ malı ile (dünyalık ile) aslâ şımarmaz. "Böyle şımaranları Allahü teâlâ sevmez. Nitekim âyet-i kerîmenin devamında meâlen; "Dünyâ malı ile şımaranları Allahü teâlâ sevmez" buyrulmaktadır. (Kasâs sûresi: 76) Çünkü dünyâ süsü ile şımar­mak, Allahü teâlânın sevgisine mânidir. Mü'minler, Kârûn'a nasîhatlerinin devamında; "Allahü teâlânın sana verdiği zengin­lik ve servet ile âhiret yurdunu (yâni Cennet'i) iste! (Onu tâate sarf eyle. Allahü teâlânın sana verdiği servet ile âhıreti elde etmeye çalış. Çünkü asıl maksad odur" dediler.

Âyet-i kerîmenin zâhiri, Kârûn'un âhirete inanan biri olduğunu bildirmektedir. Âyet-i kerîmede, malın; insanın Cennet'e ve tevâzu yoluna girmesine vesîle olması için sarfedilmesi istenmektedir.

Müslümanların, Kârûn'a yaptığı nasîhati bildiren âyet-i kerîmenin devâmında meâlen;) Dünyâdan da nasibini unutma!" buy­ruldu. (Kasâs sûresi. 77) Burada birkaç husûs vardır:

1- Kârûn, tamamen dünyânın zevk ve lez­zetlerine dalmıştı. O, bundan men edildi.

2- Önceki âyet-i kerîmede; malını âhıret için sarfetmesi emredilirken, bu âyet-İ kerîme ile, dünyâdan mubah yollarla faydalanmada bir mahzur olmadığı bildirildi.

Tefsîr âlimleri, bu âyet-i kerîmeye dayana­rak, şunları bildirmişlerdir.

a) Dünyâda âhiret için amel yapmayı terketme! Sıhhat, kuvvet, gençlik ve zenginliğini unutma! Onlarla âhitretini kazanmaya çalış. İnsanın dünyâdan nâsîbi; Allah yolunda yaptığı harcama ile verdiği sadakalardır. Yoksa yiyip içtikleri, giyip eskittikleri değildir.

b) Dünyâdan kendinin ve ehlinin rızkını unutma!

Aynı âyet-i kerîmenin devâmında meâlen; "Allahü teâlânın sana ihsân ettiği gibi, sen de O'nun kullarına (mal ile) ihsân et" buyruldu. (Kasâs sûresi: 77) Mal ile ihsânın içerisine; mal ve mevkî ile yardım etmek, güler yüz göstermek, iyi karşılamak ve iyi olarak anmak da dahildir. "Allah'ın sana ihsân ettiği gibi" meâlindeki âyet; "Nîmetleri­min kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım" meâlin­deki âyet-i kerîmeye tenbih içindir. Yine aynı âyet-i kerîmenin devâmında, Allahü teâlâ meâ­len; "Yeryüzünde fesâd arama, isteme. Çünkü Allahü teâlâ, fesâd çıkaranları sevmez" buyurdu. (Kasâs sûresi: 77) Allahü teâlâya âsî olan herkes, yeryüzünde fesâd taleb etmiş olur. "Tefsîr-i Kebîr"de, fesâd ile, Kârûn'un zulüm ve taşkınlığının murâd olun­duğu bildirilmiştir.

Kârûn, mü'minlerin yaptığı bu nasîhatleri kabûl etmedi. Şımarıklığının yânında, Allahü teâlânın kendisine verdiği nîmetlere nankör­lüğünü git gide arttırdı. O dereceye geldi ki, utan­madan nîmeti kendinden bildi ve âyet-i kerîmede meâlen şöyle dediği bildirildi: "Bu servet, bana ancak bende olan ilim mukabilinde verilmiştir" dedi." Âyet-i kerîmesinin devamında Aliahü teâlâ, meâfen; "O (madem ki âlimdi), kendisinden önce geçen asırlardaki nesillerden kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe (malca, yâhut cemâatçe, sayıca) daha çok olan kimseleri, Allahü teâlânın hakîkaten helâk etmiş olduğunu bilmedi mi ?" buyurdu. Âyet-i kerîmede, kuvveti ve malının çokluğu ile mağrur olması kınanmaktadır. Hâl­buki o, kendisi gibi, hattâ, kendisinden daha zengin, güçlü ve kuvvetli olanların hâllerini Tevrât'da okumuş, tarihçilerden dînlemişti. O, kendisini helâkden korüyâcak faydalı ilmi bile­medi. Bildiğini iddia ettiği ilim, onu helâk olmaktan korüyâmadı. Sehl-i Tüstert hazret-.leri şöyle buyurdu: "Nefsine bakan, ona kıy­met veren kimse felah bulmaz, onun hâli iyi olmaz. Saîd yâni akıbeti iyi kimsede, sözleri ve işleri sebebiyle ucb (kendini beğenme) olmaz. Bu sebeple Allahü teâlâ, işlerinde ve sözle­rinde, lütfunü ve ihsânını ona gösterir. Şakî yâni akıbeti kötü kimse ise; işlerini, sözlerini ve hâllerini güzel görür. Allahü teâlânın kendi­sine lütuf ve ihsânda bulunduğunu görüp bile­mez. Bundan dolayı, işlerini, sözlerini ve iyi hâllerini kendinden bilerek övünür. Bu hâlle­rini, nefsine nisbet ederek, onların kendisinde bulunan faziletlerden dolayı olduğunu zanne­der. Sonunda, Kârûn gibi, bir gün yerin dibine geçirilir.

Aynı Âyet-i kerîmenin devamında meâlen; "(Kıyamette) mücrimlerden günahları sorulmaz" buyruldu. (Kasâs sûresi: 78)

"Kârûn, zînet ve ihtişamı içinde kav­minin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzu edenler; "Ne olurdu, Kârûn'a veri­len (servet) gibi, bizim de olsaydı. O, hakîkaten büyük nasib sâhibidir" dedi­ler. Kendilerine (berekete ve âhıret hâlle­rine dâir) ilim verilenler de; "Yazıklar olsun size! Îmân edip, sâlih amel işle­yenlere Allahü teâlânın verdiği sevâb, (Kârûn'un malından ve dünyâdan) daha hayırlıdır. Bu sevâba ancak günahlar­dan sakınıp, tâate sabredenler kavuşur" dediler." (Kasâs sûresi: 79-80)

Dünyâya gönül bağlamış olanlara, bu sözü, Yûşa aleyhisselâm ve eshâbı gibi, ilim ve marifet sâhibi dîndar kimseler söylemişlerdir. Çünkü sevâb, pek kıymetli olup, dâimi olan Cennet nîmetlerine sebep olur. Hâlbuki; mal, mülk, servet gibi nîmetler, sevâba benzemez. Bunların yüzünden insana zarar gelebilir. Üstelik mal, mülk ve servet geçici ve iğretidir.

Kârûn, Mûsâ aleyhisselâma muhâlefette daha da ileri gidip, altından bina yaptı. Orada yemekler hazırlatıp ziyafetler vererek, İsrâiloğullarını yanına çekmeye çalıştı. Onlardan bir kısmı, ona iltifat etmeye, ziyafetlerine gitmeye, sözlerine kanmaya başladı. Onun şatafat ve malına imrenip, onun gibi zengin olma hülya­larına düşenler oldu. Hattâ bâzıları onun emrine girerek, dediğinden çıkmaz oldular.

Mûsâ aleyhisselâm ona nasîhat ederek, yaptıklarına son vermesini istedi. Allahü teâlâ-dan zekât emri gelinceye kadar bu hâl böyle devam etti. Allahü teâlâ, mü'minlere zekâtı farz kılınca, Mûsâ aleyhisselâm, Kârûn'a, vereceği zekâtın mikdânnı söyledi. Fakat Kârûn eve dönüp, mal ve parasını hesâb edince, vereceğini çok buldu. Nefsi, bunu ver­meye yânaşmadı. Isrâiloğullarından nefsine uyanları toplayıp; "Mûsânın her dediğine itâat ettiniz, ama o, şimdi, mal ve paralarınızı almak istiyor" dedi. Onlar; "Sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin, ne yapmamızı istersen, söyle yapalım" dediler. "Size emrim, filân fahişeyi buraya getirin. Mûsâ benimle zina etti desin, ona bahşiş verelim. Bunu yapınca, Isrâiloğulları, Mûsâ aleyhisselâma baş kaldırırlar, biz de kurtuluruz" dedi. Fahişeyi getirdiler. Kârûn, ona bin dirhem gümüş (akçe) verdi. Bin altın, hattâ bir tas altın verdi diyenler de oldu. Ve sonra ona; "Senin koruyucun benim, seni benim hanımlarımla birlikte bulunduracağım. Ama yârın, Isrâiloğullarının gözü önünde, Mûsâ benimle zina etti diyeceksin" dedi. Ertesi gün olunca, Kârûn, İsrâiloğullarını topladı. Sonra Mûsâ aleyhisselâma geldi, İsrâiloğulları toplandı, seni beklerler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını dînlerinin esaslârını, şerîatlerinin hükümlerini onlara bildir" dedi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, onların yanına gitti. Anlatmaya başladı. "Hırsızlık yapanın, elini keseriz; iftira edene, seksen sopa vuru­ruz; zina eden bekâr kimseye, yüz sopa vururuz; evli olan kimse zina ederse, ölünceye kadar onu taşlarız" buyurdu. Kârûn; "Ya bu işi sen yapmış olursan?" dedi. Mûsâ aleyhisse­lâm; "Ben de yapsam durum aynıdır!" buyurdu. Kârûn; "Isrâiloğulları, senin filân kadınla düşüp kalktığını söylüyorlar" dedi. "Ben mi?" buyurdu. "Evet" dedi. "Onu çağırın bakalım ne diyor? Şâhidlik ederse, yâhut îtirâf ederse, dediği gibidir" buyurdu. Çağırdılar. Gelince, Mûsâ aleyhisselâm ona; "Ey kadın! Ben sana, bunların dediği gibi bir şey yaptım mı?" buyurdu. Sonra peygamberlik nûru ile ona bakıp; "Mûsâ’ya Isrâiloğullarına denizi yârıp yol yapan ve Mûsâ’ya Tevrât'ı indiren Allahü teâlâ hakkı için doğru söyle" dedi. Allah için doğruyu söylemesine yemin verince, Allahü teâlâ kadına tevfîk ve yardım verdi. Kadın kendi kendine; "Bugün tövbe ile söze başla­mam, Allah'ın peygamberine eziyet etmemden iyidir" diye düşündü ve; "Hayır, onlar yâlan söylüyorlar. Ama Kârûn bana, benimle zina ettiğin iftirasını söylemem için çok para verdi" dedi. Bu sözleri söyleyince, Kârûn şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Orada bulunanları bir müddet sessizlik kapladı. Mûsâ aleyhisselâm hemen secdeye kapandı. Hem ağlıyor, hem de; "Yâ Rabbî! Senin düşmanın bana eziyet etti, beni rezîl ve rüsvâ etmek isteyip, çirkin bir fiille beni suçladı. Ey Allah'ım, onun cezâsını ver" diyordu. Allahü teâlâ, Hz. Mûsâya başını secdeden kaldırmasını emir buyurdu. Yere de, Mûsâ aleyhisselâmın isteğine uymasını emretti. Mûsâ aleyhisselâm; "Ey İsrâiloğulları! Allahü teâlâ beni Fir'avn'a gönderdiği gibi, Kârûn'a da gönderdi. Ona uyan onunla kalsın, benimle olan ondan ayrılsın" buyurdu. İki kişi hâriç hepsi Kârûn'dan ayrıldı. Sonra Mûsâ aleyhisselâm; "Ey toprak! Onları yut" buyurdu. Dizlerine kadar yuttu. "Ey toprak! Onları yut" dedi. Bellerine kadar yuttu, Sonra; "Ey toprak! Onları yut" buyurdu. Boyunlarına kadar yuttu. Sonra; "Ey toprak! Onları yut" buyurdu. Top­rak onları içine alıp, kapandı. Böylece yerin dibine geçtiler. Kârûn ve arkadaşlarından hiç­bir eser kalmadı.

Allahü teâlâ, Kârûn'u ve iki arkadaşını yere geçirince, İsrâiloğulları, kendi aralarında fısıl-daşıp; "Mûsâ aleyhisselâm, Kârûn'un evini, mal ve hazînelerini elde etmek için ona bed­duâ etti" dediler. Mûsâ aleyhisselâm, bunun üzerine Allahü teâlâya duâ edip, evini, malını ve hazînelerini de yere geçirmesini istedi. Bunun üzerine, Hak teâlânın emriyle Kârûn'un sarayı, mal ve hazîneleri de yerin dibine geçti. Nitekim Allahü teâlâ, Kasâs sûresi 81. âyetinde meâlen; "Nihâyet biz onu (Kârûn'u) ve sarayını yere geçiriverdik. Artık Allahü teâlânın azâbından onu kurtar­mağa yardım edecek hiçbir cemâatı da yoktu. Kendisi de o azâbı men etmeye kâdir değildi" buyurdu.

Kârûn helâk olunca, Mûsâ aleyhisselâmın nasîhat edip, Allahü teâlânın azâbıyla korkuttuğu mü'minler, Allahü teâlâya hamd ettiler, önceden Kârûn'un malını, saltanatını ve yaşayışını temennî edenler, pişmân oldular. Allahü teâlâ bunu bildirerek, aynı sûrenin 82. âyetinde meâlen; "Dün onun mal ve saltanatını temenni edenler; "Vay, demek ki, Allahü teâlâ dilediği kimsenin rızkını genişletiyor ve daraltıyor. Eğer Allahü teâlâ bize lütf etmeseydi, bizi de yere batırmıştı. Vay, demek hakîkat şu ki, kâfirler aslâ kurtulmayacak" demeye başladılar" buyurdu.

Allahü teâlâ, peygamberi Mûsâ aleyhisselâmı ve mü'minleri her belâ ve sıkıntıdan kur­tardı. Düşmanları olan Fir'avn'ı, Hâmân'ı ve Kârûn'u helâk eyledi. Nitekim Ankebut sûresi 39. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Kârûn'u Fir'avn'ı ve (onun veziri) Hâmân'ı da helâk ettik. Gerçekten Mûsâ (a.s.), onlara apaçık delillerle gelmişti de, onlar yer­yüzünde kibirlenip baş kaldırmışlardı (îmân etmemişlerdi). azâbımız onlara ula­şıp kurtulamadılar" buyurdu.

Allahü teâlâ, Kasâs sûresinin 83. âyet-i kerîmesinde de meâlen; "İşte âhıret yurdu! Biz onu yeryüzünde tekebbür ve fesâd istemeyenlere veririz. Akıbet (Cennet) müttekîlerindir" buyurdu. Yâni, güzel akı­bet; emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmak sûretiyle, Allahü teâlânın azâbından korkan kimseler içindir. Yâhut, müttekîlerin akıbeti, Cennet'te yerleşmektir.

Kârûn'un, bu şekilde mal ve mülkü ile bir­likte batırılışının belli başlı sebepleri şunlardır:

1-Fakirliğinde tevâzu, zühd ve takva üzere iken, zengin olunca, mal ve mülküne kibirlene­rek, onların kendisini kurtaracağını zannet­mesi. Bu şekilde mal ve servet ile kibirlenmek, islâm âlimlerinin eserlerinde şöyle îzâh buyrulmuştur:

Mal ve servet ile kibirlenmek, hükümdarlar ile zengin tüccarlarda görülür. Hükümdarlar, hazînelerinin dolu olmasından, tüccarlar da, sermâye ve servetlerinin çokluğundan öğünürler. Mal, mülk sâhibi olan bir kısım kimseler, birbirlerine; "Benim çiftliğim seninkinden çok, elbisem daha mükemmel, atım, arabam senin­kinden daha kıymetli" gibi sözler söyleyerek öğünürler. Buna benzer sözlerle zenginler, fakirlere üstünlük taslâr ve onları hakir göre­rek; "Ben istesem seni toptan satın alırım, hattâ seni hizmetçiliğe bile kabûl etmem, sen kim oluyorsun? Cürmün ne ki hükmün n'ola? Benim arabamın tekerleri seni satın alır. Senin bir yılda yiyemediğini, ben, bir günde sadaka olarak dağıtırım" şeklinde lâflar söylerler. Bütün bu sözleri, zenginliği üstün, fakirliği aşağı gördükleri için sarf ederler. Hâlbuki bu sözler, onların, fakirliğin faziletini, zenginliğin âfetlerini bilmediklerindendir. Mal ve mevkî ile övünmenin değersiz olduğu, Kehf sûresinde beyân buyrulmuştur. "(Arkadaşına); "Benim malım seninkinden fazla, cemâatim de (evlâdlarım, hizmetçilerim veya aşiretim de) daha üstündür" dedi. (Arkadaşı da ona); "Eğer mal ve evlâdca beni kendinden aşağı görüyorsan, umarım ki Rabbim (îmânım cihetiyle) bana, senin bahçenden daha hayırlısını verir ve seninkinin üzerine (küfrün sebebiyle) gökten bir belâ gönderip, ayak kayacak düz toprak olur. yâhut bahçenin suyunu yere batırır da bir daha bulamazsın" (Kehf sûresi: 39-41)

Allahü teâlâi onların aralarında geçen bu ibretli konuşmaları beyan buyurduktan sonra, mal ve mülkü harâb olunca pişmân olup, "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasâydım " (Kehf sûresi: 42) diyeceğini bildirdi. Kârûn'un kibirlenmesi de mal ve mül­küne güvenmesindendi. Bu husûs, Kasâs sûresi 79. âyet-i kerîmesinde bildirilmiştir.

Bir gün Resûl-i ekrem (s.a.v.), bîr zenginin yanına bir fakirin oturduğunu ve buna mem­nun olmayan zenginin, eteklerini topladığını görünce; "Yoksulluğunun sana ulaşaca­ğından mı korktun?" buyurdu. O zenginin bu davranışı, malıyla kibirlenmesindendi.

Bu hastalığın tedavisi, servetin âfetlerini, ondaki kul haklarını ve gailelerini düşünmek­tir. Yoksulluğun faziletini, Cennet'e ilk önce fakirlerin gireceklerini ve kendisinden çok daha fazla mala sahip, nice zenginlerin bulu­nacağını düşünerek, ucb ve kibrini kırmalıdır. Resûl-i ekremin (s.a.v.); "Önceki ümmet­lerde kibir sâhibi birisi, eteklerini yerde sürüyerek yürürdü. Gayret-i ilâ-hiyyeye dokunarak yer bunu yuttu" buyurduğunu hatırlamalıdır. Resûlullah (s.a.v.), bu hadîs-i şêrifi ile, malıyla böbürle­nenlerin cezâlarına işâret buyurmuştur.

Eshâb-ı kiramdan olan Ebû Zer (r.anh) şöyle anlatır: "Bir gün Resûlullah (s.a.v.) ile mescide girmiştik. Resûl-i ekrem (s.a.v.); "Başını kaldır" buyurdu. Ben de başımı kaldırdım, güzel elbise giymiş bir kimse gör­düm. Resûlullah (s.a.v.) tekrar; "Başını kaldır" buyurdu. Bu defâ da eski elbise giy­miş bir kimse gördüm. Resûlullah (s.a.v.); "Ey Ebû Zer! Şu eski elbiseli, o yeni elbiseli­den yer dolusu kadar hayırlıdır" buyurdu.

Bunlar ve daha nice haberler, Allahü teâlâ katında, mala düşkün olan zenginlerin hakirli-ğini ve îmânlı, sabırlı fakirlerin şerefini anlat­maktadır. Bunları bildikten sonra bir mü'min için serveti ile ucb edip, kibirlenmek düşünü­lür mü? Hattâ bütün bunları bilen bir müslüman, serveti helâlinden kazanarak meşru yola sarf edip edemediği ve eline geçen malın hak­kını verip veremediğini düşünerek dâima korku içerisinde olur.

2-Kârûn; şerrinden müslümanları koru­mak, doğru yolda gitmesine vesîle olmak için Mûsâ aleyhissetâmın müdârâ (idare) ettiği bir kimseydi. Onun yaptığı bütün eziyetlere, ken­disine verdiği sıkıntılara hep sabrederdi. Ken­disine veya başkalarına zarar gelme korkusundan dolayı, iyiliği emretmek ve haramı men etmek mümkün olmazsa, böyle fitneye mâni olmak için susmaya, müdârâ etmek denir. Kalbi, haramı men etmek istediği hâlde, müdârâ yapmak caizdir. Hattâ, sadaka sevâbı hâsıl olur. Müdârâ ederken tatlı dilli ve güler yüzlü olmak lâzımdır. Talebeye ders verirken de, müdârâ yapılır. İmâm-ı Gazâlî (r.aleyh) buyurdu ki: "insanlar, üç kısımdır: Bir kısmı, gıda gibidir. Herkese, her zaman lâzımdır. İkinci kısmı, ilâç gibidirler, ihtiyaç zamanında lâzım olurlar. Üçüncü kısmı, hastalık gibidir. Bunlara İhtiyaç olmaz. Fakat, kendileri insanlara mûsâllat olurlar, bulaşırlar. Bunlardan kurtul­mak için, müdârâ etmek lâzımdır." Müdârâ, caizdir. Bâzan da müstehâb olur. Evinde zev­cesine müdârâ etmeyen kimsenin, rahatı, huzuru kalmaz. Resûlullah'a (s.a.v.), bir misa­fir geldi; "İçeri alınız! O, kötü bir insandır" buyurdu. İçeri girince, onunla tatlı ve neşeli konuştu. Gidince, yumuşak konuşmasının sebebi sorulunca; "Kıyamette, en kötü yerde bulunacak kimse, dünyâda zararından korunmak için ikram olunandır" buyurdu, Hadîs-i şerîfde; "Sıkılmadan açıkça haram işleyen kimseyi gıybet etmek caiz olduğu gibi, şerlerinden korunmak için bunlara müdârâ etmek de caizdir. Fakat müdârâ, müdâhene seklini almamalıdır" buyruldu. Müdârâ, dîni veya dünyâyı zarardan kurtarmak için, dünyâ menfeatinden vermektir. Müdahene, dünyâ ele geçirmek için dînden vermektir. Zâlime müdârâ ederken, kendisi ve zulmleri medh olunmaz.

3-Kârûn'un kötülüklerinden biri de mal ve mevkî husûsunda çok hırslı olmasıydı. Hazîne­lerinin yâlnız anahtarlarını kırk katır taşırdı. Bu kadar zengin olmasına rağmen, yine de malını çoğaltmaya bakar, Mûsâ aleyhisselâmın istediği zekât husûsunda âdetâ pazarlığa giri­şirdi. Emredilen zekât, çok az bir mikdarda olmasına rağmen, onu da vermek zor geldi. Bütün bunların yânında, bir de, Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn gibi İsrâiloğullarına hükmetmek, reis olmak sevdasına düştü. Hz. Mûsâya varıp, makam ve mevkî istemeye kalktı. Arzusuna kavuşamayınca da, İsrâiloğulları içinde fitne çıkarmağa kalkıştı. Sonra da mal ve mülkü ile berâber yerin dibine geçti. O, mal ve mevkîyi faydası için istediğini zannediyordu. Hâl­buki onun, isteyip de sahip olduklarının hiçbirisi ona fayda vermedi. Nitekim hadîs-i şêriflerde mal ve şöhret hırsının zararları husûsunda şöyle buyruldu:

"İki aç kurdun, bir koyun sürüsüne gir­diği zaman, yaptıkları zarardan, mal ve şöhret hırsının insana yapacağı zarar daha çoktur."

"İnsana zarar olarak, dîn ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmesi yetişir." Yâni, insanın dîn veya dünyâ işle­rinde şöhret sâhibi olması, dînine de, dünyâ­sına da çok zarar verir.

"Medh olunmağı sevmek, insanı kör ve sağır eder. Kabahatlerini kusurla­rını görmez olur. Doğru sözleri, kendi­sine yapılan nasîhatleri işitmez olur."

Mevkî ve şöhret sâhibi olmak arzusu, insanlarda üç şeyden hâsıl olur: Birinci sebep, nefsin arzularına kavuşmaktır. Nefs, arzuları­nın, haram yollardan elde edilmesini ister. İkincisi, kendinin ve başkalarının haklarını zâlimlerden kurtarmak ve müstehâb olan sadaka vermek için ve hayrat, hasenat yapmak için yâhut mubah olan işler yapmak için, mesela, iyi yemek, iyi giyinmek, iyi evlerde oturmak ve çoluk-çocuk sâhibi olup, rahat ve mes'ûd yaşamak için veya mazlumları zâlimlerden kurtarmak için yâhut ibâdetlerine manî olacak şeylerden kurtulmak için ve islâm dînine ve müslümanlara hizmet için mevkî sâhibi olmak istenir. Bu niyet ile mevkîye kavuşurken, riya gibi ve hakkı bâtıl ile karıştırmak gibi, İslâmiyet'in yasak ettiği şeyleri yapmazsa ve vâcibleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevkî sâhibi olması caizdir, hattâ müstehâbdır. Çünkü caiz ve lâzım olan şeylere kavuşturucu sebepleri, vâsıtalar yapmak da, caiz ve lâzım olur. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, iyi insanların nasıl olacağını bildirirken, bunların; "Müslümanlara imâm olmak istediklerini" de bildirmektedir, önceki dînlerde bildirilen ve. red edilmeyen haberler, bizim dînimizde de muteberdir.

Hadîs-i şêriflerde buyruldu ki: "Hak ve adalet üzere bir gün hâkimlik yapmayı, bir sene devamlı gaza etmekten daha çok severim"

“Bir saat adalet ile idarecilik yapmak, altmış sene nafile ibâdet yapmak­tan daha iyidir”

Mevkî sâhibi olmağı istemenin sebeplerin­den üçüncüsü, nefsini eğlendirmektir. Nefs, maldan olduğu gibi, mevkiden de lezzet almaktadır. Arada İslâmiyet'e uymayan işler bulunmazsa, nefsi, lezzet aldığı şeye kavuştur­mak haram olmaz ise de, takvanın, himmetin az olduğunu gösterir. Mevkî elde ettikten sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riya ve müdâhene ve gösteriş yapmasından korkulur. Hattâ, münafıklık ve hakkı bâtıl ile karıştırmak ve hattâ hîle ve yâlan gibi tehlikeli hâller de olabilir. Helâl ile haram karışık olan şeyi yapmamak lâzımdır. Mevkî sâhibi olma­nın bu üçüncü sebebi, haram değil ise de, iyi olmadığı için, ilâcını bilmek ve yapmak lâzım­dır, önce mevkînin geçici olduğunu ve zarar­larını, tehlikelerini düşünmelidir. Kârûn'un helâk olmasının sebeplerinden biri de, zekât vermekten çekinmesi, Hz. Mûsânın bu husûsdaki bütün nasîhatlerine kulak tıkamasıydı.

İslâm âlimleri, dînimizin beş şartından biri olan zekâtı vermeyenler hakkında kitablarında çok şeyler yazmışlar, eserlerinde onların dünyâ ve âhırette düçâr olacakları cezâları, geniş geniş îzâh etmişlerdir. Bunlardan Muhammed Rebhâmî hazretleri, "Riyâd-ün-nasihîn" adlı eserinde söyle yâzmaktadır: Resûlullah (s.a.v.), veda haccında buyurdu ki: "Malınızın zekâtını veriniz! Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin; orucu, haccı, cihâdı ve îmânı yoktur" Yâni, zekât ver­meği vazife bilmez, farz olduğuna inanmaz, vermediği için üzülmez, günaha girdiğini bil­mezse, îmânsız olur. Senelerce zekât verme­yenlerin zekât borçları birikerek, bütün malını kaplar. Malı kendinin sanıp, müslümanların o malda hakkı olduğunu hatırına bile getir­mez. Kalbi hiç sızlamaz. Bu mala sımsıkı sarıl­mıştır. Böyle kimseler, müslüman olarak tanınır. Fakat bunlardan, îmânını kurtaran pek nâdir olur. Zekât vermek, Kur'ân-ı kerîmin otuz iki yerinde, namazla birlikte emr edilmektedir. Tevbe sûresi 34. âyetinde, böyle kimseler için meâlen; "Malı, parayı, biriktirip zekâ­tını, müslüman fakirlerine vermeyen­lere çok acı azâbı müjdele!" buyruluyor. Bu azâbı, bundan sonraki âyet-i kerîme meâ­len şöyle bildiriyor: "Zekâtı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basâr gibi bastırılacaktır."

Ey mağrur zengin! Dünyânın çabuk geçip gidici malı, parası, seni aldatmasın! Bunlar, senden önce, başkalarının idi. Senden sonra da, başkasının olacak. Cehennem'in şiddetli azâbını düşün! Zekâtını ayırıp vermediğin o mal, uşrunu vermediğin o buğday, hakîkatte zehirdir. Malın hakîkî sâhibi, Allahü teâlâdır. Zenginler, O'nun vekilleri, me'mûrları demek­tir. Vekillerin, Allahü teâlânın borcunu fakir­lere vermesi lâzımdır. Zerre kadar iyilik eden, iyiliğini bulacaktır. Hadîs-i şêrifde; "Allahü teâlâ iyilik edenlere, karşılığını elbette verecektir" buyruldu. Haşr sûresi, 9. âyet-i kerîmede meâlen; "Zekâtını veren, elbette kurtulacaktır" diye müjdelendi. İmrân sûresi 180. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Allahü teâlânın ihsân ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını sanıyor. Hâlbuki, kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. O malları, Cehennem’de azâb âleti ola­cak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, başdan ayağa kadar onları sokacaktır" buyruldu. Kıyamete ve Cehennem azâbına inanan zenginlerin; mallarının zekâtını, tarla mahsûllerinin, meyvelerinin uşrunu vererek, bu azâblardan kurtulmaları lâzımdır. Hadîs-i şerîfde; "Zekât vererek, malınızı zarar­dan koruyunuz" buyruldu. "Tefsir-i Mugnî". de diyor ki: "Kur'ân-ı kerîmde üç şey, üç şeyle berâber bildirildi. Bunlardan biri yapılmazsa, ikincisi kabûl olmaz: Peygambere (s.a.v.) itâat edilmedikçe, Allahü teâlâya itâat edilmiş olmaz. Ana ve babaya şükr edilmedikçe Allahü teâlâya şükredilmiş olmaz. Malın zekâtı verilmedikçe, namazlar kabûl olmaz." Ey, gaf­let şarâbının sarhoşu! Dünyânın zevk ve safâsı peşinde daha ne kadar koşacaksın? Bu kıy­metli ömrü, ne zamana kadar ziyan edecek­sin? İslâmiyet'in emir ve yasaklarına aldırış etmezsin! Azrail aleyhisselâmın gelip, canını zorla alacağı, ecel arslanının pençesini sana taka­cağı, can verme acılarının başına geleceği, şeytanın, îmânını çalmak için kasd edeceği, dostlarının; "Vah vah öldü, siz sağ olun" diye evlâdına taziye edecekleri vakti düşün! Firâk sesi gelip; "Bize yârayan birşey yapmadın. Hep beğenmediklerimizi işledin. Biz de sana, senin bize yapdığın gibi yaparız" diyecekleri zamandan korkmuyor musun?

Düşün, kabir ve âhıret suâllerine ne cevap hazırladın? Allahü teâlânın tekdîrine ne bahane yapacaksın? Kendine acı! Suâle çeki­leceksin. Hâlbuki, verecek cevâbın yok. Cehennem'e girersen, ateşine dayanamazsın. Kendine ve herkese öyle iyilik et ki, başkası iyilik yapınca, sen yaptın sansınlar. Kendine ve kimseye kötülük etme ki, başkasına bir fenâlık yapınca, sen yaptın sanmasınlar.

"Sahîh-i Müsİim"deki bir hadîs-i şerîfde; "Ey âdemoğlu! Benim malım, benim malım dersin. O maldan senin olan; yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin ve Allah için vererek, sonsuz yaşattığındır" buyruldu. Eğer malını sevi­yorsan, niçin düşmanlarına bırakıpda gidiyorsun. Sevdiğinden ayrılma, berâber götür! Hepsini veremezsen, bari kendini de, bir vâris yerine koyup, hisseni âhıret yolunda gönder. Bunu da yapamazsan, bari, zekâtını ver de, azâbdan kurtul! Hiratlı üstad, Hâce Abdullah-i Ensâri diyor ki: "Malı seviyorsan, yerine sarf et de, sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, ye de, yok olsun!"

Ferîdüddin-i Attâr (r.aleyh), "Tezkire-i evliya" kitabında anlatır: Cüneyd-i Bağdadî yedi yaşında idi. Mektebden gelince, babasını ağlıyor görüp sordu. Babası; "Bugün, zekât olarak, dayın Sırrî-yi Sekatî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip, almadığı gümüş­ler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum" dedi. Cüneyd; "Babacığım, o parayı ver, ben götüreyim" deyip, dayısına gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı kim olduğunu sorunca; "Ben Cüneyd1 im. Dayıcığım kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!" dedi. Dayısı; "Almam" deyince, Cüneyd;"Adledip, babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!" dedi. Sırrî; "Babana ne emretti ve bana ne ihsân etti?" dedi. Cüneyd; "Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emr etmekle adalet eyledi. Seni fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi" dedi. Bu söz, Sırrî’nin hoşuna gidip; "Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce, seni kabûl ettim" dedi. Kapıyı açıp parayı aldı.

Kârûn'un yaşayışı, doymak bilmiyen dünyâ arzusu, Mûsâ aleyhisselâmın emirle­rine uymaması ve onun gibi olanların başına gelen felâketlerde, bütün insanlar için ibret alınacak dersler vardır.         

Erîha beldesinde bulunan Amâlikalılar ile harb etme durumu: Bilindiği gibi, Mûsâ aleyhisselâm, İsrâiloğulları ile berâber, dedelerinin asıl memleketi olan Ken'ân diya­rına gitmek üzere Mısır'dan çıkmışlardı. Allahü teâlâ onlara, Arz-ı mev'ûd denilen yerde yer­leşmeyi nasîb edeceğini vâdetmişti.

O zamanlarda, o beldelerde zâlim ve zorba bir kavim olan Amâlikalılar vardı. Bunlar, iri cüsseli ve kuvvetli kimselerdi.

Allahü teâlâ, zâlim ve zorba olan Amâlika kabîlesini (kavmini) helâk edip, Arz-ı mev'ûd'u’ (Şam  ve  Filistin  diyarını),  İsrâiloğullarına vatan  kılacağını  Mûsâ  aleyhisselâma bildirmişti.

Allahü teâlâ, İsrâiloğullarına, bu bölgede bulunan Erîha beldesine (şehrine) gidip yer­leşmelerini emretti. Mûsâ aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki: "Yâ Mûsâ! Ben, Erîha'yı sizin için memleket ve yerleşme yeri olarak yazdım, takdir ettim. Oraya git ve düşmanlardan kim varsa onlarla harb et! Muhakkak ki, onlara karşı sizin yardımcınız benim..."

Mûsâ aleyhisselâm, kavmine, Erîha belde­sinde bulunanlarla harbetmek sûretiyle o bel­deyi almaları îcâb ettiğini, böylece kendilerine vâdolunan memleketlere varmış olacaklarını bildirdi. Toplanıp gidecekleri zaman, İsrâilo­ğulları, her zamanki itâatsizliklerini yine yaptılar. "Biz onlarla harb edeceğiz ama, bilmiyoruz ki, askerleri ne kadardır? Ne silâhları vardır. Önden adam gönderip, durumlarını anlayalım" dediler.

Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) her sıbtdan, yâni İsrâiloğullarının her bir kolundan birer temsilci seçti. Seçtiği bu temsilciler, iyi haber toplayan, sözünde sâdık ve vefâkâr kimseler idi. Yûşa' bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ (aleyhimesselâm) da bu on iki kişi arasında idi.

Bu on iki kişilik temsilci hey'eti, Erîha bel­desine giderek, malûmat toplamaya başladı­lar. Tâbiî ki, oralarda bulunanlar zâlim ve zorba kimseler olup, hepsi de uzun boylu, cüsseli, güçlü kuvvetli idiler. Fakat her ne olursa olsun, onlarla muhârebe edip, şehri ele geçir­meleri lâzımdı. Bu muhârebede, Allahü teâlâ­nın İsrâiloğullarına yardım edeceğini de vâdettiğine göre, muhârebeyi mutlaka Mûsâ aleyhisselâm kazanacaktı. Hâl böyle olunca, Amâlikalıların güçlü, kuvvetli ve zorba kimse­ler olmasına hiç aldırış etmeden saldırıya geç­mek îcâbediyordu. Bununla berâber, hücumda gevşek davranmak ve çekingenlik, İsrâiloğullannın âdetleri olduğundan, yine bir pürüz çıkarmamaları için, Amâlikalıların askerî güçlerinin, fazla olduğunu, İsrâiloğullarına bildirmemek îcâbediyordu.

Erîha beldesine incelemeye giden on iki kişi, bu sebepleri düşünerek, aralarında istişare edip dediler ki: "Şâyet biz bu zorbaların hâlle­rini bütün teferruatıyla, açık açık anlatır, haber verirsek; İsrâiloğulları, bunlarla muhârebe etmekten çekinirler. En iyisi biz, Amâlikalıların durumlarını aramızda gizleyelim..." Temsiciler aralannda bu şekilde anlaşıp İsrâiloğullannın yanına döndükten sonra, yaptıkları anlaşmayı boz­dular. Yûşa' bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ hâriç, kalan on kişi sözlerinde durmayıp gördüklerini anlattılar. Bu iki zât ise, Mûsâ ve Hârûn aleyhi-messelâmdan başkasına, Erîha'da gördükle­rinden hiç bahsetmediler.

Başka bir rivâyete göre ise, on iki temsilci gidip araştırdıktan sonra, geri gelerek başka hiç kimseyle görüşmeden doğruca, Hz. Mûsâ’nın yanına vardılar ve gördükleri hâli olduğu gibi haber verdiler. O da, bu hâli gizlemelerini, İsrâiloğullarına bu şekilde haber vermemele­rini emretti. Fakat, Yûşa bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ hâriç diğerleri söz dînlemeyip, kavme haber verdiler. Sözlerine sâdık olan bu iki zât ise Erîha beldesi hakkında bilgi verirken; "Orası çok güzel, çok hoş, nîmeti bol bir mem­leket, insanları dev cüsseli, iri yarı fakat kalbleri zayıf kimseler. Onlar size bir şey yapamazlar..." gibi şeyler söylediler.

Fakat, diğer on kişinin sözlerinde durma­yarak, Amâlikalıların durumunu tam olarak anlatmaları sebebiyle, onların zâlim ve zorba .kimseler oldukları İsrâiloğulları arasında yâyıldı. Hâl böyle olunca gitmekten çekindiler.

Mûsâ aleyhisselâm onlara; "Allahü teâlânın size takdir ettiği, sizi yerleştirmeyi vâdettiği yere, hep berâber gidin, korkmayın. Çekinme­yin. Ardınıza dönmeyin. Allahü teâlânın, yar­dımı elbette gelecektir. Çünkü vâdi vardır ve O'nun vâdi elbette haktır. Dolayısıyla siz hiç bir şeyden çekinmeyin. Bunlara riâyet etmez, söz dinlemezseniz, muhakkak zarara, ziyana uğramış olur, perişan bir hâlde kalırsınız" dedi.

İsrâiloğullan ise, normalde kendilerine yakışan ve nankörlüklerine uyan cevâbı verdiler. "Hakîkaten orada zorbalar var. Gerçekten, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya giremeyiz" dediler.

Yûşa' bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ (aleyhimesselâm)da İsrâiloğullarını söz dinlemeye teşvik ederek; "Onlara aniden baskın yapın. Böyle yaparsanız gâlib olursunuz. Hakîkî îmân sâhibi iseniz, Allahü teâlâya güvenin. Zâlim ve zorba diye insanlardan korkmayın" dediler. Bu iki zât, İsrâiloğulları içindeki kabîlelerden Erîha beldesindeki kimseler hakkındaki haberleri duyanlara, korkulacak bir şey olmadığını bil­dirdiler. Allahü teâlânın yardım ve inâyetiyle Erîha'nın fethedileceğini söyleyerek, Hz. Mûsâya yardımcı olmaya çalıştılar.

İsrâiloğullan, gitmeyeceklerini söylemekle de kalmayıp, içlerine düşen korku sebebiyle, ağlayıp sızlamaya, feryâd etmeye başladılar: "Keşke Mısır'da kalsaydık. Orada ölseydik. yâhut burada, şimdi bulunduğumuz yerde ölsek de, Allahü teâlâ bizi o zâlimlerin, Amâli­kalıların memleketine sokmasa. Yoksa oraya girersek kendimiz öldüğümüz gibi, kalan her şeyimiz de onlara ganîmet olur, yazık olur" dediler.

İsrâiloğullannın inâd ve tuhaflıkları hattâ küstahlıkları artarak devam ediyordu. Hz. Mûsâ’ya en olmadık sözleri söyleyerek, onu pekçok üzüyorlardı. "Siz ne kadar uğraşsanız ve gayret sarfetseniz yine boşuna. O zorbalar orada bulundukça biz oraya gitmeyiz. Şâyet çok istiyorsan Rabbinle berâber sen git. İkiniz onlarla savaşın. Bizi sorarsan, biz burada kalacağız" dediler.

Hz. Mûsâ onların bu sözlerine çok üzüldü ve gadablandı. "Yâ Rabbî! Sen, bu söz dînle­meyen toplulukla benim aramı ayır" diye duâ etti.

Allahü teâlâ vahyedip, o Arz-ı mev'ûd'un kırk sene İsrâiloğullarına haram kılındığını, çölde kırk sene müddetle şaşkın şaşkın dola­şıp duracaklarını, onlar için canını sıkıp üzül-memesini bildirdi.

Mâide sûresinin 12. âyet-i kerîmesinde meâlen; "Muhakkak ki, Allahü teâlâ Benî İsrâil'den ahd, kuvvetli söz aldı. Onların on iki sıbtının her birinden bir nakîb, temsilci göndermiştik..." buyruldu.

İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya îtirâz edip, Erîha'da bulunan Amâlikalılarla muhârebe etmekten çekinmeleri ve bundan sonraki durumları hakkında Mâide sûresinin 21-26. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyruldu ki: "Mûsâ (aleyhisselâm İsrâiloğullarına) dedi ki: "Ey kavmim! Hak teâlânın, sizin yerleşmeniz için takdir ettiği ve oraya girmenizi emrettiği mukaddes yere girin. O yerde bulunan zâlimlerden korkup da arkanıza dönmeyin. (Allahü teâlânın size emrettiğini yapmaktan kaçınma­yın.) Yoksa dünyâ ve âhıret sevâbından mahrûm olanların, hüsrâna düşenle­rin hâline dönmüş olursunuz."

(Mûsâ aleyhisselâmın bu sözlerine karşı) İsrâiloğulları dediler ki: "Ey Mûsâ! O mukaddes yerde zâlim ve zorba bir kavim vardır. Doğrusu, onlar oradan çıkmadıkça, biz kat'iyyen oraya gire­meyiz. Eğer onlar oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak oraya gireriz.

Allahü teâlâya îmân edip, O'ndan korkanlardan (Amâlika kavmi hakkında bilgi toplamak için gidip, o kavmin kuvveti ve çokluğuyla alâkalı haberleri İsrâiloğullarına bildirmeyen Yûşa' bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ adındaki) iki kimse, İsrâiloğullarına dediler ki: "Ey îsrâiloğulları! Cebbar­ların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin. (Onların vücutlarının büyük olmasından korkmayın. Biz onları gidip gör­dük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli, fakat kalbleri zayıftır. Sizinle harbedecek rûhî metânetleri yoktur.) Bir defâ kapı­dan girdiniz mi, (Allahü teâlânın vâdettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten ina­nan, Allahü teâlânın vâdini tasdîk eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Mûsâ aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanı­yor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız ve onlar­dan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O'na îtimâd ediniz. yalnız O'na güveniniz ve cihâddan geri durmayınız!)"

İsrâiloğulları dediler ki: "Yâ Mûsâ! Cebbarlar, zâlimler kavmi o bölgede bulundukları müddetçe biz oraya gide­cek ve o beldeye girecek değiliz. Artık sen ve Rabbin berâber gidin de, ikiniz onlarla çarpışın, muhârebe edin. Biz burada kalıp, oturucularız. (Mûsâ aley­hisselâm onların cehâletlerinden, katı kalbliliklerinden, inâd ve dik kafalılıklarının fazla olmasından dolayı söyledikleri bu sözler üze­rine çok üzülüp ve pek gadablanarak, Allahü teâlâya duâ edip;) "Yâ Rabbi! Ben ken­dimden ve kardeşim (Hârûn'dan veya bana tâbi olanlardan, dînde benimle kardeşlik eden­ler) den başkasına mâlik olamıyorum. Söz geçiremiyorum. Artık sen, bizimle bu fâsıklar topluluğunun arasını ayır" dedi.

Bunun üzerine Allahü teâlâ ona buyurdu ki: (Şimdi kavmin içinde bulunan Kâlib ve Yûşa' (aleyhimesselâm) hâriç, onlardan hiç birine, Arz-ı mukaddes'e girmek ve oralara sahip olmak nasîb olmayacaktır.) Arz-ı mukaddes'e girmek onlara haram kılınmıştır. Artık onlar kırk sene müd­detle bulundukları Tîh sahrasında, hayret içinde, şaşkın şaşkın dolaşırlar. O hâlde sen, böyle fâsık bir kavmin o hâlleri için hiç mahzun olma, kederlenme."

Tefsir âlimleri burada meâlleri verilen âyet-i kerîmeleri tefsîr ederken, özetle buyruyorlar-ki: İsrâiloğullarının, Hz. Mûsâ’ya; "Sen Rabbinle berâber git, savaş..." demelerindeki "Rabb" kelimesine zahirî mânâsını vermek, yâni bu sözü; "Sen ve Rabbin olan Allahü teâlâ iki kimse olarak gidip, zorba kavim ile savaşın..." şeklinde anlamak uygun değildir. "Rabb" kelimesi burada efendi mânâsına kul­lanılmış olabilir. Böyle olunca, İsrâiloğulları, Hz. Mûsâ ile berâber Hz. Hârûn'u kasdetmiş olurlar. Çünkü, Hz. Hârûn, Hz. Mûsâdan üç yâş büyük olmakla bu kelimeden maksadın burada o olduğu söylenebilir.

Âyet-i kerîmedeki "Rabb" kelimesi, Hak teâlâ mânâsına kullanılmış olsa, yine bunu; "Sen ve Rabbin olan Allahü teâlâ iki kimse olarak gidip, zorba kavim ile savaşınız" şek­linde anlamak uygun değildir. Bu hâlde; "Rabbinin yardım ve nusreti ile..." demek lâzım olur.

Şâyet, bu kelime ile maksad Hak teâlâ olsaydı, Allahü teâlânın cisim olmadığı için bir insan gibi, gidip savaşması muhâl olduğundan yâni düşünülemiyeceğinden böyle söylemek ve düşünmek küfür olur. Şâyet hâl böyle olsaydı, Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlâya duâ ederken, onlar için, "..bu fasıklar top­luluğu ..." demezdi, "...kâfirler topluluğu..." derdi." Bu husûsda, tefsir âlimlerinden başka nakiller de vardır.

İsrâiloğulları, Hz. Mûsâ’yı çok üzmeleri sebebiyle kırk sene müddetle Tîh sahrasında âdetâ habsolundular. Ne yapacaklarını bile­mez vaziyette şaşkın şaşkın dolaşırlardı. Bulundukları yer daracık, onlar ise pek kalaba­lıktı. Sabahleyin büyük şevkle ve gayretle, başka taraflara gitmek üzere oldukları yerden ayrılırlar; akşama kadar meşakkat ve zahmetle uzun yollar giderlerdi. Fakat Allahü teâlâ Tîh çölünden ayrılmamalarını dilediğinden, bir günlük sıkıntılı yolculuktan sonra vardıkları yerin, sabahki ayrıldıkları yer olduğunu göre­rek, çok hayıflanırlar, kendi kendilerine yânıp yâkılırlardı. Yâni ne kadar yol giderlerse gitsin­ler, netîcede çıktıkları yere varırlardı.

Fakat onların tuhaflıkları, nankörlükleri hiç bitmiyordu. Bu kadar azgın, söz dinlemez, kıy­met bilmez bir kavim oldukları hâlde, Allahü teâlâ, merhamet ve ihsânının sonsuz olması sebebiyle onlara rızık veriyordu. Gökten, men ve selvâ denilen tatlı ve et iniyor, onları yiyor­lardı. Hz. Mûsâ bir yere asâsı ile vurmuştu ve taştan su çıkmıştı. İsrâiloğulları o sudan içiyor­lardı ve su hiç kesilmiyordu. Allahü teâlâ tara­fından bir bulut gönderilmişti. Bu bulut üzerlerinde bulunup onları gölgelendirirdi. Onlar ise, bunlara şükretmek yerine nankör­lük etmekte ileri gidiyorlardı. Hattâ; "Helva ile etten bıktık, usandık. Bakla, soğan gibi değişik şeyler isteriz" demişlerdi.

Bu husûsta Bekara sûresinin 61. âyet-i kerîmesinde meâlen buyruldu ki: "Şunu da hatırlayın ki bir vakit (Hz. Mûsâ’ya); "Ey Mûsâ! Biz bir türlü yemeğe (kudret helvası ile bıldırcın etinden ibaret olan tek çeşit yemeğe) mümkün değil sabredemiyeceğiz. Artık sen bizim için Rabbine duâ et de, yerin yetıştidiği seylerden sebze­sinden, kabağından,sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarıver demiştiniz. O da size; "O hayırlı olanı (sıkıntı ve meşakkat çekmeden gelen, âhırette ise hesabı olmayan men ve selvâyı) şu daha aşağı olanla (İstediğiniz şeylerle) değiş­tirmek mi istiyorsunuz?..." demişti."

Zaman akıp giderken, İsrâiloğullarının Arz-ı mukaddes'e girmesi haram olan kırk sene dolmuştu. Bu müddet içinde nesil değişmiş; "Biz o beldeye gidip, zorba kimselerle, katiyyen savaşamayız..." diyenler ölüp gitmişler, yerlerine, onlara göre daha itâatkâr,Tevrât'ın hükümlerine uygun amel etmeye çalışan ve her biri, harbedecek yaş ve kuvvette bir nesil yetişmişti.

Bu kırk senenin sonlarına doğru, Hârûn aleyhisselâm da vefât etmişti. Mûsâ aleyhisselâ-mın etrafında Yûşa' bin Nün ve Kâlib bin Yuknâ'dan başka eski yakınlarından hiç kimse kalmamıştı. Kavminin hepsi Hz. Mûsâya itâat eder duruma gelmişti.

Mûsâ aleyhisselâm ümmeti ile birlikte Lût gölünün güney tarafına geldi. Orada bulunan Üç bin Unk adında zâlim melik ile harbederek, Şerî'a nehrinin doğu kısmındaki yerleri ele geçirdi. Erîha şehrinin karşısındaki dağa çıktı. Uzaktan Ken'ân ilini (diyarını) gördü. Uzakta olmasına rağmen, oralar bu dağdan görülürdü.

Mûsâ aleyhisselâmın mûcizeleri: Hz.Mûsânın mûcizelerinden meşhur olanlar şun­lardır: 1-Asâ, 2-Yed-i Beydâ (Beyaz el), 3-Kıtlık olması, 4-Tûfan, 5-Çekirge, 6-Kuml veya kummel yâni bit, 7-Kurbağa, 8-Kan, 9-Tâûn, 10-Kavmi ile berâber geçmek istediğinde, asâsını vurunca denizin yarılıp on iki ayrı yol açılması, 11-Gökten, men ve selvâ denilen kudret hel­vası ve bıldırcın eti inmesi, İsrâiloğullarının bunlarla beslenmesi, 12-Tîh sahrasında mübarek asâsını bir taşa vurmakla, o taştan su fışkırması, 13-Altından (mücevherattan) yapıl­mış buzağı heykelinin yanması, 14-Yağmurla kan kokularının giderilmesi, 15-Ölen bir kim­senin dirilerek kendini öldürenleri haber ver­mesi, 16-Bir kurdun Hz. Mûsâya gelerek, İsrâiloğulları hakkında haber getirmesi, 17-Sarı dikenlerin altına çevrilmesi, 18-Yerin büzülerek küçülmesi.

Mûsâ aleyhisselâmın hilyesi (görü­nüşü): Mûsâ aleyhisselâm çok heybetli bir zât  idi. Birine heybetle baksa, o şahıs dehşete kapılırdı.

Mübarek teninin rengi esmer idi. Yüzü, ay misâli parlardı. Uzunca boylu idi. Mübarek saçları ve sakalı siyah idi. Mübarek yüzünde bir ben vardı.

Mûsâ  aleyhisselâmın  faziletleri:    Hazret-i Mûsâ Kelîmullah'dır. Vasıtasız ola­rak Allahü teâlâ ile mükâleme, konuşma şerefine sahiptir. Bizim peygamberimiz Muhmamed aleyhisselâtü vesselam, Habîbullah yâni Allahü teâlânın sevgilisidir. İbrâhim aleyhisselâm da Halîlullah idi. Yâni Allahü teâlânın dostu idi. Hazret-i Mûsâ da Kelîmullah olmakla, Habîbullah Muhammed aleyhisse­lâm ve Halîlullah İbrâhim aleyhisselâmdan sonra, varlığın ve insanlığın en üstünü, fazîletlisidir. Bi'set yâni peygamber olarak gönde­rilme sırasına göre, ülü'l-azm olan peygamberlerin dördüncüsü; fazilet ve üstün­lük bakımından da, Muhammed aleyhisselâm ve ibrâhim aleyhisselâmdan sonra dünyâ ya­ratıldığı günden kıyamete kadar gelmiş ve ge­lecek bütün insanların üçüncüsüdür.

Hak teâlâ katında derecesi ve makamı çok yüksektir. Vahyi tebliğ için Cibrîl-i emin (a.s.) kendisine dörtyüz kere gelmiştir.

Mûsâ aleyhisselâmdan İsâ aleyhisselâma kadar gelmiş olan bütün peygamberler, ümmetlerine, Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği, bildir­diği dîni anlatmışlar, onu yaymak için uğraşmışlardır.

İbn-i Şihâb ez-Zühri'nin (r.aleyh) Enes bin Mâlik'den (r.anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz (s.a.v.), Mûsâ aleyhisselâm hakkında buyurdu ki: "... Bir gün Mûsâ (a.s.) yolda giderken Allahü teâlâ kendisine nida edip; "Ey Mûsâ! Ben, kendisinden başka ilâh olmayan Rabbin Allah'ım" buyurdu. Mûsâ (a.s); "Buyur yâ Rabbî!Emrine hazırım"dedi ve secdeye vardı. Allahü teâlâ; "Başını kaldır yâ Mûsâ!" buyurdu. Mûsâ (a.s.) ba­şını kaldırdı. Allahü teâlâ; "Yâ Mûsâ! Arşın gölgesinde gölgelenmek istiyorsan, yetimlere, merhametli bir baba gibi, dul kadına da, onu muhâfaza eden ve gözeten zevci gibi ol. Yâ Mûsâ! Merhametli ol. Böyle olursan, sana da merhamet edilir. Cezâ verirsen, cezâ görürsün. Yâ Mûsâ! İsrâiloğullarına haber ver ki, kim Habîbim Muhammed'e (s.a.v.) yetişir de O'na îmân etmezse, onu ateşe atarım. İzzetim ve celâlim hakkı için Muhammed (a.s.) ve ümmeti Cennet'e girmeden, kimse Cennet'e giremez" buyurdu. Mûsâ (a.s.); "Yâ Rabbî! O'nun ümmeti nasıldır?" diye suâl edince, Allahü teâlâ; "O'nun ümmeti, her zaman bana hamd ederler. Temizdirler. Gündüzleri oruç tutar, geceleri ibâdet ederler. Onların yaptığı az bir şeyi de kabûl ederim. La ilâhe illallah (Allah'dan başka ilâh yoktur) deyip, bunu kalbleriyle tasdîk ve kabûl ettik­ten sonra, onları Cennet'e koyarım," Bunun üzerine Mûsâ (a.s.); "Yâ Rabbî! Beni bu ümmetin peygamberi eyle" dedi. Allahü teâlâ; "Onların peygamberi, kendilerindendir" buyurdu. Mûsâ (a.s.) bu defâ; "Yâ Rabbî! Beni habîbin Muhammed'in (aleyhisselâm) ümmetin­den kıl" diye yalvarınca, Allahü teâlâ; "Yâ Mûsâ! Sen önce geldin. Onlar sonra gelecekler. Fakat âhırette seninle O'nu bir araya getiririm" buyurdu."

Hadîs-i şêrifte buyruldu ki: "Allahü teâlâ, Mûsâ’ya (a.s.); "Benim için ne işledin?" diye sordu. "Yâ Rabbî! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikrettim" deyince; "Yâ Mûsâ! Namazlann sana burhandır. Oruçların, Ce­hennem'den siperdir. Zekât, kıyamet gü­nünün sıcaklığından koruyan gölgedir. İsmimi söylemen de, kabir ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nûrdur. Yâni bunların faydalan hep sanadır. Benim için ne yaptın?" buyurdu, Mûsâ aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Senin için olan ameli bana bildir!" diye yalvardı. Cenâb-ı Hak; "Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?" buyurdu." Mûsâ  aleyhisselâm da, Allah için amelin, Hubb-i fillâh ve Buğd-ı fıllâh olduğunu anladı."

Allahü teâlâ, Mûsâ’ya (a.s.) şöyle vahyetti: "La ilâhe illallah" diye şehâdet edenler olmasaydı, Cehennem'i dünyâ ehline musallat ederdim. Ey Mûsâ! Bana ibâdet eden olmasaydı; bana isyân edenlere göz açıp kapayın­caya kadar bir mühlet vermezdim. Ey Mûsâ! Şurası muhakkak ki, bana inanan, benim indimde mahlûkâtın en kerîmidir.Ey Mûsâ! Âsî olanın sözünün ağırlığı, dünyâdaki bütün kumların ağırlığına denktir." Mûsâ aleyhis­selâm ise; "Yâ Rabbî! Bu âsînin kim olduğunu lütfen bildir" dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: "O kimse anasına ve babasına; "Ben sizi dinlemiyorum" diyendir."

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki: "Yâ Mûsâ! Dünyâda iş yapanlar (amel işle­yenler) içinde en çok sevdiğim kimse, zâhid olan­lardır. Bana en çok yaklaşan kimse, haram kıldıklarımdan kaçınan kimsedir. Bana en çok sevgili olan âbid, bana ibâdet ederken benim korkumdan ağlıyan kimsedir." Mûsâ aleyhisselâm dedi ki: "Yâ Rabbî! Sen onlar için ne hazırladın? Onlara, karşılık, mükâfat olarak ne vereceksin?" Allahü teâlâ buyurdu ki: "Zâhidlere Cennet'i mubah kılarım. Orada nereyi isterlerse oraya inerler. (Diledikleri yerlere girerler otururlar.) Haramlardan sakınanlara (verâ sahiplerine) gelince, onları hesaba çek­mekten hayâ ederim ve onları hesapsız olarak Cennet’e sokarım. İbâdetlerinde benim korkumdan ağlayanlara gelince; onlar için, hiç kimsenin kendileriyle berâber olamıyacağı başkalarına nasîb olmayan) Refîk-ül-a'lâ (en iyi dostluk en üstünlük) mertebesi vardır."

Hz. Mûsâ Allahü teâlâya münâcâtında; "Yâ Rabbî! Beni Kelîmullah olmakla şereflendir­din. Benimle konuştun. Daha önce, bu şekilde kimse İle konuşmadığın hâlde, ne için beni seçtin? Acaba yaptığım hangi amel sebebiyle bana bu ihsânı yaptın!" diye suâl eyledi. Allahü teâlâ cevâbında; "Yâ Mûsâ! Senden râzıyım. Râzı olmama sebep, hükümlerime râzı olman oldu" buyurdu.

Sa'lebî tefsirinde, İbn-i Abbâs'dan (r.anh) şöyle nakletmektedir; Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: "Mûsâ (a.s.); "Yâ Rabbî! Benim ümmetimden daha üstün bir Ümmet yarattın mı?" diye suâl eyledi. O zaman Allahü teâlâ; "Ey Mûsâ! Muhammed'in (aleyhisselâm) ümmetinin diğer mahlûklara üstünlüğü, benim, yarattıklarıma olan üstünlüğüm gibidir" buyurdu. Mûsâ (aleyhisselâm); "Yâ Rabbî! Keşke ben Muhammed'in (aleyhisselâm) Ümmetini görseydim" dedi. Allahü teâlâ da; "Sen onları göremiyeceksin. Keşke onların sözlerini işitmeyi isteseydin" buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.); "Onların söz­lerini işitmek istiyorum" deyince, Allahü teâlâ; "Ey Ümmet-i Muham­med" diye hitâb buyurdu. Biz de, baba­larımızın sulbünden, analarımızın rahminden; "Lebbeyk Allahümme lebbeyk, la şerike leke lebbeyk, innel-hamde ven-ni'mete leke vel-mülke la şerike lek" diye cevap verdik. Yine Allahü teâlâ; "Ey Muhammed'in (aley­hisselâm) ümmeti! Benim rahmetim gadabımı, affım cezâmı geçmiştir. Ben, size istemeden verdim. Kim bana kıyamet gününde, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in (aleyhisselâm) benim peygamberim ve kulum olduğuna şehâdet ederek gelirse, onun yerini Cennet yaparım. Günahları, deniz köpükleri kadar çok olsa bile" buyurdu."

Mûsâ aleyhisselâm birgün; "Yâ Rabbî! Cennet'te benim komşum kim olacak! Bana bildir de onu bulup görüşeyim" diye Allahü teâlâya münâcâtta bulundu. Cevaben emir olundu ki: "Faİan beldeye var. Orada çarşının başında bir kasap dükkânı var. O dükkânın sâhibi olan kasâbı gör. O, velî kulumdur. yâl­nız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez, işte senin Cennet'teki komşun o olacaktır." Mûsâ aleyhisselâm hemen denilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona; "Ben sana misafir geldim" dedi. Kasâp, gelen zâtın Hz. Mûsâ olduğunu bilmeden; "Merhaba, hoş geldin" diyerek onu evine götürdü. Mûsâ aleyhisselâmı baş köseye oturtup, çok ikramda bulundu. Mûsâ (a.s.), kasâbın, ocakta bir çöm­lek içinde et pişirdiğini gördü. Et pişince, çömlekten bir parçasını çıkararak, ufak parça­lar hâline getirdi. Bir tabağa koyup hazırladı. Çömlekteki etten bir parça daha çıkarıp bir tabakta misafirine (Hz. Mûsâ’ya) ikram etti ve kendisinin mühim bir işi olduğunu, yemeği yemek için beklememesini söyledi. Sonra duvarda asılı büyük bir zenbili indirdi, içinde bulunan mecalsiz, yaşlı kadına parçaladığı küçük et parçalarını yedirdi. Kadının kirlettiği bezleri temizledi. Yeni bezler koyduktan sonra yerine astı. Ellerini yıkayıp, misafirinin yanına geldi. Mûsâ aleyhisselâm bu durumu hayretle tâkib etti. Kasap sofraya gelip, misafirinin yemeğe başlamadığını görünce, yine buyur etti. Mûsâ aleyhisselâm; "Sen bana bu zenbildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem" deyince, kasap; "Ey misafirim! Bu zenbilin içinde bulunan yaşlı kadın annemdir. Çok yaşlı olduğu için takati kalmamıştır. Evde ona bakacak bir mahremim yok. Evleneceğim hanım, annemi incitir diye evlenmiyorum. Evde yalnız bıraktığımda herhangi bir hayva­nın ona zarar vermesinden korkuyorum. Günde iki öğün yemek yediriyorum. Onun hiz­metini gördükten sonra, işime gönül rahatlığı ile gidiyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ; "Ancak anlayamadığım bir şey daha var. Sen anana su içirdikten sonra, dudakları kıpırdayıp birşeyler mırıldandı. Sen de âmîn dedin. O ne idi?" diye sordu. Kasap; "Annem her defâsında; "Allah seni Cennet'te Mûsâ aleyhisselâma komşu eylesin" diye duâ eder. Ben de olamayacağını bildiğim hâlde bu güzel duâya âmîn derim. Bende nerede öyle bir amel ki, o büyük peygambere komşu olabileyim" deyince, o zamana kadar kimliğini saklayan Mûsâ aleyhisselâm; "Yâ velî! işte ben Mûsâyım. Beni sana, Allahü teâlâ gönderdi. Ananın rızâsını kazandığın için Cennet-i a'lâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın" dedi. Kasap hemen kalkarak Mûsâ nın (a.s.) elini öptü. Sevinç içinde birlikte yemek yediler.

İşte ana hakkı gözeten böyle olur.

Resûlullâh efendimizin (s.a.v.) Mûsâ aleyhis­selâm üzerine fazîleti şunlardır: 1-Mûsâ aley­hisselâma Kelîmiyyet (Hak teâlâ ile konuşmak) mertebesi verildi. Habîbullah Muhammed aleyhisselâma ise mîrâc gecesinde yalnız olarak sohbet etmek derecesi verildi. 2-Mûsâ aleyhisselâma mûcize olarak "Yed-i beydâ" verildi; mübarek eli parlak olarak görü­nürdü. Habîbullah'a ise parlak millet-i Hanîfe ihsân olundu. 3-Mûsâ aleyhisselâma asâ verildi. Bununla Fir'avn'ın sihirlerini mahvetti. Resûl-i ekreme (s.a.v.) ise şefaat verildi ki, cümle günahları mahveder. 4-Mûsâ aleyhisse­lâma, Benî İsrâil'in peygamberliği ve hâkimi­yeti verildi. Resûl-i ekreme (s.a.v.), dünyâ ve âhıret sultanlığı ihsân edildi. 5-Mûsâ aleyhis­selâma mûcize verildi. Ümmetiyle berâber denizi geçtiler. Etekleri ıslanmadı. Bizim Pey­gamberimize kıyamet günü öyle bir mertebe verilir ki, ümmetiyle berâber sıratı geçerler de, eteklerine bile Cehennem kıvılcımı dokunmaz. 6-Mûsâ aleyhisselâm, gece ve gündüz olmak üzere iki kerre münâcât ederdi. Muhammed aleyhisselâma öyle bir saâdet verildi ki, ümmeti günde beş kere münâcât ederler. 7-Allahü teâlâ, Mûsâ a'leyhisselâma bir taştan on iki çeşme akıttı. Server-i âlemin (s.a.v.) par­maklarından ise pınarlar, ırmaklar akıttı.

Mûsâ aleyhisselâm Hak teâlâ ile mükâleme ederk     en, Allahü teâlâya sordu; "Yâ Rabbî! Bir­biri ile dargın olan iki kişiyi barıştıran ve senin rızânı bulmak için zulm etmeyen kimseye ne ecr verirsin?" Hak teâlâ buyurdu ki: "Kıyamet gününde onlara selâmet verir, korktuğu şey­lerden emîn eder, umduğu şeylerle şereflendiririm." Rivâyet edilir ki, Mûsâ aleyhisselâma cenâb-ı Hak sordu: "Yâ Mûsâ! Sana peygamberlik vermeme sebep olan şeyi biliyor musun?" Mûsâ aleyhisselâm; "Hayır" dedi. Sonra; "Yâ Rabbî! Sebebi ne idi?” Hak teâlâ buyurdu ki "Sen  birgün koyun bekliyordun. Bir koyun sürüden ayrılarak kaçtı. Sen onu sürüye katmak için arkasından yürüdün. Bir hayli yol gittin. Hem sen, hem de koyun yoruldu. Nihâyet koyunu yakaladığın zaman, koyunu tutup şöylece hitâb eyledin: "Yâ koyun ne zorun vardı da, böylece hem kendini, hem de beni zahmete soktun ve her ikimizide yordun?" Hâlbuki, o ânında son derece yorgun ve hiddetli idin. İşte, o hiddetli va gazablı zamanında hırsını yenip rıfk ile (yâni güzeliikle) muâmele ettiğin için, sana peygamberlik dere­cesini ihsân eyledim”

Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki: "Cennete en son girecek olanlar, gıy­betten tövbe edenlerdir. Cehennem'e ilk gire­cekler de gıybete devam edenlerdir."

Beyhekî'nin (r.aleyh) bildirdiği bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "Mûsâ bin İmrân (âlâ nebiyyinâ ve aleyhissalevâtü vetteslîmât); "Yâ Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir?" dedikde, gücü yettiği zaman affeden (müslüman kimse) dir buyruldu".

Mûsâ aleyhisselâmın eshâbından biri şid­detli bir sıkıntı ile karşılaşmıştı. Hz. Mûsâ, bu kimseyi görünce hâline acıdı ve; "Allah'ım buna merhamet et!" diye duâ etti. Hak teâlâ hazretleri de Hz. Mûsâya; "Bundan daha büyük rahmet ve merhamet olur mu? Verdi­ğim bu belâ ile günahlarını mahvediyor ve derecesini yükseltiyorum" buyurdu.

Fârisî "Esrâr-ut-tevhîd" kitabında, Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr hazretleri şöyle anlatır: Mûsâ aleyhisselâma vahiy gelip, buyruldu ki: "İsrâiloğullarına, aranızdan en iyi kimseyi seçiniz diye söyle."

Bu emir üzerine, Isrâiloğulları aralarından bin kişiyi seçtiler. Tekrar vahiy gelip; "Bu bin kişiden en iyisini seçiniz" diye emredildi. Sece seçe on kişiyi ayırdılar. Yine vahiy gelip; "Bu on kişiden en iyisini seçiniz" buyruldu. Birini seçtiler. Allahü teâlâ tarafından; "Bu kimseye söyleyiniz ki, Benî İsrâil'in en kötüsünü bulup getirsin" diye vahiy geldi.

İsrâiloğulları içindeki en iyi kimse olarak seçilen bu zât, verilen bu vazifeyi kabûl etti. Aranılan kimseyi bulup getirebilmek için, dört gün mühlet istedi. Çıkıp dolaşmaya başladı. Dördüncü gün bir köye vardı. Orada, her türlü yakışıksız işleri yapmakla ve fesâd İşlemekle tanınmış bir kimseyi gördü. Aranılan kimse her hâlde budur diye düşünüp, o kim­seyi alarak Hz. Mûsâya götürmeyi istedi. Fakat kendi kendine düşündü ki: "Bu kimse her ne kadar kötü olarak tanınıyor, öyle bilini­yorsa da, görünüşe göre hüküm vermek doğru olmaz. Onun; bilinmeyen, görünmeyen, tanın­mayan bir üstünlüğü olabilir. İnsanların sözle­riyle, onun hakkında karar vermem ve onu en kötü kimse diye götürmem uygun olmaz. İnsanlar beni en iyi kimse olarak seçtiler, öyleyse gördüğüme göre hüküm vereyim. Verdiğim karar muhakkak doğru olur diye gurura kapılmam ise çok fenâdır. Böyle yapmam, insanların benim hakkımdaki hüsn-ü zanlarına, güzel düşünmelerine ihanet etmek olur. yapacağım en akıllıca iş, bu husûsta kendi hakkımda karar kılmamdır."

İsrâiloğulları arasında, ibâdeti ile tanınan ve en iyi kimse olarak seçilen o zât, böyle düşündükten sonra, sarığını çözüp boynuna bağladı. Mûsâ aleyhisselâmın yanına geldi ve dedi ki: "Ne kadar aradımsa da kendimden daha kötüsünü bulamadım."

Bunun üzerine, Allahü teâlâ Hz. Mûsâ’ya vahiy gönderip buyurdu ki: "Bu kimse, İsrâiloğullarının en iyisidir. Fakat bu iyiliği, çok ibâ­deti sebebiyle değil, kendini en kötü kimse olarak kabûl etmesi sebebiyledir.

Mûsâ aleyhisselâmın medhi: Kur'ân-ı kerîmde, Hz. Mûsâyı medheden âyet-i kerîme­ler çok olup, bâzıları meâlen şöyledir:

"(Yâ Muhammed aleyhisselâm! Kur'ân-ı kerîmde Hz.) Mûsânın kıssasını da zikreyle. Şüphesiz o muhlâs (ihlâsa erdiril­miş, ibâdetinde şirk ve riyadan, kusur ve noksanlıklardan temizlenmiş) bir zât idi. Allahü teâlâ tarafından, insanlara O'nun dinini bildirmek için gönderilmiş bir peygamberdir.

Biz ona Tûr dağı yânında, sağ tarafından ("Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım" diye) nida ettik. Ve biz, onu, bize münâcât etmeye yak­laştırdık. Rahmetimizden, ona, kardeşi Hârûn'u bir peygamber olarak ihsân eyledik." (Meryem sûresi: 51-53)

Bu âyet-i kerîmelerin tefsirinde buyruldu ki: Mûsâ aleyhisselâm Hak teâlâya olan ibâde­tini tam bir ihlâs, teslîmiyet içinde eda etti. İbâdetine şirk ve riya (gösteriş) karıştırmadı.Hâlis bir kul idi. Kendini tamamen Hak teâlâya vermiş, başka her şeyden alâkasını kesmişti.

Fir'avn ve kavmi ile Benî İsrâil'e peygamber olmakla, onların noksanlarını tamamlamaya ve kendilerine hak yolunu göstermeye gayret etti.

Tam bir ihlâs ve teslîmiyet içinde, kulluk ve ibâdet yapmasının netîcesi olarak, Allahü teâlâ ona, çok lütufda bulundu. Hak teâlâ ile konuşmak ve O'na münâcâtta bulunmakla şereflendi. Allahü teâlâ, lütuf ve ihsânını daha ziyâde eyledi. Peygamberlik hükümlerini teb­liğde kuvvetli olması, bu yüksek vazifeyi edada kendisine kolaylık olması için, Hak teâlâ haz­retleri, Hz. Mûsânın biraderi Hârûn'u da pey­gamber kılarak, ona yardımcı eyledi.

Fahrüddin-i Râzî hazretleri bu âyet-i kerî­mede Hak teâlânın Hz. Mûsâ için şu beş şeyi zikrettiğini bildirmiştir:

1- Hz. Mûsânın muhlâs olması: Bu kelime ile mânâ; Mûsâ aleyhisselâm, cenâb-ı Hakk'ın kendi zâtı için seçtiği saf ve hâlis kulu demek­tir. Veya mânâ, Mûsâ aleyhisselâm, ibâdetini sırf Allahü teâlâya tahsisetmiş, riyadan ve şirkden sâlim olarak amel edici bir kul demektir.

2- Hz. Mûsânın hem resul hem de nebî olması.

3- Tûr dağında, sağ yânında kalan cihet­ten, ilâhî nidâyı duyması, bununla müşerref olmasıdır. Çünkü Tûr dağı Medyen ile Mısır arasında mübarek bîr dağdır. Dağ, Medyen'den Mısır'a giden bir kimsenin sağ tarafında kaldığından, âyet-i kerîmede sağ taraf zikrolunmuştrur.

Yahut, âyet-i kerîmede geçen eymen keli­mesi, bereket mânâsına yümn kelimesinden gelmektedir. Böyle olunca; "Yümn (bereket) sâhibi olan Tûr dağı..." demek olur.

4- Mûsâ aleyhisselâmın, münâcât edecek kadar Hak teâlâya yaklaşmasıdır. Bu yak­laşma, maddî yükseklik ve mesafe cihetinden değildir. Manevî derece ve menzil bakımın­dandır. Çünkü cenâb-ı Hak, mesafe mânâsına olan yakınlıktan münezzehdir. O hâlde; "Biz Mûsâ’yı (a.s.) yakın kıldık" buyrulması; "Nidâmızı işittirmekle derecesini arttırdık ve kadrini yüksek kıldık..." demektir.

5-Allahü teâlânın, Hz. Mûsâ’ya, Hz. Hârûn'u hîbe etmesidir. Burada hîbe ile murâd, Hz. Mûsâ’ya, Hz. Hârûn'un peygamberliğidir. Yoksa zât olarak, Hz. Mûsâ’ya, kardeşi Hârûn' un hîbe edilmesi diye bir şey yoktur. Kaldı ki, Hz. Hârûn, yaş olarak Hz. Mûsâdan büyük idi.

Ayrıca, Kur'ân-ı kerîmde, Hz. Mûsâ’nın ihlâs sâhibi olmasıyla medholunması, onun faziletini bildirdiği gibi, ihlasın ehemmiyetini de bildirmektedir. O hâlde onun, ihlâs ile med-hedilmesinden maksad; ümmet-i Muhammed' in, ihlasın, çok yüksek meziyetlerden, sıfatlardan olduğunu anlamalarını ve ona rağ­bet etmelerini teşvik etmektir."

Sâffât sûresinin 114-122. âyet-i kerîmele­rinde meâlen buyruldu ki: "Gerçekten biz Mûsâ ile Hârûn'u da (peygamberlik ve sâir dînî ve dünyevî menfaatlerle) nîmetlendirdik. O ikisine ve kavimleri olan Benî İsrâil'e büyük sıkıntıdan (Fir'avn'ın gale­besinden veya suda boğulmaktan) kurtuluş verdik. Onlara yardım ettik de (Fir'avn ve kavmi üzerine) gâlib oldular. Onlara, (helâl ve harama âit hükümleri açıklayan, bildi­ren)Tevrât kitabını verdik. Her iki­sine de, kendilerini hak ve gerçeğe erdirecek olan hidâyet yolunu göster­dik. (Onları ve kavimlerini hak yoluna sevkettik.)

Sonra gelecek ümmetler ve kavim­ler için, Mûsâ ve Hârûn'un güzel zikir­lerini medhlerini bıraktık ki, (sonra gelen kavim ve milletler,) Mûsâ ve Hârûn'a, bizden selâm olsun (diyerek onlara salât-ü selâm getirsinler).İşte biz, ihsân sahiple­rini (güzel amel işleyenleri), böyle mükâfat­landırırız. O ikisi de bizim vahdâniyyetimizi tasdîk eden kulları­mızdan idi."

Tefsîr âlimlerinden nakledilerek bildirildi­ğine göre, Hz. Mûsâ’nın ve Hz. Hârûn'un birçok güzel) vasıfları, meziyetleri bulunduğu hâlde, Allahü teâlâ, bu son âyet-i kerîmede onları mü'min yâni îmân sâhibi olmalarıyla medh buyurdu. Âlimler burada, diğer güzel meziyetlerden biri­nin değil de, îmânın zikredilmesinin hikmetini anlatırken, buyuruyorlar ki: "Bütün meziyet­lerin, güzel hasletlerin, faziletlerin en üstünü, en kıymetlisi hiç şüphesiz ki îmân nîmetidir. Başka her güzel haslet îmândan neş'et etmekte, ondan hâsıl olmaktadır, îmân, güzel akıbete, mükâfata sebeptir. Binâenaleyh, îmâ­nın; bütün hayırların ve her çeşit nîmetin gel­mesine vesîle ve bütün saâdetlere kefil olduğuna bu âyet-i kerîme kat'î bir delildir.

Gâfir (Mü'min) sûresinin 53. âyet-i kerîme­sinde meâlen buyruldu ki: "Gerçekten biz Mûsâ’ya (a.s.) hidâyeti (peygamberliği, açık mûcizeleri, sahifeleri (Tevrât'ı, dînî hükümleri, kendisi ile hidâyete kavuşulan şey­leri) verdik ve kendisinden sonra da İsrâiloğullarına Tevrât'ı mîrâs bıraktık."

Mûsâ aleyhisselâmın vefâtı: Vehb bin Münebbih (r.aleyh) şöyle anlattı: Mûsâ aley­hi isselam, bir gün bir iş için çıkmıştı. Bir grup melâike gördü. Onları tanıdı. yanlarına yakla­şarak durdu. Gördü ki, benzeri görülmemiş, çok güzel bir kabir kazıyorlar. Yeşillikte, açık­lıkta, parlaklıkta, güzellikte öyle bir yer hiç gör­memiş idi. Onlara; "Bu kabri kimin için kazıyorsunuz?" dedi Melekler; "Sâlih ve Rabbi katında kerîm olan bir kul için kazıyoruz" dedi­ler. Mûsâ aleyhisselâm; "O kul Allah katında, herhâlde çok yüce bir yere sahiptir. Zîrâ bu güne kadar böyle güzel bir kabir görmedim" buyurdu. Melekler; "Ey Allah'ın peygamberi! Senin için olmasını ister miydin?" dediler. "Evet, isterdim" dedi. "Öyleyse, haberin olsun, bu kabri senin için hazırlıyoruz" dediler. Mûsâ aleyhisselâm vefâtının geldiğini anladı.

Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm gelerek, yanında durdu. Elinde Cennet elmalarından bir elma vardı. Hz. Mûsâ, o elmayı kokladı. Kokusunun lezzeti ile âdetâ kendinden geçti. Bu sırada Azrail aleyhisselâm rûhunu kabzeyledi. Hz. Mûsâ, Allahü teâlâya kavuşmak şev­kiyle canını canana, yâni rûhunu Hak teâlâya teslim eyledi.

Kat'î, kesin olmamakla berâber, Mûsâ aleyhisselâmın nerede vefât ettiği ve kabr-i şerîfinin nerede olduğu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır.

Peygamber efendimiz (s.a.v.), mîrâca gitti­ğinde, Hz. Mûsânın kabrinin yânından geçti­ğini, kabrinde namaz kılıyor gördüğünü haber vermiştir. Âlimler bundan, Hz. Mûsânın kabri şerîfinin Kudüs civarında bir yerde bulundu­ğunu söylemişlerdir.

Bâzı kısas kitaplarında diyor ki: "Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma, Nebû dağına git­mesini, oradan, Erd-ı Mukaddes'e bakmasını, emretti. Hz. Mûsâ emredileni yaptı. Oraya çıktı. Gidip içine giremiyeceği mukaddes yer­leri oradan seyretti, Sonra orada vefât etti. Orada defnedildi. Defnedildiği yer, hafif kum­sal, kırmızı bir kum tepeciği gibi bir yerdi."

Mûsâ aleyhisselâmm nerede kaç yaşında vefât ettiği husûsunda çeşitli rivâyetler varsa da, eksen rivâyetlerde 120 yaşında vefât ettiği bildirilmiştir.

Tevrat: Mûsâ aleyhisselâma gönderi­len semâvî kitap olup, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra tahrif edilmiş, aslı bozulmuştur. Mûsâ aleyhisselâm üç kere Tûr dağına gitti. Birinci gidişinde, kendisine peygamberlik ve on levha hâlinde bâzı husûslar bildirildi. İkinci­sinde, Tevrât-t şerîf nâzil oldu. Üçüncüsünde ise, Benî İsrâil'in günahlarının affı için yalvar­maya gitti.

Tevrat, Mûsâ aleyhisselâma, Isrâiloğullarını Mısır'dan çıkardıktan sonra nâzil oldu. Allahu teâlâ, Fir'avn'ı ve askerlerini helâk ettik­ten sonra, Mûsâ aleyhisselâma bir kitap vahyedeceğini vâdetmişti. Mûsâ aleyhisselâm da, dünyâ ve âhırete âit hükümleri bildirecek olan böyle bir kitabın, kendisine vahyedileceğini Isrâiloğullarına müjdelemişti. İsrâiloğulları, Mısır'daki esâret hayâtından kurtulduktan ve Fir'avn da ordusuyla birlikte helâk edildikten sonra, Mûsâ aleyhisselâmdan, müjdelediği kitabı getirmesini istediler. Mûsâ aleyhisselâm da Allahu teâlâya duâ edip, bu husûsdaki Vâd-i ilâhîye kavuşmak istedi. Bunun üzerine Allahu teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, Zilkade ayında otuz gün oruç tutmasını emir buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm otuz gün oruç tuttu. Bu müddete on gün daha ilâve edilip kırk güne tamamlandı. Bundan sonra Tûr dağına çıktı ve orada,Tevrât, levhâlar hâlinde inzâl edildi. Bir rivâyete göre ise, otuz günü tamamlayıp, bun­dan sonraki on gün içindeTevrât nâzil olmuştur.

Kurân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirildi: "Biz Mûsâ’ya otuz gece (oruç tutma­sına karşılık kendisine Tevrât'ı vereceğimizi yâhut kendisiyle konuşacağımızı) vâdettik. Sonra ona on gün daha ilâve ettik. (Zilhicce'nin ilk on gününü de oruçlu geçirdi.) Böylece ibâdet için Rabbinin tâyin ettiği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn'a; "Kavmim ara­sında benim hâlîfem olarak bulun, işle­rinde düzeltilmesi îcâbedenleri ıslâh eyle! Fesâd çıkaranlara uyma!" dedi." (A'râf sûresi: 142)

Tevrat, Mûsâ aleyhisselâma büyük levhâlar hâlinde nâzil oldu. Yedi veya on levha idi. Bu husûs, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bil­dirildi: "Biz, Mûsâ için Tevrât'ın levhâlarında her şeyden mev'ızaya (nasîhatlara) ve diri hükümlerinin tafsiline (açıklamasına) ait her şeyi yazdık. Sonra, bunları azimetle (kuvvetle benim­seyip) al! Kavmine de o hükümlerin ahsenini, en sevâblısını tutmalarını emret. Size fâsıkların yurdunu göstere­ceğim. (Fir'avn'ın ve kavminin harâb olan yur­dunu, Mısır’ın enkazını, yâhut Ad ve Semûd kavimlerinin darmadağın olmuş yurtlarını gös­tereceğim ki, bundan ibretalın.Siz de fâsıklardan olmayın dedik.)" (A'râf sûresi: 145).

Bu âyet-i kerîmenin tefsirinde müfessirler şöyle demişlerdir: "Tevrat'ın levhâla­rında her şeyden yazdık" buyrulmasından murâd; dîn ve dünyâ işlerinde, İsrâiloğulları için lâzım olan her şey demektir.Tevrât'ta; emir, nehiy, helâl, haram ve dînin hükümleri, dünyâ işleri ile ilgili her şeyin tafsi­lâtı vardı. Nitekim herşeyin tafsîlâtının yazıl­dığı bildirildi.

Tevrat'ın hükümlerinde hasen ve ahsen şeylerin bulunduğuna dâir, bu âyet-i kerîmede işâret vardır. Fahredin-i Râzi’nin beyânına göre; kısas ve zâlimin zulmünü affetmek gibi ameller, ahsendir. Allahu teâlâ, Mûsâ aleyhis­selâma; kavmine,Tevrât'ta beyân olunan ahkâmın, hasen olanlarıyla amel etmek caiz ise de, ahseniyle (daha faziletlisi ile ) amel etmenin daha fazîletli olduğunu bildirmesini, emretmesini buyurdu. Veya ahsenden murâd; farz ve vâcibler olup, bunlarla amel etmek daha fazîletli yâni daha güzeldir. Hasenden murâd ise, nafileler ve mendublardır. Bir de ahsenden murâd, azimetle amel etmek; hasenden murâd ise, rûhsatlarla amel etmek­tir. Azimetle amel, rûhsatla amel etmekten elbette daha efdaldir.

Tevrât-ı şerîf, gâyet büyük ve âyetleri çok olduğundan, sâdece Mûsâ, Yuşa', Üzeyr ve İsâ aleyhimüsselâm ezberlemiştir. Başka ezberle­yen olmadığı rivâyet edilmiştir.

İsrâiloğulları, Mûsâ aleyhisselâma indirilen Tevrât'ı zamanla değiştirdiler. Nihâyet haham­lar, aslını tamamen tahrif edip, kendi yazdıkları şeylereTevrât'tır dediler. Bu husûsta, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruldu: "Yahudiler içinde okuma-yazma bilmeyenler var­dır ki,Tevrât'ı anlamaz câhillerdir. Ancak bir takım kuruntu yığını uydur­malar düzer, sâdece şüphe ve zanda bulunurlar. Artık büyük azâb o kimseleredir ki,Tevrât'ı (muharref olan kitabı) kendi elleriyle yazarlar da sonra biraz para almak için; "Bu Allah tarafındandır" derler. Ellerinin yaz­dıkları yüzünden büyük azab onlara; kazanmakta oldukları günah yüzünden yazıklar olsun onlara." (Bekara sûresi: 78-79)

Yahudilerin mukaddes saydıkları kitapları, Tanah ve Talmud olmak üzere ikiye ayrılır: Birincisi, yazılı emirleri, ikincisi ise sözlü emir­leri ihtivâ eder.

Tanah, yahudilerin yazılı dînî metinleridir. Hıristiyanlar buna, Ahd-i atîk ismini verirler. yahudiler, Tanah'ı üç kısma ayırmışlardır: 1-Tora, yâniTevrât, 2-Neviîm yâni peygam­berler, 3-Ketuvîm, yâni kitaplar.

Tanah ismini, bu üç kısmın, İbrânice baş harflerini birleştirerek meydana getirmişler. Neviîm iki kısımdır, ilk peygamberler altı kitap, son peygamberler onbeş kitapdır. Ketuvîm yâni kitaplar ise, yahudilere göre on bir, hıristiyanlara göre on beş kitapdır.

Yahudiler,Tevrât ismini verdikleri beş kita­bın kelime kelime Allahü teâlâ tarafından, Mûsâ aleyhisselâma indirildiğine inanmakta­dırlar. Bu beş kitap, Tekvin, Huruç, Levililer, Sayılar ve Tesniye'dir. Tesniye'de, Mûsâ aleyhisselâmın ölümü, ihtiyarlığı, yaşı ve defnedildiği ve yahudilerin ona yas tuttukları yazılıdır. (Tesniye bâb: 34). Bu ahvâl, Mûsâ aleyhisselâm vefât ettikten sonra, Mûsâ aley­hisselâma vahy olundu dedikleri kitapta nasıl bildirilmişdir? Bu misâl, Tesniye'nin Mûsâ aleyhisselâm tarafından bildirilmediğinin ve Allahü teâlâ tarafından kelime kelime vahyolunmadığının açık delillerindendir.

Bir yahudi dîn adamı olan, H. Hirsch Graetzni, (History of the Jews) kitabındaki beyâ­nına göre, yahudiler, kendi cemâatlerinin Tevrât'ın emirlerine tam ittibâ edebilmelerini te'min için Yetmişler Meclisi'ni kurdular. Bu meclisin reisine, Baş Kâhin dediler. yahudi gençlerine, mekteplerde dînlerini öğreten,Tevrât'ı açıklayan yahudi dîn adamlarına yazıcılar denilir. Bunların,Tevrât'a yaptık­ları açıklamaların, ilâvelerin bir kısmı, sonra­dan yazdıkları Tevrât'lara karışdırılmıştır. İncil'lerde geçen yazıcılar işte bunlardır. Bun­ların bir diğer vazifesi de, yahudilerinTevrât'a ittibâ etmelerini, uymalarını sağlamakdır.

BugünTevrât dedikleri kitabın, Allahü teâlâ tarafından Mûsâ aleyhisselâma gönderi­len hakîk îTevrât olmadığı şüphesizdir. En eskiTevrât nüshası ile, Mûsâ aleyhisselâm ara­sında iki bin sene vardır. Mûsâ aleyhisselâm,Tevrât'ın Tâbût-i sekîne'ye, yâni Ahid Sandığı’na konularak muhâfaza edilmesini ümmetinin âlimlerinden istemişti. Süleyman aleyhisselâm Mescid-i Aksâ'yı bina edince, ahid sandığını buraya koymuş ve sandığı açtır­mıştır. Sandık açılınca, içerisinde Evâmir-i Aşere, yâni on emrin yazılı olduğu iki levha çıkmıştır.

Prof. Elliot Friedman'a göre, bugünkü Tevrât, Mûsâ aleyhisselâmdan birkaç asır sonra yaşayan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azrâ bunları tek tek toplayarak, Ahd-i Atîk' in asıl nüshası olduğu iddiası ile çoğalttırmıştır. Târih profesörü Friedman, kaleme aldığı eserinde, daha sonra şu ifâdelere yer vermiştir:

Günümüzde,Tevrât'ın üç nüshası mevcut: Yahudiler ve Protestanların kabûl ettikleri İbrânice nüsha,  katolik ve Ortodoksların kabûl ettikleri Yunanca nüsha ve Sâmirîlerce kabûl edilen Sâmirî dilinde yazılmış nüsha. Bunlar Tevrât'ın en eski ve en îtimâdlı nüshaları olarak bilinmelerine rağmen, gerek aynı nüshanın içinde ve gerekse nüshalar arasında çok konu­larda tezatlar vardır. Hiçbir ilâhî dînde bulun­mayan, insanlara zulm telkinleri, pey­gamberlerden bâzılarına karşı çok çirkin ve makamlarına yakışmıyacak isnâdlar vardır. Hakîkî Tevrât'da ise tezatların varlığından söz edilemez.

Talmud: yahudilerin Tevrât'dan sonraki kutsal kitablarıdır. yahudilerin sözlü emirleri­nin toplandığı kitapdır. İki kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar Mişna ve Gamara'dır.

Mişna: İbrânice tekrar demektir. Sözlü emirlerin, sistemli bir şekilde kânun hâlinde getirilmiş ilk hâlidir. yahudi îtikâdına göre, Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma, Tûr dağında Tevrât kitabını (yazılı kânun) hâlinde verdiği gibi, bâzı ilimleri yâni (sözlü kânunları) da ilhâm etti. Mûsâ aleyhisselâm bu ilimleri Hârûn, Yûşa’ ve Elfâzâr'a (aleyhimüsselâm) bil­dirdi. Bunlar da, kendilerinden sonra gelen peygamberlere bildirdiler.

Bu bilgiler, nesilden nesile, yâni hahamlar­dan hahamlara rivâyet edildi. Mîlâddan önce 538 ve mîlâddan sonra 70 yıllarında çeşitli Mişna'lar yazıldı. Bunlara yahudilerin âdetleri, kânun müesseseleri, hahamların bir mevzudaki tartışmaları ve şahsî görüşleri de karıştı­rıldı. Böylece Mişna'lar, hahamların indî görüş ve tartışmalarını ifâde eden kitaplar hâline geldi.

Yahudi hahamlarından Akiba, bunları top­ladı ve kısımlara ayırdı. Talebesi, Haham Meir, bunlara ilâveler yaparak basitleştirdi. Daha sonraki hahamlar bu rivâyetlerinin, te'lifi ve toplanması için çeşitli usuller ve şartlar koydu­lar. Böylece pek çok rivâyetler ve kitaplar zuhûr etti. Nihâyet bunlar, Mukaddes Yehûda'ya (Judah Hunesi'ye) ulaştı. Yehûda, bu karı­şıklıklara son vermek için, milâdın ikinci asrında bu kitapların en sağlam kabûl edilenini yazdı. Yehûda, mevcut nüshâlardan, bilhassa Meir'in yazdığı nüshadan istifâde ederek, kırk yılda bir kitap vücûda getirdi. Bu kitap, diğerle­rini içinde toplayan, en son ve meşhûr Mişna oldu.

Mişna'nın yazılmasına iştirak eden, fikirleri Mişna'da yazılı olan, milâdî birinci ve ikinci asırda yaşayan yahudi hahamlara Tannaim yâni muallim derler. Yehûda en son muallim­lerdendir. Hâkim diye de tâbir olunurlar. Gamara'nın toplanmasına iştirak eden hahamlara Amoraim yâni îzâhcılar derler. Bunlar muallimlerin fikirlerinin yanlışını çıka­ramaz, ancak îzâh edebilirler. Mîladdan sonra altıncı ve yedinci asırlarda, Talmud'a şerh ve ilâve yapanlara Saboraim yâni akıllılar veya tartışanlar denildi. Talmud'u şerh ve tefsir eden hahamlardan, yahudi konsillerinin baş­kanı olanlarına Geonim denilir ki, fetvâ veren demektir. Konsil başkanı olmayanlara ise Posekim yâni karar verenler, ayırıcılar derler.

Yehûda'dan sonra gelen hahamlar, Mişna'yâ ilâve ve şerhler yapmışlardır. Mİşna'nın lisânı, kendisinde Yunanca ve Lâtince'nin te'siri görülen Yeni Ibrânice'dir. (Neo Hebrevv)

Mişna'nın yazılmasından maksad, yazılı emir kabûl edilen,Tevrât'ın tamamlayıcısı olan, sözlü emirleri tanıtmakdır. Yehûda'nın yazdığı, Mişna'ya almadığı ve diğer hahamla­rın yazdığı Mişna'lardaki malûmatlar sonradan toplandı. Bunlara ilâveler yâni Tosefta denildi.

Mişna,Tevrât'larından daha basit olup, kelime ve cümle yapısı ondan çok farklıdır. Emirler, umûmî kaideler şeklinde bildirilmişdir. Dikkat çekici misâller verilmişdir. Vâkî olmuş hâdiselere bâzan rastlanılır. Emirler beyân edilirken, kaynak olarakTevrât'larının âyetleri verilir. Mişna, 6 kısımdan müteşekkil­dir: 1-Zerâim (Tohumlar), 2-Moed (Belli gün­ler. Bayram ve oruç günleri gibi), 3-Naşim (Kadınlar), 4-Nezikin (Zararlar), 5-Kedoşim (Mukaddes şeyler), 6-Teheradır (Tâhâret,, temizlik). Bunlar altmış üç risaleye, risalelerde cümlelere taksim edilmişdir.

Yahudilerin, Filistin ve Bâbil'de iki mühim dînî mektepleri vardı. Bu mekteplerde, Amo­raim (îzâhcılar) denilen hahamlar, Mİşna'nın mânâsını açıklamağa, tezatları düzeltmeğe, örf ve âdetlere dayanarak verilen hükümlere, kaynak aramağa, olmuş veya olmamış, yâni teorik mes'eleler üzerinde hükümler vermeğe çalışdılar.. Bâbil'deki hahamların yapdıkları şerhlere (Bâbil Gamarası) denildi. Bu Gamara, Mişna ile berâber yazıldı. Meydana gelen kitaba Bâbil Talmudu denildi. Kudüs'deki hahamların yapdıkları şerhlere de, Kudüs Gamarası denildi. Bu Gamara da Mişna ile yazıldı. Meydana gelen bu kitaba Kudüs Talmud'u denildi.

Filistin Gamarası, bir rivâyete göre milâdî üçüncü asırda tamamlandı.

Bâbil Gamarası mîlâdın dördüncü asrında başladı ve altıncı asrında tamamlandı.

Daha sonra Kudüs ve Bâbil şerhleri tefrik edilmeksizin, Mişna bir Gamara'ya Talmud tâbir edildi. Bâbil Talmudu, Kudüs Talmudu'nün üç misli daha uzundur. Yahudiler, Bâbil Talmudu'nu Kudüs Talmudu'ndan daha üstün tutarlar. Mİşna'nın bir-iki cümlesi, bâzan Talmud'da on sahîfe anlatıldı. Talmud'un anla­şılması, Mişna'dan daha zordur. Her yahudi dîn eğitiminin üçde birini Tevrât, üçde birini Mişna, üçde birini de, Talmud'a ayırmak mec­buriyetindedir. Hahamlar, Talmud'da, bir kimse kötü bir şeye niyet etse, onu yapmasa bile günahkâr olacağını bildirmişlerdir. Onlara göre, hahamların nehy ettiği bir şeyi yapmağa niyet eden kişi, necis, pis olur. Bu îtikâdların (inançların) kaynağı olan Talmud'a müslimanlar Ebül-Encâs (Necasetlerin babası) demiştir. (Hebrew Literatüre, sahife: 17) Yahudiler, Talmud'a inanmıyan, onu kabûl etme­yeni, yahudi saymazlar. Bunun için yahudiler sâdece Tevrât'ı kabûl eden ve ona bağlanan Karaim yuhudilerini yahudi kabûl etmezler.

Yahudi dîn adamları, Kudüs ve Bâbil Talmudları arasında büyük farklar, tezatlar olduğunu îtirâf etmekden sakınırlar.

Bâbil Talmudu ilk defâ milâdî 1520-1522 de, Kudüs Talmudu ise, 1523 senesinde Venedik'de basıldı. Bâbil Talmudu, Almanca ve İngilizce'ye, Kudüs Talmudu da, Fransızca’ya tercüme edilmiştir.

Bâbil Talmudu'nun % 30'unu, Kudüs Talmudu'nun da % 15'ini hikâyeler ve kıssalar teşkil eder. Bu hikâyeler Hagada derler. yahudi edebiyatının esâsını bu hikâyeler teşkil eder. Mekteplerinde bunları okuturlar.

Hıristiyanlar, Talmud'a düşman olup, ona şiddetle hücum etmektedirler. Fransa, Polonya ve İngiltere gibi hıristiyan beldele­rinde, Talmudlar toplattırılmış ve yakılmışdır. Yahudilerin evlerinde bile Talmud bulundur­maları yasak edilmişdir. Talmud hükümlerini açıklayan en mühim kişiler, yahudi dönmeleri Nicolas Donin ile Pablo Christiani'dir. Pablo Christiani, milâdî onüçüncü asırda, Fransa ve ispanya'da yaşamıştır. 1263 senesinde İpsanya'nın Barcelona şehrinde yapılan münazarada hahamlar, Talmud'un katı pren­siplerini ve yazılarını müdâfâdan âciz kalmış­lardır

"El-Kenz-ül-Mersüd fi Kavâid-it-Talmud" kitabının beyânına göre, Talmud’da; İsa aleyhisselâmın Cehennem'in derinliklerinde, zift ve ateş arasında olduğu, hazret-i Meryem'in asker Pandira ile zina ettiği, kiliselerin pislik olduğu, papazların kelblere benzediği, hıristiyanların öldürülmesi lâzım olduğu gibi husûslar yazılıdır.

1520'de papanın izni ile Bâbil Talmudu, üç sene sonra da Kudüs Talmudu basılmış, bun­dan otuz yıl sonra yahudiler için felâketler zuhur etmişdir. 9 Eylül 1553'de Roma'da ele geçirilen bütün Talmud nüshâları yakılmışdır. Bu hâl, diğer İtalya şehirlerinde de tatbik edil­miştir 1554 senesinde Talmud ve diğer İbrânice kitablara sansür konulmuştur. 1563'de Papa, Talmud kelimesinin kullanılmasını dahî, yasak etmiştir.

1578-1581 seneleri arasında Talmud, Basel şehrinde yeniden basılmıştır. Bu baskıda bâzı risaleler çıkarılmış, hıristiyanlığı kötüleyen bir­çok cümleler kaldırılmış, birçok kelimeler de değiştirilmişdir. Bu târihden sonra, papalar yine Talmudları toplatmışlardır.

Endülüs Emevî sultanlarından ikinci Hakem, haham Joseph Ben Mases'a emrede­rek, Talmud'u Arapça'ya tercüme ettirmiştir. Okunduktan sonra bu tercümeye "Keseye konan pislik" ismi verilmiştir.

Karaim yahudileri, Talmud'u reddetmiş ve bunu bid'at kabûl etmişlerdi.

Talmud, müneccimliğin insan hayâtına hükmeden bir ilim olduğunu bildirmektedir. Talmud; "Güneş tutulması, milletler için kötü bir alâmettir" demektedir. (Evil-Sing) Ay tutul­masının ise, yahudiler için kötü bir alâmet olduğu yazılıdır. Talmud, sihir ve kehânetlerle doludur. Birçok şeyleri, ifritlere (Demons) bağ­lamışlardır. Haham Rav Hunr; "Her birimizin sağında on bin, solunda on bin ifrit bulunur" demektedir. Haham Rabba ise; "Havradaki vâz sırasında zuhur eden izdiham, ifritler sebebi iledir. Elbiselerin eskimesi, ifritlerin sürtünmelerindendir. Ayakların kırılması yine ifritler sebebi iledir" demektedir. Talmud'da, şeytan­ların öküzlerin boynuzlarında raks ettikleri, şeytanın,Tevrât okuyanlara zarar veremiyeceği, Cehennem ateşinin yahudilerin günah­kârlarını yakmıyacağı yazılıdır.

Yine Talmud'da, yahudilerin günahkârları­nın on iki ay Cehennem'de yânacağı, kıyameti inkâr edenlerin ve diğer milletlerden olan günahkârların elîm bir azâb içinde ebedî ola­rak kalacakları, orada vücudlarının kurtlarının ölmeyeceği ve ateşlerinin sönmiyeceği yazılıdır.

Yine bâzı hahamlar Talmud'da, rûh cesed-den ayrıldıktan sonra hesâb olmadığını, günahlardan cesedin mes'ûl olduğunu, rûhun cesedden mes'ûl olmasının mümkün olmadı­ğını yazmışlardır. Başka bir haham da yine Talmud'da buna îtirâz etmiştir.

Talmud'da; "Hahamlardan bâzıları, insan ve karpuz yâratmağa kâdirdir" diye yazılıdır. Bir hahamın, bir kadını dişi merkeb hâline getirdiği, üzerine bindiği, onunla çarşıya git­tiği, sonra da başka bir hahamın, onu eski hâline çevirdiği Talmud'un rivâyetlerindendir. Talmud'da, hahamların harikulade İşleri, yılanlar, kurbağalar, kuşlar ve balıklara âit pek çok efsâne ve kıssaları yazılıdır. Yine Talmud' un beyânına göre, ormanda bir yırtıcı hayvan olup, Rum kayseri bunu görmek istemiş, bu hayvan Roma'ya 400 mil yaklaşınca kükremiş ve Roma şehrinin duvarları yıkılmıştır. Yine Talmud'un beyânına göre, ormanda bir yaşında bir öküz, Tûr dağı kadar imiş. Çok büyük olduğundan, bunları kurtarmak Nuh aleyhisselâma çok zor gelmiş ve bunlardan sâdece birini boynuzlarından gemiye bağla­mış. O zamanın Bashan (Bolan) beldesi mâliki Avc, vücûdu çok büyük olduğu için gemiye binememiş, o da öküzün sırtına binmiş. Bu melik Avc, dünyâ kadınlarından biri ile evlenen bir melekten doğan Amâlikalılardan imiş. Ayağı 40 mil uzunluğunda imiş. Akıl ve mantı­ğın aslâ kabûl edemiyeceği daha nice safsatalar...

Yine Talmud'un bildirdiğine göre, Titus mâbede girmiş, kılıcını çekerek mâbedin per­desini parçalamış ve perdeden kan akmış, onu cezâlandırmak için bir sivrisinek gönderilmiş ve beynine girmiş. Titus'un beyninde sinek güvercin gibi oluncaya kadar büyümüş. Titus ölünce kafası açılmış, sivrisineğin bakırdan bir ağzı ve demirden ayakları olduğu görülmüş imiş.

Talmud'da yahudilerin bekledikleri Mesîh için, "Mesîh yahudi olmayanları, harb arabala­rının tekerlekleri altında ezecektir. Büyük harb olacak ve insanların üçde ikisi ölecektir. Yahudiler, gâlib olacak, mağlûb olanların silâhlarını, yedi sene yakacak olarak kullanacaklardır.

Diğer milletler, yahudilere itâat edecekler­dir. Mesîh, hıristiyanları kabûl etmiyecek ve onları tamamen imha edecekdir. Bütün millet­lerin hazîneleri yahudilerin ellerine geçecek, yahudiler çok zenginleşecekler. Hırisiyanlar yok edilince, diğer milletlerin gözleri açılacak, onlar da yahudi olacaklardır. Böylece yahudi­ler dünyâya hâlim olacak, dünyânın hiçbir yerinde yahudi olmayan kimse kalmıyacakdır" demektedir.

Tevrât'da bulunan  bâzı husûslar: Ekserî kaynaklarda zikredildiğine göre, Hz. Mûsâ Tûr'a birinci gidişinde, Allahü teâlâ, ona peygamberliğini bildirdiği gibi, ayrıca başka husûslar da bildirdi. On levha hâlinde bildiri­len bu husûslar, daha sonra Tevrât nâzil oldu­ğunda, burada da zikredilmiştir. Tevrât'ın ve başka zamanlarda gönderilmiş olan ilâhî kitapların, hak dînlerin esaslârının da bu husûslar olduğunu âlimler haber vermişlerdir.

Bu husûslar kaynaklarda şöyle zikredil­mektedir:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. Bu, Melik ve Cebbar, Azîz ve Kahhâr olan Allah'dan, kulu ve resulü Mûsâ bin İmrân'a yazılmıştır. Beni tesbîh ve takdis et! Benden başka mâbud yoktur. Yâlnız bana ibâdet et!  Bana hiç bir şeyi şerîk (ortak) koşma! Bana ve ana-babana şükret! Dönüş banadır. Akıbet, dönüp varılacak yer benim huzûrumdur. Sana temiz bir hayat veririm. Allah'ın sana haram ettiği hiç kimseyi öldürme! Yoksa göğü ve yeri sana dar ederim. İsmimle yâlan yere yemîn etme! Çünkü ben, ismimi tazim etmeyeni temiz ve pak etmem! Kulağınla duymadığın, gözünle görmediğin ve kalbinin vâkıf olmadığı şeye şâhidlik etme! Çünkü ben, şâhidleri, kıyamet günü, şâhitlikleri üzere durdururum ve yaptıklarından sorarım. İnsanlara verdiğim rızık ve nîmetlere hased etme! Çünkü hasedci, nîmetime düşmandır ve taksimime râzı değildir. Zina ve hırsızlık etme! Yoksa vechimi senden perdelerim, ettiğin duâlar makbul olmaz. Ben­den başkası için kurban kesme! Çünkü yeryü­zünde kesilen kurbanlardan, benim ismime kesilmeyenler, benim katıma çıkarılmaz. Baha inanan kullarım, komşunun hanımı ile sakın zina etmesinler! (Zina etmek, çok çirkin ve pek büyük bir günahtır. Komşusunun hanımı ile zina etmek ise daha çirkin ve daha büyük günahdır) Çünkü, katımda en kızdığım şey budur. Kendin için sevdiğini, insanlar için de sev; sevmediğini, kendin için istemedi­ğini, onlar için de isteme!"

Evâmir-i aşere, (on emir) bugünkü yahudi kitablarında şöyle yazılıdır.

1) Puta tapmayacaksın, tek Allah'ın varlı­ğına inanacaksın,

2) Allah ismini hürmet ve muhabbet İle zikredeceksin,

3) Altı gün çalışıp, yedinci gün dinleneceksin.

4) Kimsenin malını çalmıyacaksın,

5) Adam öldürmeyeceksin,

6) Zina yapmayacaksın,

7) Anne ve babana hürmet, itâat edeceksin,

8) yâlan söylemiyeceksin,

9) Helâl yollardan olmayan, kazanmadığın parayı almayacaksın. (Buraya, rüşvet, faiz ve kumar paraları da dâhildir.)

10) Haram olan kurbanı kesmeyeceksin. (Bu kurban, putperestlerin putlara kesdiği, bâzan insan bile olan kurbandır.)

Allahü teâlâ, bu husûsların hepsini Isrâ sûresinin 22-38. âyet-i kerîmelerinde Peygam­ber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme de bildirmiştir. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen buyruluyor ki:

"(Ey insan!) "Allahü teâlâ ile berâber bir diğer mâbud edinme! Sonra melekler ve mü'minler tarafından zemmedil­miş kötülenmiş ve Allahü teâlâdan yârdımsız kalmış olarak Cehennemide kalırsın, Allahü teâlâ, hiç bir şeye ibâ­det etmeyip ancak zâtına ibâdet etme­nizle hükmetti. Çünkü kendisinden başka ibâdete müstehak bir mâbud yoktur. Ve Allahü teâlâ, anne ve baba­nıza iyilik ve ihsân etmeyi de hükmetti. Anne ve babandan birisi veyahut her ikisi senin yânında yaşlanırlar, ihti­yarlık yaşına ulaşırlarsa, sen aslâ onlara sert söyleme! Yüzünü ekşitme. Onlara öf, aman deme! Sana bir şey tek­lif ederlerse onları reddetme ve onlara tatlı ve şirin söz söyle! (isimlerini söyleye­rek hitâb etme! Onlara, suçlu bir kölenin, çok gadablı olan efendisine karşı konuştuğu gibi söz söyle.)

Merhamet ve şefkatinden, onlara tevâzu kanatlarını döşe! Kendilerine lütuf ve mülâyemetle muâmele eyle. Kendilerine karşı, uygun, yumuşak ve naziklik ile hareket eyle. (Şâyet müslimân iseler) "Ey benim Rabbim! Anneme ve babama sen merhamet eyle ve benim kalbime, onlara merhameti yerleştir. Küçüklüğümde beni yetiştirip terbiye ettikleri gibi, benim de kendilerine hakkıyla hizmet edebilmemi nasib eyle" diye duâ et! ("Tefsîr-i Tibyân’da ve "Mevâkıb"da bildirildiğine göre, bir kimse pey­gamber efendimize (s.a.v.) gelerek; "Küçüklü­ğümde onların bana yaptıkları gibi ihtiyarlıklarında da ben anababama hakkıyla hizmet ettim. Acaba böyle yapmakla, üzerim­deki haklarını eda etmiş oldum mu?" diye arz etti. Resûlullah efendimiz (s.a.v.) buna cevaben; "Haklarını eda etmiş olmazsın. Zîrâ onlar senin yaşamanı isteyerek hizmet etmişlerdir. Sen ise ölümlerini isteyerek (bekleyerek) hizmet ediyorsun" buyurmuşlardır.)

Rabbiniz olan Hak teâlâ, iyilik ve takvâdan kalblerinizde olanı herkesden daha iyi bilir. Eğer siz sâlih olursa­nız, onlara lâyık olan iyiliği ifâ eder, yerine getirirseniz, Allahü teâlâ kusu­runuzu affeder. Zîrâ, O, günahdan tövbe edip O'nun tâatine dönenleri mağfiret eder. Akrabâna hakkını, ver (ki onların hakkı, sıla-i rahimde bulunmak, geçimlerinde yârdımcı olmak ve kendileriyle güzel geçinmektir.) Miskinin ve misafir olan yolcunun hakkını ver (ki onların hakkı, zekât, sadaka ve kendilerine yemek yedirmek­tir.) Bununla berâber tebzîr de etme! Malını kendine kalmayacak şekilde dağıtma. Saçıp savurma! Zîrâ tebzîr edenler, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankör bulunuyor.

Şâyet (yakınlarına, miskin ve misafir yol­culara) vereceğin bir şeyin yoksa veya Rabbinden ümîd ettiğin bir rahmeti aramak için onlardan ayrılmak mecbu­riyetinde isen, o vakit onlara yumuşak bir söz söyle. (Allahü teâlâ bize ve size rızık ihsân etsin diye duâ eyle veya kendilerine vâdde bulun. Gönüllerini al!)

Elini boynuna bağlanmış kılma. Elini tutma. Hak yoluna harcamakta cimrilik etme ve elini de büsbütün açma. Yanında bulunan kendine lâzım olan rızkın hepsini dağıtma ki, böyle yaparsan kınanmış ve perişan bir hâlde oturup kalırsın. Rabbin, kulla­rından dilediği kimsenin rızkını geniş­letir (bol verir), dilediğine de dar verir. Şüphesiz ki Allahü teâlâ kullarının her hâlini hakkıyla bilir ve görür.

Fakirlik korkusuyla evlâdlarınızı öldürmeyin. Biz onların ve sizin rızkı­nızı elbette veririz. (Can veren nân(ekmek) da verir.) Muhakkak ki, onların öldürülmesi büyük bir hatâdır. (Çünkü böyle yapmakla onların nesilleri kesilir. Bilindiği gibi, câhiliyet devrinde, kız çocuklarını diri diri gömmek, Arablarda umûmî bir âdet idi. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîme ile bu fenâ âdeti men etmiştir.)

Zina tarafına sakın meyletmeyin ve yâklaşmayın. Şüphesiz ki, çirkin bir amel ve çok kötü bir yoldur. Haklı bir sebep olmadıkça, Allahü teâlânın haram kıldığı bir cana kıymayın. Bir kimse, öldürülmesi icâbeden bir hâl yokken mazlum olarak öldürülürse, öldürülenin velisi için kuvvet, salâhi­yet verdik. (Yâni, öldürülenin velîsi, yâ öldü­rülenin yerine kısas olarak katîlin de öldürülmesini ister, yâ diyetini alır veyahut da affeder.) Fakat o vâris yâni öldürülenin velîsi olan kimse de, katîlde (kısas olarak katîlin öldürülmesi husûsunda) israf etme­sin. (Câhiliyet zamanında olduğu gibi, katîlin yerine akrabâsından veya kabîlesinin eşrafın­dan bir başkasının öldürülmesini veya öldürü­len eşraftan idi diye, kısas olarak karşı taraftan bir kaç kişinin öldürülmesini istemesin.) Muhakkak ki öldürülenin velîsi olan kimse, âmirlerin, hakimlerin yârdı­mıyla zâten yârdıma mazhar olmuştur.

Yetimin malına da yâklaşmayın. Ancak, rüşdüne (bulûğ yaşına) ulaşıncaya kadart en güzel şekilde malını koruyup çoğaltmak için yaklaşabilirsiniz. Bir de gerek kendinizle Rabbiniz arasında ve gerekse kendinizle diğer insanlar ara­sındaki ahidlerinize vefâ edin. (Sözleş­meyi yerine getirin.) Çünkü kıyamet günü, verdiği sözden cayan, ahdine vefâ göstermeyen kimse mesûl olacak, suâ­le çekilecektir.

Ölçtüğünüz zaman da tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu ölçü ve tartıda vefâ etmeniz (ölçü ve tartıya dikkat etmeniz, adaletle tartmanız, ticâretiniz için) daha hayırlı ve akıbet cihetinden (netîce İtiba­riyle) daha güzeldir.

Hakkında kat'î bilgi sâhibi olmadı­ğın bir şeyin ardından gitme. Bilmedi­ğin şeyi bilirim deme. Zîrâ, kulak, göz ve kalbin amelinden sâhibi suâl olunur.

Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Zîrâ sen, (ne kadar kibirli ve sert basârak yürüsen) yeri yârıp nihâyetine varamazsın. (Kibirle kendini ne kadar yük­sek göstersen, uzunlukta hiç bir dağa ulaşa­mazsın.)

Nehy olunan (yasâklanan) şu kötülük­ler, yasaklar, Rabbinin katında mek­rûhtur. (Allahü teâlânın rızâsına muhâlifdir.)"

Tevrat'ta Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin mehdi: "Arâis-ül-mecâlis" kitabında, Ka'b-ül-Ahbâr'dan (r. anh) şöyle nakledilmektedir Ka'b-ül-Ahbâr, bir yahudiyi ağlarken gördü ve niye ağlıyorsun dedi.

Yahudi; "Bâzı şeyleri hatırladım da onun için ağlıyorum" diye cevap verdi. Kâ'b; "Allah için, seni ağlatan şeyi sana haber verirsem, beni tasdîk eder misin" dedi. yahudi âlimi; "Evet, tasdîk ederim" dedi. Ka'b-ül Ahbâr dedi ki: "Allah için söylel Mûsâ aleyhisselâma indi­rilen Allah'ın kitabında, Mûsâ aleyhisselamınTevrât'a bakıp; "Ben burada bir ümmet buluyorum. Onlar insanlar içinden çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısıdır. Mârufu, yâni Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği şeyleri emrederler. Münkeri, yâni O'nun sevmediği, beğenmediği şeyleri yasaklarlar. İlk ve son kitaplara îmân ederler. Kör deccâli Öldürünceye kadar, dalâlet ehli ile harbederler" buyrulduğunu gördü. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâmın; "Yâ Rabbî, onları bana ümmet eyle" dediğini, Allahü teâlânın da ona; "Onlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir ey Mûsâ!" buyurduğunu buldun mu? Okuduğun kitaplarda hiç böyle bir hâdiseye rastladın mı?" yahudi âlimi; "Evet" dedi.

Ka'b buyurdu ki: "Allah için söyle! Allahü teâlânın Mûsâ aleyhisselâma indirdiği kitabda, Mûsâ aleyhisselâmın Tevrât'a bakıp; "Ben bir ümmet buluyorum ki, onlar hamd edici, güneşi gözetip, ona göre amel edici bir iş yapmak isteyince, inşâallahü teâlâ deyicidirler" buyrulduğunu gördü. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâmın; "Onları bana ümmet eyle!" dediğini, Allahü teâlânın; "Onlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir, ey Mûsâ!" buyur­duğuna, rastladın mı?" yahudi âlimi; "Evet" cevâbını verdi.

Ka'b dedi ki: "Allah için söyle! İndirilen kitapda, Mûsâ aleyhisselâmın Tevrât'a bakıp; "Yâ Rabbî, ben bunda bir ümmet buluyorum. Keffâret (yemin, oruç) borçlarını ve sadakala­rını (zekâtlarını) emredilen yerlere verirler, heba etmezler. Onlar tesbih ederler, duâlarının kabûl olmasını isterler, duâları kabûl olunur, şefaat ederler, şefaatleri kabûl olunur" buyrul­duğunu gördü. Mûsâ aleyhisselâmın bunun üzerine; "Yâ Rabbî! Onları bana ümmet eyle" dediğini, Allahü teâlânın; "Onlar Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir, ey Mûsâ!" buyurdu dediğini buluyor musun? Kitaplarınızda bunu da okudun mu?" yahudi âlimi; "Evet okudum" dedi.

Ka'b (r.anh) devam edip; "Allah için söyle! indirilen kitapda (Tevrat'ta), Mûsâ aleyhisse­lâmınTevrât'a bakıp; "Ben burada bir ümmet buluyorum, onlardan biri yüksek bir yere çıkınca, Allahü teâlâyı tekbîr eder, yâni "Allahü Ekber"der, alçak bir yere inince "Elhamdülillah" der. Toprak onlar için temiz, yeryüzü onlara mesciddir. Nerede olsalar, cünüblükten temizlenirler. Su bulamadıkları zaman, temiz toprakla temizlenmeleri (teyem­müm etmeleri), su ile abdest almaları gibidir" buyrulduğunu gördü. Bunun üzerine, Hz. Mûsâ nın; "Onları bana ümmet eyle" dediğini, Allahü teâlânın; "Onlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir ey Mûsâ!" buyurduğunu da görüp okudun mu?" dedi. yahudi âlimi; "Evet" dedi.

Ka'b dedi ki: "Allah için söyle! Tevrât'ta, Mûsânın ona bakıp; "Yâ Rabbî, ben bunda bir ümmet buluyorum. Onlardan biri, bir iyilik yapmaya niyet edince, yapmasa da ona sevâb verilir. O iyi işi yaparsa, ondan yedi yüze kadar sevâb verilir. Kötülük yapmaya niyet edince, yapmayınca günah yazılmaz, yaparsa bir günah yazılır" buyrulduğunu gördü. Bunun üzerine Hz. Mûsânın; "Yâ Rabbî! Onları bana ümmet eyle" dediğini, Allahü teâlânın; "Onlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir" buyurduğunu buluyor musun?" yahudi âlimi; "Evet" dedi.

Ka'b yine dedi ki: "Allah için söyle! İndiril­miş olan kitapda, Mûsâ aleyhisselâmın Tevrât'a bakıp; "Yâ Rabbil Ben, asfiyâ olan rahmet olunmuş bir ümmet buluyorum, kitaba vâris olurlar, kimi nefsine zulm eder, kimi hak, ada­let üzere olur, kimi de iyilikte çok ileriye geçer. Ben onların hepsini merhamet olunmuş bulu­yorum. Onları bana ümmet eyle" dediğini ve Allahü teâlânın; "Onlar Ahmed'in (Muhammed aleyhisselâmın) ümmetidir ey Mûsâ!" buyurdu­ğunu buluyor musun?" yahudi âlim; "Evet" dedi.

Ka'b dedi ki: "Allah için söyle! indirilmiş kitapda, Mûsâ aleyhisselâmın ona (Tevrat'a) bakıp; "Yâ Rabbî, ben bir ümmet buluyorum. Mıshafları göğüslerindedir. .(Kitapları olan Kur'ân-ı kerîmi ezberlemişlerdir.) Cennet ehli­nin çeşitli elbiselerini giyerler, nâmazlarında melekler gibi saflar hâlinde dururlar, mescidlerinde sesleri arı vızıltısı gibidir, onlardan bir kişi Cehennem'e girmez ve onlardan kimisi, hesaba çekileceği kıyamet gününü, ölümü, ağaç ardındaki harman gibi (yâni pek yâkın) görürler. Onları bana ümmet eyle" dediğini ve Allahü teâlânın ona; "Onlar Muhammed aley­hisselâmın ümmetidir. Ey Mûsâ!" buyurdu­ğunu buluyor musun?" yahudi âlim; "Evet" dedi.

Mûsâ aleyhiss'elâm, Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine ihsân olunan iyiliklerin ve nîmetlerin bu kadar çok olduğunu hayretle müşahede edince; "Keşke Muhammed'in,(s.a.v.) eshâbından olsaydım " dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona vahyederek, O'nu seçip beğendiğini, O'nun eshâbından olmasının imkânsız olduğunu, çünkü O'nun daha sonraki zamanlarda yâni kıyamete yâkın geleceğini bildirdi. Fakat, kıya­mette seni O'nunla buluştururum. yâkınında eylerim buyurdu.

Kur'ân-ı kerîmde Saf sûresinin 6. âyetinde, meâlen buyuruldu ki: "Isa bin Meryem de (a.s.) bir zaman şöyle demişti: "Ey İsrâiloğulları! Ben size Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Benden evvelki (benden evvel gönderilmiş olan)Tevrât'ın tasdîklisi, benden sonra gelecek bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim. Ki o peygamberin ismi Ahmed'dir, (Muhammed'dir)"

Tevrat'ta bildirilmiş olan hükümlerden bir kısmı Kur'ân-ı kerîmde zikredilmiştir. Bunlar­dan bir kısmı Necm sûresinde beyân edilmiş olup, şöyledir:

1- Kimse kimsenin günâhını yüklenemez. Bir kimse bir başka kimsenin suçundan dolayı hesaba çekilmez ve cezâlandırılmaz.

2- İnsana âhırette, ancak dünyâda işlediği sâlih ameller ve niyeti fayda verir.

3- Her mükellef insan, iyi olsun, kötü olsun kıyamet günü amelini mîzânda görecektir.

4- Kıyamet gününde insana çalışmasının karşılığı tam olarak verilecektir. Sâlih amel işlemişse mükâfat, günah işlemişse cezâ göre­cektir.

5- Öldükten sonra bütün mahlûkâtın dönüşü Allahü teâlâyadır. Kıyamet günü hepsi diriltilip, dünyâda yaptıklarının karşılığını göre­ceklerdir.

6- İnsanı güldüren de ağlatan da Allahü teâlâdır. İnsanın yaptığı bütün işler, Allahü teâ-lânın takdiri ile, yâni kaza ve kaderi ile olmaktadır.

7- Dünyâda hayat veren, öldükten sonra da âhırette dirilten ancak Allahü teâlâdır. O'ndan başka kimsenin öldürmeye ve diriltmeye kud­reti yoktur.

8-Nutfeden (menîden) erkek ve dişi iki sınıf canlıyı yâratan Allahü teâlâdır. Nutfe (menî) tek bir şey olduğu hâlde, ondan muhtelif uzuv­lar ve farklı tabîatler, erkek ve dişi yâratan Allahü teâlâdır. Bunlar O'nun kudreti ile olmaktadır.

9- Kıyamette yeniden diriltmek de Allahü teâlâya âittir, insanlar öldükten sonra, Allahü teâlâ onları kıyamet günü tekrar diriltecek ve hesaba çekecektir.

Bu husûsların İbrâhim aleyhisselârmın suhufunda da bildirildiği Kur'ân-ı kerîmde zik­redilmektedir. (Bkz. ibrâhim aleyhisselâm)

Musevilik: Mûsâ aleyhisselâmın vahiyle bildirdiği ve ona îmân edenlerin dînidir.

Mûsâ aleyhisselâm Isrâiloğullarına, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Ayrıca, Allahü teâlânın gönderdiği Tevrât kitabını onlara getirdi. Onlara tek bir Allah olduğu îmâ­nını aşılamaya, yerleştirmeye çalıştı.

Isrâiloğulları, Hz. Mûsânın bu ilâhî (vahye dayanan) bildirdiklerini bir türlü kavrayamadı-lar. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra Tevrât'ı da değiştirdiler. Allahü teâlâ onları cezâlandırmak için çeşitli azâblar verdi. Yaşa­dıkları yerleri düşman işgaline soktu. Benî İsrâil darmadağın oldu. Mîladdan evvel, Asûrî devleti iki defâ Kudüs'ü aldı. Mîladdan evvel 135 senesinde Roma imparatoru Andiriyan, Kudüs'de yahudilerin çoğunu kılınçtan geçirdi. Yahudiler daha sonra Talmud denilen dîn kitabı yazdılar. Bu kitabı çok okumaktadırlar.

Hz. Mûsâya inzâl olunanTevrât kitabı ve Musevîlik dîni zamanla değiştirilip bozulmuş, asıl hüviyetini tamamen kaybetmiştir. Hattâ bugün dünyâda yahudi olarak kalmış 15 mil­yon kadar insan olduğu, bunlar içinde hakîkî Tevrat'a tâbi olan hiç kimse bulunmadığı, mil­letlerarası bir istatistik olan "Britannica of the year" almanağına göre, bunların hepsinin dîn­lerinin müşterek olduğundan şüphe edildiği bildirilmiştir.

Bu günkü yahudi dîninin esaslârını şöylece hülâsa etmek kabildir:

Îmân: Bir tek Allah vardır. Kendiliğinden (kendi kendine) vardır. Doğmamıştırve doğur­maz. Her şeyi görür ve bilir. Af etmek veya cezâlandırmak, ancak O'nun elindedir.

Ahlâk: Ahlâk esaslârı on kudsî emirdir, insanların bu on emre harfi harfine uyması lâzımdır, insanın vücûdu ayrı, rûhu ayrıdır. Rûh, kıyamete kadar ölmez. Öbür dünyâya yâni âhtret hayâtına îmân etmek lâzımdır.

Din esaslârı: Yahudi olmayan milletler putperest (puta tapan) sayılır. Bunlardan uzak durmalıdır. Onlardan, mümkün olduğu kadar alâkayı kesmelidir. Kanlı veya kansız kurban kesilmelidir. (Yahudiler, her hayvanı, hattâ güvercini, fakat ençok koyun, keçi ve sığırı kurban ederlerdi. Zamanla tuzsuz ekmekten yapılan çöreklerle, hamursuz adı verilen pide­ler de kurban yerine geçti. Bunları dağıtmak da, kansız kurban kesmek sayıldı.) Kısasâ karşı kısas yapılır. Bir fenâlık yapana aynı sûretle mukabele edilir. Erkek çocuklar, haham (yahudi dîn adamı) tarafından sünnet edilir. Eti yenilecek hayvanların kesilmesi lâzımdır. Başka şekilde öldürülen hayvanın eti yenmez. (Bugün bile, Avrupa ve Amerika'da yahudi kasâpların dükkanlarında (Kaşer) adı verilen bir işâret bulunur ki, bunun mânâsı, o dükkanda satılan etin, hahamların gösterdiği tarzda kesilen hayvanların eti olduğudur. Yahudiler, ancak bu tarzda hazırlanmış bir eti yiyebilirler. (Müslümünlar da, ancak Allahü teâlânın ismi söylenerek kesilmiş olan hayvanı yerler. Domuz etini hiç yemezler.) Yahudi kadınları evlendikten sonra, saçlarını örtmeğe mecburdur ki, bu işi bu gün yahudi kadınları, Avrupa'da başlarına peruk takarak yerine getirmektedirler. Domuz eti yemek, yahudi-lere de, haramdır.

Yahudilerin ibâdet tarzı birçok usûllere bağlıdır. Kudsî gün, Cumartesi'dir. Bu günde iş görülmez ve ateş yâkılmaz. Yahudilerin, bundan başka Purim, Passak (haftalık bay­ram), Kamış bayramı, yeni yıl bayramı, büyük bayram (Yom Kipur) gibi kudsî günleri vardır. Hahamların, hıristiyan papazları gibi, günah affetmek yetkileri yokTur. Ancak, ibâdetleri idare ederler, inançlarına göre Allahü teâlânın huzurunda bütün yahudiler birdir ve arala­rında hiç bir fark yoktur.

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'dan sonra; Dâvûd, Süleyman, Zekeriyyâ ve Yâhya (aleyhimüsse-lâm) da, yine Benî isrâil'e peygamber olarak gönderilmiştir. Fakat, bunların ayrı dîni olma­yıp, Benî isrâil'i, Mûsâ aleyhisselâmın dînine davet etmişlerdir. Dâvûd aleyhisselâma, Zebur kitabı indi ise de, Zebur'da; ahkâm, emir, ibâdet yoktu. Vâz ve nasîhatlar vardı. Bunun için,Tevrât'ı nesh etmedi. Yâni, yürür­lükten kaldırmadı. Hattâ, onu kuvvetlendirdi. Bunun için, Mûsâ aleyhisselâmın dîni, Îsa aleyhisselâm zamanına kadar devam etti. Ama, Îsâ aleyhisselâm gelince, bunun dîni, Mûsâ aleyhisselâmın dînini nesh etti. Yâni Tevrât'ın hükmü kalmadı ve bundan sonra, Mûsâ aleyhisselâmın dînine uymak caiz olma­yıp, tâ Muhammed aleyhisselâmın dîni gelin­ceye kadar, Îsa aleyhisselâmın dînine uymak lâzım oldu. Fakat Benî İsrâil'in çoğu, İsa aley-hisselâma îmân etmeyip, muharref olan Tevrât'a uymakda ısrar ve inat ettiler. İste yahudilik, Îsevîlikden böylece ayrıldı. İsa aleyhisselâma îmân edenlere Nasârâ denildi. Bugün, Hıristi­yan deniliyor. Îsâ aleyhisselâma îmân etmeyip de, küfürde dalâlette kalanlara "Yahudi" denildi. Yahudiler, hâlâ Mûsâ aleyhisselâmın dînine uyup,Tevrât ve Zebur okuyoruz diyor. Hıristiyanlar da, Îsâ aleyhisselâmın dînine uyup, İncil okuyoruz diyor. Hâlbuki, iki ciha­nın seyyidi, insanların ve cinnin hepsinin pey­gamberi Muhammed aleyhisselâm efendimiz, bütün âlemlere peygamber olarak gönderildi ve tebliğ ettiği, bildirdiği islâm dîni, bütün dîn­leri nesh etti. Bu dînin hükmü, kıyamete kadar sürecektir.

1) Tefslr-i Beydâvî

2) Tefsîr-i Kebîr (Mefâtih-ul-gayb)

3) Tefsir-i Mazharî

4) Tefsîr-i Hâzin

5) Tefsîr-i Kurtubî

6) Tefsîr-i Celâleyn

7) Jiâsiyet-üs-Sâvî ale'l-Celâleyn

8) Hâşiyet-ül-Cemel ale'l-Celâleyn

9) Şeyh-zâde {Beydâvî haşiyesi)

10) Şihâb (Beydâvî haşiyesi)

11) Tefsîr-i Taberî

12) Tefsîr-i Rûh-ul-beyân

13) Garâib-ül-Kur'ân (Tefsîr-i Nîsâbûrî)

14) Tefsîr-i Tibyân

15) Tefsîr-i Mevâkıb

16) Tefsîr-i Hüseyni (Hüseyn Vâ'ız-i Kâşifî)

17) Tefsîr-i Ebü'l-Leys tercümesi (Osmanlıca)

18) Keşşaf tefsiri (Zemahşerî)

19) Dürr-ül-mensûr

20) Tefsîr-i Begavî

21) Zâd-ül-mesîr

22) Bahr-ül-muhît

23) Sahîh-i Buhârî

24) Sahîh-i Müslim

25) Feth-ul-bârî

26) Râmûz-ül-ehâdîs

27) Târih-ül-ümem vel-mülûk (Târih-i Taberî); cild-1, sh. 188

28) Arâis-ül-mecâlis; sh. 166

29) Ravdat-ül-ebrâr; cild-1, sh. 56

30) Lügât-i târihiyye ve coğrafiyye; cild-7t sh. 33

31) İhyâu ulûmiddin

32) Kıssa-ı Mûsâ; (Süleymâniye Kütüphanesi, Aysosofya kısmı. No: 3358)

33) Hüsn-üt-tenebbüh; sh. 242 (Süleymâniye Kütüphanesi, Murâd Buhârî kısmı, No: 69)1

34) Muhâdarat-ül-ebrâr; cild-1, sh. 131

35) Mûcizât-ül-enbİyâ (Osmanlıca): sh. 59

36) Şemâil-tir-rüsül (Osmanlıca)

37) Hasâis-ul-kübrâ; sh. 182

38) Künh-ül-ahbâr (Târih-ul-Âlî); cild-2, sh. 29

39) Medâric-ün-nübüvve; cild-2, sh. 17

40) Me'âric-ün-nübüvve

41) Dürr-Ül-mensûr; sh. 221

42) Mir'ât-ı kâinat; cild-1, sh. 102

43) El-Kâmil fit-târih (İbn-ül-Esîr); cild-1. ah. 169

sh. 169

44) Ravdat-üs-safâ; sh. 237

45) Müzekkin-nüfûs; sh.

46) Bedâi'uz-zühâr; sh. 133

47) Mecma'uz-zevâid; cild-8, sh. 203

48) Kitâb-Ul-enîs; sh. 54

49) Ahsen-ül-enbâ fî ma'şer-il-enbiyâ; sh. 12

50) Metâlib-ül-aliyye; cild-3, sh. 275

51) Hilyet-ül-enbiyâ

52) Kâmûs-Ül-a'lâm; cild-6, sh. 4475

53) Mektûbât-ı îmâm-ı Rabbani

54) Tam ilmihâl Seâdet-i Ebedîyye; sh. 1110

55) islâm Ahlâkı; sh. 61, 92, 125, 138, 149, 150

56) Kıyamet ve Âhıret; sh. 392

57) fslâm Âlimleri Ansiklopedisi

58) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh. 323, cild-6, ah. 15

59) Cevâb Veremedi; sh. 324

60) Esrâr-ut-teuhid; sh. 274

 
Merak Ettiğiniz Konular